30 Kasım 2022

Rıfat Ilgaz’ın ölümsüz eseri ‘Hababam Sınıfı’nın önemli figürüdür “Güdük Necmi”tiplemesi. Daha sonra yazılan Yüzüklerin Efendisinin “Hobbit”karakteri ile neredeyse birbirlerini tamamlar niteliktedir. Güdük’ün sözcük anlamı çeşitli nedenlerden dolayı gelişimini tamamlayamadan olgunlaşan meyve sebzeye verilen addır. ‘Güdük’ sözcüğü günümüz Macron Fransa’sını ne de güzel anlatıyor, sevgili okurlar. Macron Fransa’sının genel politikası günlük kazanım peşinde koşmaktan başka bir şey değildir. Macron’un genel politikası pek de öyle orta ve uzun vadeleri kapsamadığından, birçok konuda güdük kalmıştır, Macron cumhurbaşkanlığı makamında kaldığı sürece de korkarım aynı konumunu muhafaza edecektir. Şimdi can alıcı soruya geçelim mi? Soru şu, elinizi vicdanınıza koyunuz, Fransa gerçek anlamıyla bir süper güç müdür? Yanıt verelim. Değildir, Napolyon’dan sonra olmamıştır, kesinlikle hayır. Fransa fundamentalist skolastik bir iklim içinde olmasına karşın, her nedense Rönesans’ın ‘Fransız Büyük Devrimi’nin kaymağını yemiştir, hâlâ da yemeğe devam etmektedir.  Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlikle bütünleşen Fransız ulusu için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Çünkü Fransız milleti idarenin önünde ve yürütmeden her zaman daha güçlü olmuştur, yönetim neredeyse her zaman kamuoyunun gerisinde kalmıştır. Fransız milleti ulusun gerçek egemen, genel katmanların politik bir yalan ve monarşik liderin ya da monarşiye evrilen liderin bir hiç olduğunu her zaman özümsemiştir, ayrımsamıştır. 14 Temmuz 2020 tarihinde resmi tatil günü ‘Bastille Günü'nde Paris'in merkezindeki Tuileries Bahçesi'nde eşiyle birlikte yürüyüşe çıkan Emmanuel Macron'u durdurarak köşeye sıkıştıran bir grup, Fransa Cumhurbaşkanı'nı hitaben "Sen benim için çalışıyorsun"diye bağırması bu savın en açık delilidir. Gerçekten de olması gereken ve beklenen yönetimin “İtaatkâr Hizmetkar” (obedient servant) olmasıdır.

Gelelim ikinci önemli olguya. Fransız Silahlı Kuvvetleri İkinci Dünya Savaşı’ndaki bozgunun etkisinden bir türlü kurtulamamıştır. Bir yanda ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yöneten ‘Küçük Napolyon’Macron, öte yanda İkinci Dünya Savaşından sonra bir türlü rüştünü ispatlayamayan ‘Fransız Silahlı Kuvvetleri’. İşte bu nedenle Fransa’nın Paris merkezli dış politikası, stratejisi ve araçları ahenksiz olduğundan sahada karşılık bulamadığı için bu yüzden kıta Avrupa’sında AB’de bir türlü destek görememektedir. Brüksel ve Berlin merkezli politikalar hep galip gelmektedir. Ama asıl kötü olan üçüncüsü ise Fransa’nın Afrika’da Cezayir, Tunus, Fas, Senegal, Gabon ve Nijerya’daki kanlı sömürgeci sicilidir. 

Fransız dış politikasında tutarsızlıklar diz boyu devam etmektedir. Dördüncü kuvvet Fransız basını açık seçik olarak Türkiye’nin Libya’da daha dürüst ve açık oynadığını yazıyor, yazmaktadır. Strateji de büyük hata yapan Macron, belli ki akıl tutulmasında, açmazlardadır. Öyle ki, Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’a Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanı Fayiz el Serrac’ı arattırarak “Hafter’i desteklemiyoruz” dedirtebilmektedir. Macron yönetimi, halktan ve medyadan gelen baskı ile nihayet linç edilen Albay Muammer Kaddafi’nin Çad yenilgisi sonrası Hafter’i neden ‘hain’ ilan ettiğini anlayabilmiştir. Tam da nihayet Macron tutarlı bir politikaya yelken açtı diyebilecekken, bu seferde NATO’ya küsüp ülkesini “Deniz Muhafızları”(Sea-Guardian) misyonundan çekebilmiştir. Bir de üstüne üstlük, bu misyona dönmek için de Libya’ya silah ambargosuna ilişkin taahhütlerin teyit edilmesi gibi Türkiye’yi sıkıştıracak koşullar ileri sürmüş olmasıdır. Lamı cimi yok, bu tam anlamıyla Fransa’nın hezimetidir. Paris’in şu anki NATO stratejisi hem Avrupa’da, hem de Afrika’da Türkiye’nin önünü kesebileceği araçlardan yoksun bırakmaya esas alan Ankara’ya kullanışlı malzemeler vermesine yol açmış olmasıdır. Oysa yapılması gereken, Trump’ın neredeyse NATO ile ilgili her bir konuşmasında vurguladığı gibi, tıpkı Almanya gibi, Fransa’nın da NATO’ya karşı gereken öncelikle maddi vecibelerini yerine getirmesidir. Türkiye Cumhuriyeti NATO’ya karşı gereken vecibelerini bihakkın yerine getirmektedir. Fransa’nın belki yapmaya çalıştığı, Avrupa’daki Amerikan hegemonyasına kafa tutmasıdır, ama bunu da bir türlü beceremediği açık seçik ortadadır. Fransa’nın bir türlü değerlendiremediği, ABD’nin ekonomik bakımdan artık Avrupa’ya yetişemediği, kıta Avrupa’sında hegemonik güç hikâyesinin de sonlanmak üzere olduğudur. Bu savın en büyük delili de ABD’nin Almanya’daki üslerini bırakıp gitmeye başlamış olmasıdır. 

NATO hezimetinden sonra Fransa, Türkiye’yi Avrupa Birliği zemininde de zor duruma düşürebilmek için Türkiye’nin Libya ve Kıbrıs adasının batı ve doğusunda doğalgaz ve petrol araması yaptığı için yeni küstahça yaptırımlara vurgu yaparak 13 Temmuz 2020 tarihinde AB’yi toplantıya çağırmış olmasıdır. Fransa'nın çağrısı üzerine 27 ülke dışişleri bakanlarını bir araya getiren bu toplantıda, AB'den Türkiye ile ilişkileri geliştirme mesajı çıktığı gibi gerginliği azaltmak için tüm yolların araştırılacağı da vurgulanmıştır. Bu durum açıkça şunu göstermektedir. Covid-19 salgınının getirdiği ekonomik sıkıntılar AB’deki çatlakları su yüzüne çıkardığı gibi, AB büyüklerinin baskılarıyla tıpkı BMGK’de olduğu gibi kendi çıkarlarına hizmet edecek bir dış politika üretilmesini zorlaştırmaktadır. Artık, bu durum, Fransa’nın Yunanistan’ın ve GKRK’nin mesnetsiz ve dayanaksız çıkışları AB’nin önemli bir bölümünde yadırganmakta olduğunu da göstermektedir.

Fransa neredeyse her zeminde Türkiye’ye karşı saldırıya geçmiştir. Küresel salgın nedeniyle döviz darboğazında olan Türkiye’ye karşı Fransa’nın yöneldiği bir başka olumsuz etmen ise turizm sektöründe AB ülkelerine baskı uygulayarak, Türkiye’yi seyahat kısıtlamasının kaldırıldığı ülkeler listesine alınmamasına çalışmasıdır. AB’ye karşıbeceriyle mülteci ve sığınmacı kartını oynayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Berlin’deki “turizm diplomasisi”Ağustos ayı itibariyle meyvelerini verebileceği değerlendirilmektedir.Siyasi bir tavır olarak Koronavirüsle mücadelede çoğu Avrupa ülkesinden iyi olan Türkiye ile AB lideri Almanya Şansölyesi Merkel’in mülteci anlaşmasını ön planda tutması turizm diplomasisinde itici bir unsur olarak görülmektedir. 

Bir de her şeyden önemlisi Fransa’nın Suriye-Doğu Akdeniz-Libya ekseninde Türkiye’yi kullanışlı bir rakip olarak görmesi ve Afrika’da Türkiye’nin önünü kesebilecek olanaklara sahip olduğunu değerlendirmesidir. Bu görüşe etki eden en büyük etmen de Fransa’nın Cibuti, Fildişi Sahili, Gabon ve Senegal'de kalıcı askeri üssü bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Fransa 2014’ten bu yana da Mali, Moritanya, Nijer, Burkina Faso ve Çad’da teröre karşı operasyonlar yürütmekte Libya’nın iki önemli komşusu Tunus ve Cezayir ile ilişkileri yakın planda tutmaktadır. Libya'ya paralı asker olarak sızmaya çalışan 120'den fazla kişiyi yakalayan Sudan hükümetine teşekkür eden Libya'nın BM Daimi Temsilcisi Tahir es-Sunni, Çad ve Suriye'den gelen paralı askerler bulunduğuna dikkati çekerek Fransa ve RF ortaklığına dolaylı bir vurgu yapmıştır. Bir yandan Wagner güçlerini çektiğini deklere eden Rusya'nın Suriye’den 1000-1500 Dolara devşirdiği paralı askerlerini Çad üzerinden Libya’ya sokması paradoksal bir durumu da dikte ettirmektedir. 

Mevcut durum böyle olmakla birlikte Fransa’nın en büyük korkusu Libya’nın Türkiye ve RF arasında bir paylaşım sahasına dönüşüm senaryosunun öne çıkmış olmasıdır. Algılanan bu yeni durum, Macron yönetimi için hiç de arzu edilmeyen bir sonuçtur. Fransa’nın bu korkusunun parametreleri şöyle şekillenmiştir. Reel-politik olarak, Türkiye, Suriye’de Rusya’yı dengelemiştir, Esad yönetiminin ileri harekâtını bloke etmiş, Halep-Lazkiye ile bütünleşmesine izin vermemiştir. Rusya’nın Libya’da yer açmasını önleyebilecek NATO’nun güney kanadının yapması gereken işi Türkiye bütünüyle üstlenmiştir. ABD için Suriye’de olduğu gibi Libya’da da RF’yi durduracak güç, Türkiye Cumhuriyetidir, çöl harekâtını icra edecek TSK eğitmenleridir, Mavi Vatan Ordusu ve İHA / SİHA’larla güçlendirilmiş Türk Hava Kuvvetleridir.  İsterseniz bir de Fransız ordusu ile bir karşılaştırma, mukayese yapalım. Efendim Fransız Silahlı Kuvvetleri, İkinci Dünya Savaşı’ndaki bozgunun etkisinden bir türlü kurtulamazken Türk Silahlı Kuvvetleri sinerjisi ile yetenekleriyle öne geçmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında kendi anavatanını korumaktan aciz, Almanya etkisinden kaçan Fransız Deniz Kuvvetleri Beyrut limanına sığınmıştır. Almanlardan köşe bucak kaçan bu aciz kuvvet maalesef bize 23 Haziran 1941 tarihinde ‘Refah Faciası’nı yaşatmıştır. İşte o faciadan bu yana bozguna uğramış Fransız donanması örneği gibi, Fransa; Türkiye ile Mısır arasında savaşı körüklemekte, ayrıca Rusya ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır. İngiltere’ye sipariş edilmiş olan denizaltıları ve uçak filosunu teslim almakla görevli olan personeli taşıyan "Refah" şilebi ana yurdu terk ettikten beş saat sonra Beyrut’tan gelen bir Fransız denizaltısı tarafından kahpece bir taarruza uğramış, 168 TSK’nin en güzide personeli şehadet şerbetini içmiştir. 

‘Darbeci Hafter’ gibi ‘Darbeci Sisi’ yi de kullanmaya özen gösteren Macron yönetimi, önce Sisi’ye, "Sirte ve Cufra kırmızıçizgidir"dedirtmiş, arkasından da Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin askeri harekât düzenlemesi halinde Hafter'e desteğe hazır oldukları meydan okumasını gerçekleştirmiştir. Sirte’yi, Cufra’yı kırmızıçizgiye dönüştüren darbeci Sisi Mısır’ının, Hafter güçlerine yardım malzemesi göndermeye başlaması, Vatiyye üssüne saldırıda aktif rol üstlendiğini yayması Rus ve Fransızlar arasındaki bir paslaşmasının eseridir. Ama unutmayalım, Fransa, Refah faciasında da Fransız denizaltısının Refah’ı bir Mısır gemisi zannederek torpillemişti. Çünkü bu konjonktürde Sisi’nin Mısırı, hem Macron Fransa’sı hem de Putin Rusya’sı için kullanışlı ülke konumundadır. 

Fransa, merhum Albay Kaddafi’nin linç edilmesi ile sonuçlanan  2011 kazanımları gereği, Hafter’in başarısına oynarken, Ruslar da 2011’deki Fransa’nın kazançlarını hesaplayarak aynı tarafta olmaya özen göstermiştir. Bin bir fraksiyona ayrılmış aralarında tesanüt olmayan köktendinci radikal İslamcı güçleri yenilgiye uğratılması medeniyetler çatışması bağlamında batının ve RF’nin işine gelmiştir. Birbirinden ince çizgilerle ayrılan radikal İslamcı güçleri her birini aynı çizgiye getirmek yerine karşıt birini onların üzerine salmak ve saldırtmak her zaman onların işlerine gelmiştir. Ancak Fransa bir şeyi hesaplayamamıştır. O da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji kavgasını Libya ile ilintili hâle getirip doğrudan müdahale etmesini, Washington’ın da Ankara’dan yana tavır almasını hesaplayamamıştır.

Fransa’nın iç politikasına bakıldığında ise durum daha da iç karartıcı bir durumu dikte ettirmektedir. Anımsanılacağı üzere, önce çalışma yasasına karşı sendika direnişi, sonra petrol fiyatlarının tetiklemesiyle ‘Sarı Yelekliler Ayaklanması’, ardından Covid-19’un getirdiği sosyo-ekonomik yükler ve son olarak yerel seçimlerdeki hezimet Macron’un elini bayağı zayıflatmıştır. Macron’un manevra alanı açabilmek amacıyla hükümeti değiştirmesi bile elinin bir nebze olsun kaldırmasına yetmemiştir. 

İşte Fransa’nın gerçekçi olmayan dış politikası NATO ve AB’den umduğunu bulamamasına yol açmış ve yerel seçimlerin sonuçları da Macron iktidarına büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Fransa’nın asıl ciddi talihsizliği Libya’da Rusya ile aynı tarafa düşmesindedir. 

ABD yönetimi, Mısır lideri Abdülfettah El Sisi’nin Müslüman Kardeşler hassasiyetine hak vermekle beraber, sonradan Rusların Libya’da üslenmesini temel mesele haline getirmesi Fransa’yı NATO’da yalnızlaştırmıştır. 

Mısır, Sudan, Nijer, Çad, Cezayir ve Tunus’la 4 bin kilometrelik bir sınırı paylaşan, Akdeniz’de 1800 kilometre sahili olan çok sayıda uluslararası şirketle petrol ve doğalgaz ortaklığı yürüten Libya Ulusal Mutabakat Hükümetinin etkinliği sahadaki meşruluğu Türkiye’nin Trablus’u güvenceye alan müdahalesi sonrası gittikçe artan bir ivme içerisine girmiştir. Hiç meraklar buyurmayınız sevgili okurlar, Türkiye Cumhuriyeti meşru zeminde ve doğru yoldadır.  

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: