Güncel Yazılar

Kültür ihracını savunduğumuz için bir arkadaşımız dizileri soruyor. Dizi ihraç etmemiz kültür ihracı değil mi? Genel olarak hayır... Özgünlük ürettiğiniz oranda kültür olabilirsiniz. Hepimiz 90’larda Güney Amerika dizileri izledik. Hayatınızda güçlü bir tesir bıraktılar mı? Veya Portekizce, Salsa, Samba öğrenen kaç kişi oldu bunlardan mülhem? Bizim diziler dünyaya hamburger habitatı ihraç ediyor. Türklere, Araplara bunu anlatmak için iki kavram kullanıyorum pembe kurt, pembe deve diye. Olan şey ihraç ettiğimizi zannettiğimiz şeyle bizi adamakıllı boyayıp küresel sisteme entegre etmeleri.

Metin Savaş "Türk dünyasının ortak kimliğini inşa etmek" başlıklı bir yazı yazmış. Ortak dil hususunda dayatmacı bir tavırla serbest kültür alışverişi arasında bir denge aramış. Türk coğrafyasında ilişkiler arttıkça kelime alışverişlerinin bizleri yönlendireceğinden bahsediyor.

Metin Savaş bizi düşündürüyor. Geçtiğimiz otuz yılda bu konuda beklentilerin çok altında kaldığımız için farklı arayışlara girmek gerekir belki... Kendi "Esperanto"muzu, kendi yapay dilimizi oluşturmamız üzerine düşünülebilir. Coğrafyadaki her dilden bir şeyler alacak bu ilave dil karşılıklı ilişkilerimizi olumlu etkileyebilir. 

Şimdi moda kafelere, otellere yabancı isimler vermek biliyorsunuz. Ama Türkçeye zarar veren şey ikinci dil öğrenmek; Rusça veya İngilizce bilmek değil. Tıpkı kültüre zarar veren şeyin yabancı kültürleri öğrenmek olmaması gibi. İkisini karıştırmamak gerek. Tam aksine... Oktay Sinanoğlu gibi hayatının önemli bir bölümünü yurtdışında geçiren, tıpkı onun gibi Amerikan kültürünü çok iyi bilen Aziz Sancar'a da bakmak gerek. Kazandığı para ödüllerinin büyük bir kısmını Kuzey Karolina’da bir “Türk Evi” kurma projesine harcıyor. 

Başarılı araştırmacıların düşünme şekilleri var. Bunları modellemek gerek. Tutku, belli konulara takıntı söz konusu. Çalışmaktan keyif alan, detay biriktiren bir yapıları var.

Menekşe Pasajı'nda dolaşıyordum. Bir koleksiyon dükkânının vitrinine bakarken emekli albay olan sahibi içeriye davet edip çay ikram etmişti. Siyah gömlek ve takım elbiselerimizle zamanın Kültür ve Turizm Bakanlığı idaresini protesto ettiğimizi öğrenince bize Çanakkale Savaşı rozeti hediye etmesini unutamam. Dükkânında pullar, rozetler, intizam fikri vardır. Konuştuğu zaman her kelime durması gerektiği yerde durur. Bahawalpur’u, Biafra’yı tarihçi bilmez o bilir.

Tunalı’da Çankaya Müzayede evi var, sahibi müthiş birisi. Çıkarıp Birinci Meclis Binasının tapusunu göstermişti. Tarihi bir de ona sor, başkaları gibi aynı şeyleri okuya okuya ikna olmamıştır, vesikaları konuşturur yani. 

Koleksiyonerin bir düşünüş şeklinden bahsedebiliriz. Koleksiyon yapmayı öven Mahmut Çetin bize Proust hayranı Jacques Guerin'in hikayesini aktarır. Guerin önce Proust’un eserlerinin, sonra orijinal dokümanlarının, daha sonra da özel eşyalarının peşine düşmüş. Zamanla bir "Proust koleksiyoncusu" olan Guerin ölmeden önce derlediği eşyaların tümünü bir müzeye bağışlar. Eşyalar yok olmaktan kurtulur, Proust hayranları da müzeyi ziyaret ederek Proust ile bir çeşit rabıta kurarlar.

Bu düşünüş şekli bazı bilgileri özel olarak biriktirip bunun üzerine bir yapı kuruyor. Bunu neden yapıyor koleksiyoner? Mekteplerden beklenirken bu tür bir düşünüşe sahip Gökhan Karataş'ın çıkıp büyük bir Balkan birikimi üretmesini doğru okumalıyız. Proust koleksiyoncusu Guerin'in Proust inşacısına dönüşmesi gibi şiire yakın bir çaba var burada. Bazıları da bir duyguyu anlatmak istedikleri için başarıyorlar. 

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

38564601