7 Temmuz 2022

“Bayram”, Türkçenin has güllerinden bir kelime. Arapça “’ıyd”veyâ “’îd” ile Batı dillerinin ortak sermâyesi “festival” de, belki mânâ olarak aynı kapının önünde duruyorlar, ama onlarda “bayram”ın kucaklayıcı ve gönül şenlendiren, sîne dinlendiren iksîri bulunmuyor. Bunu, elbette akademik ve ilmî hükümlerle açıklama imkânı yoktur. Zîrâ, sözünü ettiğimiz husûs ve dahî bakış açısı, tamâmen enfüsî, yânî sübjektifdir ve öyle olması da lâzımdır. Bâzı hâllerde objektif, yâni âfâkî olmak, bir başka deyişle tarafsız davranmak, bizi sıkıntılara sokar. “Bayram”sözünü Türk gözüyle görmek ve açıklamak, Türklük deresinden su taşımak mânâsınadır. “Bayram”ı Türk gözüyle görmek, Türk kulağı ile dinlemek, Türk bedeni ile yaşamak, aslâ kusûr değildir. Bilâkis, pek büyük ve dahî güzel bir meziyettir. “Bayram”da Türk’den yana taraf tutmak, bizi yüceltir, yeni îtibâr rütbelerine taşır. Eşiğinde durmakta olduğumuz Ramazan Bayramı münâsebetiyle, “bayram”hazînemizin geniş sofalarında dolaşmaya ne dersiniz? O hâlde, buyurun söz soframıza. 

Bir kelimenin, bir dildeki yerini tâyin etmek için, o kelime ile yapılmış birleşik kelimelere, deyimlere, atasözlerine, sıfat takımlarına bakmak lâzımdır. Türkçede, bu bakış basamaklarının hepsinde, ayrı ve birbirinden ihtişâmlı bir söz saltanatı kuran “bayram”kelimesi, Türk milletinin nabzını tutan bir mevkide durmaktadır. Bayram, menşe’ bakımından Türkçedir, hattâ başta Rusça olmak üzere muhtelif Kafkas ve Balkan dillerine, yâni kadîm Türk illerinde konuşulan lisânlara Türkçeden geçmiştir.

Yaşayışımızı dijital hâle koymadan idrâk ettiğimiz çok yakın geçmişimizde, hayâtımızın en renkli ve heyecânlı işlerinden biri, birbirimize “bayram tebriği”göndermek idi. Postahânelerin önünde ve kırtâsiye dükkânlarının caddeye, sokağa taşan sergilerinde, çeşit çeşit kartpostallar satılır ve bunların arka yüzlerine bayram tebrîk eden cümleler yazılırdı. Oturduğumuz evden başlayarak, sokağımız, köyümüz, kasabamız, şehrimiz, daha arefe gününden başlayarak “bayram şerefi”ne donatılır, bu maksatla ziyâfet sofraları kurulurdu. Bayramın ilk saatleri, hepimize “bayram sabâhı”nın tâzeliğini ve neş’esini yaşatırdı. Bayram dolayısıyla, uzaklarda olan yakınlarımızın gelişleri, bizim için “bayram”olurdu.

Ramazan ve Zilhicce ayları, ne kadar Arapça isimler taşısa ve hicrî takvîmin unsurları sayılsa da, Türk evlerinde onlara hep “bayram ayı”denirdi. Olmayacak ve şaşırmamıza sebeb olacak gelişmelerle karşılaştığımızda, muhâtabımız olan kişilere bakar ve:

“Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?”

diye sorardık.

            Ziyâdesiyle sevinmemize yol açan ve bizi kanat takıp uçuracak işlere bakıp “bayram eder”dik. O vakit dilimizden, kendi adı da “Bayram”olan uluğ Türklerden Hacı Bayrâm-ı Velî’nin şu sözleri dökülüverirdi:

            “Bayram’ım imdi Bayram’ım imdi

            Yâr ile bayram ederler şimdi”

            Hakîkî bayram günlerinin dışında, bizi pek sevindiren demlerimizde, etrâfımızı “bayram havası”sarardı. Nişanlanan delikanlılarımız, ter ü tâze yavuklularına, gelen ilk bayramda “bayram koçu”yollarlardı. Bu koçlar, bayramı hak edecek bir şekilde süslenir ve kınalanırdı. İster Ramazan Bayramı olsun, ister Kurbân Bayramı olsun, elimizin altından şeker kâse ve sepetleri eksik olmazdı. O kâse ve sepetlerde bulunan “bayram şekerleri”, nice yüzlerde tebessüm gülleri açtırırdı.

            Elektrik gücünün ve ona bağlı teknolojinin hayâtımıza girmediği vakitlerde, Ramazan’ın iftar ve imsâk dakîkalarında köy, kasaba ve şehirlerimizde top atılırdı. Aynı toplar, bayram sabâhlarında da ateşlenir ve bunlara “bayram topu”denirdi. Büyük şâir Yahyâ Kemâl’in “Süleymâniye’de Bayrâm Sabâhı”isimli âbide destân şiirinde, bu bayram toplarıyla çizilmiş Türk Cihân Devleti İklîmi, ihtişâm içinde yer alır. 

Bayram günü yaklaştıkça, evlerimizde, mahallelerimizde bir fevkalâdelik yaşanır, herkesin tavrı değişir, ticârete canlılık gelirdi. Bu bayram karşılayan hâllerin hepsine“bayram üstü”derdik. Yine dijital hayâta geçmezden evvel, bayram günlerinde çocukların emrine tahsîs edilen salıncaklı, atlıkarıncalı, Hacivatlı-Karagözlü eğlence mekânları kurardık ve oralara “bayram yeri”adını kondururduk. Seyrek işlediğimiz işlere “bayramda seyranda”derdik. Bektâşî erenlerinin hoş lisânından ilhâm alarak, mîzâh ve gülme malzemesi çıkarır, söz oyunları kurardık. “Bayramdan bayrama ve akşamdan akşama”karşılaştırmaları yapardık. Îfâsında, yerine getirilmesinde gevşeklil gösterilen fiiller için “bayramın mübârek olsun”diye serzenişde bulunurduk. Bayramda görüşemediğimiz dost ve yakınlarımızı ilk gördüğümüzde “geçmiş bayramın mübârek olsun”derdik. Bu sûretle, bayramlı düşüncelerimizi, her dâim tâze ve dahî zinde tutardık.

            Menhûs bir virüs yüzünden evlerimizde geçireceğimiz Ramazan Bayramı’nda, içimizin de, dışımızın da “bayram”etmesi dileği ile, nice bayram gibi bayramlara, efendim..

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: