17 Ocak 2022

Yeni Şafak yazarı Faruk Beşer, bugünkü köşe yazısında meal okumanın gençleri dinden uzaklaştırdığı hezeyanında bulunmuş. Üstelik kendine şahit olarak da bir Din İşleri Yüksek Kurul uzmanı İlahiyat Profesörü Cağfer Karadaş’ı göstermiş. Karadaş, çok uzun olmayan bir zaman önce yazdığı; “Ateistlere, Deistlere ve Bilime Din Gibi İnananlara Sorular”ıyla ve “Ateist ve Deistlere Güvenmemenin 100 Nedeni” ile bilinen (!!!) bir zat. Çoğu anlamsız ve çocukça sorularla ateist ve deistlere cevap verdiğini zanneden ama gerçekte sıradan deistlerin ve ateistlerin bile “İlahiyatçıların seviyesi buysa” diye kıs kıs güldükleri bir muhterem zat. Şimdi de Faruk Beşer’le muhteşem (!!!) tespitini paylaşmış, bilhassa Din Kültürü öğretmenlerinin okullarda ücretsiz Kur’an meali dağıtmalarının büyük tehlikesine (!!!) işaret etmiş ve demiş ki, “memleketimizde gençlerin deizme ve ateizme kaymasının en temel sebebi meal okumalarıdır.”. Evet, yanlış duymadınız. Bunu söyleyen ne bir Yahudi, ne bir Hristiyan, ne bir mason? Bunu söyleyen iki İlahiyat profesörü. Sadece iki de değil, bunlardan daha çok sayıda var ülkede. Kimisi tarihselcilik açısından söylüyor kimisi de başka açıdan.  Bunlara göre; Kur’an okursanız yoldan çıkarsınız, kafanız karışır, anlamlandırma sorunu yaşarsınız, soru sorarsınız. Bunlara göre ne gerekiyor: Dogmatik bir şekilde “salt imanla” inanmak gerekiyor. Bu iddialar tümüyle Kur’an’ın bizatihi kendisine ve gönderiliş amacına, insanın ve insanın aklının yaratılışına terstir. Faruk Beşer’den bunu anlamasını bekleyemeyiz. Kur’an’ı gerçekten anlasa ve ilmî ciddiyeti olsaydı bir akademisyenin sıradan bir vaiz olan Fetönün fıkhını yazmaması gerektiğini anlardı. Sayın Beşer ve Karadaş’ın her ikisi de iyi bilsinler ki, bizatihi bu iddialar, deizme ve ateizme yol açar, bilimi din zannedenleri güçlendirir. Bu ve benzeri iddialar, Hristiyan dogmatizminin propagandasıdır. Bu iddialar, ülkemizde yıllardır savunulan tipik cemaatçi hezeyanlardır. Onun için hiçbir cemaat, tarikat Kur’an meali okunmasını istemez. Kendi şeyhinin eserleri zaten Kur’an’ın açıklamasıdır, onun okunması yeterlidir. 

Bu zatlar bilsinler ki, her Arap gencinin ana dili Arapça’dır ve Kur’an’ı okuyunca, bir Türk, Fransız veya İngiliz gencinin anladığından farklı bir şey anlamaz. Anlamadığı yerde de soru sorar. Sizin zannettiğiniz gibi tefsirler ve açıklamalar da her zaman yetmez. Yine soru sorabilir. O zaman da tefsirleri mi okutmayacaksınız. Üstelik tefsirler de, bizatihi insani yorumlar değil mi? Dua edin ki, İsrailiyyat ile dolu tefsirleri okumuyorlar, hâlbuki mealler tefsirlerden daha sorunsuzdur. Elbette tercümeler dikkatli ve açıklamalı yapılmalıdır. Ama Kur’an’ın mealini okumayı yasaklamak, Kur’an’ın evrenselliğine aykırı davranmak ve bütün insanlara tebliğine engel olmaktır. Zaten tarihte de, günümüzde de bir kişinin Kur’an’daki bir ayetle ilgili sorduğu sorunun cevabını illa tefsirci veya mealci veremez. Bakarsınız, Farabi verir, İbn Sina verir, bakarsınız İbn Arabi verir, Mevlana verir. Veya Müslüman olmayan ilim adamları verir. 

Bizim mezhebimiz Kur’an-ı Kerim’in icazını Arap dilinde değil içeriğinde gördüğü ve ilk Müslüman Türkler, Kur’an-ı Kerim’i saf Türkçe’ye çevirdiği halde, bugünkü “okumadığımız, okutturmadığımız” mealler neden yarı Arapça, yarı Türkçe? Neden Kur’an-ı Kerim’i anlama, mealleri okumamada direnen, diretilen ve hatta korkutulan bir nesil yetiştiriyoruz? Bu iki beşere soruyorum: Milleti ateist ve deist yapan, mealler mi, yoksa binlerce Kur’an Kursu’ndaki körpecik zekâlara sadece yüzünden okutmayı öğretip anlamını bir kenara bırakmamız mı? Ya da dayakla Kur’an hıfzettirmemiz mi? Kur’an başka bir dille indirilseydi de yine Kur’an olurdu diyen Allah mı, yoksa siz mi doğru söylüyorsunuz? Allah, aklı insanlara anlamak ve düşünmek için verdiğine göre herkesin Sibeveyh gibi Arapça bilmesini mi istiyorsunuz? Onu da cevaplayalım, Sibeveyh kadar bilseniz de her dönemde mevcut ilimlerden haberiniz yoksa, aklınızı çalıştırmazsanız, yine anlayamazsınız. 

Müslümanları Kur'an ile muhatap kılmama çabaları Kur'an'a güvenmemektir. Kur'an'ı rafa kaldırmaktır. Kur'an'ın sadece belirli insanlar veya dönemlerde anlaşılabileceğini iddia etmektir. Kur'an'ı anlayarak okuyan herkesin üst düzey içtihad yapacak hali yoktur. Kaldı ki, Kur'an, kendisini her okuyana anlama düzeyine göre açan muciz bir kitaptır. Onun mucizliği, anlamında ve çelişkisizliğindedir. İslam düşünce tarihi de (bilhassa Felsefe, Kelam, Tasavvuf) bu tutarlılık ve çelişkisizliğin ortaya çıkarılmasına yönelik bir anlama çabasından ibarettir. Ama tefsirciler genelde bunlara itibar etmezler. 

Şimdi soruyoruz: Kendi kutsal kitabını okuyup anlamayan bir insan nasıl Müslüman olacak? Sahabe Kur'an'ı okuyordu ve oradan anlam çıkarıyordu. Bu bazen doğru, bazen yanlış oluyordu. Belirli bir çoğunluk aynı kanaate varınca da bunun doğru anlamaya en yakın husus olduğunu düşünüyorlardı. Bunu yaparken Peygamberimizden öğrendiklerini de elbette devreye sokuyorlardı. Çünkü en mükemmel uygulama örnekliği ona aitti. Ama onlar da insandı ve hepsinin anlaması bir değildi. Dolayısıyla Sahabeden gelen bilginin de bir çeşit Kelami, ideolojik veya mezhebi bilgi barındırdığı gerçeği unutuluyor. Teşkilatlı mezheplerin ortaya çıkışına bakarak mezhep var mıydı, diyoruz. Evet vardı. Önce Peygamberimizin gittiği yol ve Kur'an'ı anlama çabası (mezhep) vardı. Bunu, haklı olarak, kimse tartışamazdı. Ancak bu da her zaman uygulanması gereken bir mutlak doğru değildi, ilkesel doğru idi. Adı üstünde örnek alınması, ibret alınması gereken bir Sünnet’ti. Çünkü değişen zaman ve şartlarda Kur’an’ı anlamak gerekiyordu. Bir tefsiri olmamasına ve hadis mecmuaları o dönemde oluşturulmamasına rağmen Kur’an’ı kendi döneminde en iyi anlayan ve buradan ilkeler çıkaran Ebu Hanife, en güzel örneklerden biridir. İslam düşüncesi ondan sonraki süreçte ehl-i hadisin kıskacına girmiş ve akıl apaçık düşman ilan edildi. O yoldan giden Maturidiliğin unutturulması veya kasıtlı olarak Mutezile ile yakınlaştırılmasının sebebi budur. 

Kur'an'a dair her anlama, insanidir. Dolayısıyla dil yanlışları dışında her meal bir çeşit tevil, yani anlamadır ve olması gerekendir. İşin uzmanları eğer yanlış bir meal varsa buna dair yazılar yazarlar veya sorulan sorulara aklı başında cevaplar verirler. Bizim görüşümüz budur. 

İbrahim MARAŞProf.Dr., Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Bu kategorideki Makalelerden