Güncel Yazılar

            1635 yılı Temmuzunda, Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın başbûğluğundaki Ordu-yı Hümâyûn, o zamânlar Safevî Devleti’nin elinde bulunan Revân Kalesi’ni muhâsara eder. Revân, bugün Ermenistan’ın başşehridir ve adı da Erivân diye telâffuz edilmektedir. Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin ordusu, tâ İstanbul’dan yola çıkmıştır ve Revân surları dibine gelinceye kadar epeyi mesâfe kat’ etmiştir. XVII. asrın imkân ve şartlarını düşünecek olursak, hareket hâlinde, yâni sefer eşmekte olan bir ordunun, hem nakliye, hem de et ihtiyâcı için yanında taşıdığı muazzam bir hayvan kalabalığı vardır. Bu hayvan mahşerini sığır ve davar sürüleri olarak hayâl etmek doğru değildir. Bu iki hayvan çeşidi dışında deve, katır, eşek, hattâ fil ve geyik cinsinden hayvanlar da ordunun demirbaşları arasındadır.

            Revân Kalesi’nin önünde uzayıp giden ekin tarlaları bulunmaktadır ve Temmuz ayı îtibâriyle, ekinler sararmış, harman mevsimi gelmiştir. O sırada Osmanlı Sadr-ı âzamı Tabanı Yassı Mehmed Paşa’dır. Ordudaki bütün vüzerâ, ümerâ ve beğler, hayvanların bu ekin tarlalarına girmesi için Pâdişâh’dan ruhsat isterler. Bu arzûyu, bütün ordu adına, Mehmed Paşa Sultan Murâd’a arz eder. Cihân Pâdişâhı ve Halîfe-i Rûy-ı Zemîn Sultan Murâd Hân-ı Râbî’, bu ruhsatı, hiç düşünmeden ve dahî çekinmeden verir.  Bir ânda, ekin tarlalarını bir hayvan kalabalığı dolduruverir. Attan eşeğe, katırdan deveye, koyundan keçiye, geyikten file, aklınıza gelecek her cinsden hayvan, sararmış ekin dal ve başaklarına hücûm eder. Bâzı hayvanlar iştâhla ekin sap ve başaklarını yerken, bâzıları da eşinir, ekinler arasında yatıp yuvarlanır. Şeyhî rahmetli, “Hârnâme”sinin ilhâmını, herhâlde böyle bir ekin tarlası manzarasından almış olmalıdır. Kaşla göz arasında, o güzelim ve cânım ekin tarlaları acınacak bir hâle gelirler.

            1543 yılı yazında, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, târîhlere “Estergon Sefer-i Hümâyûnu”adıyla geçen meşhûr seferine çıkar. Estergon’un etrâfı üzüm bağları ile kuşatılmıştır. Daha Estergon muhâsara edilmeden, o bağlardan geçen Türk askerlerinin, sararmış ve kararmış olgun üzüm salkımlarına bakarken ağızları sulanır. Lâkin, Pâdişâh ruhsatı olmadan, o üzümlerden bir tek tâne bile koparan askerin, hiç tereddüd edilmeden kellesi koparılır. Bunu bilen asker, elini üzüme uzatamaz. Bir müddet sonra, Kaanûnî’den ruhsat çıkar ve koparılacak her üzüm salkımının yerine, asma dalına bir altın asılması şartı ile üzüm yeme yasağı kaldırılır. Birden, Estergon bağlarının asma dallarında, sarı sarı altınlar sallanmaya başlar. Artık bu bağlar, üzüm değil, altın asması ile doludur.

            Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın Estergon muhâsarsı ile Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın Revân muhâsarası arasında sâdec 92 sene vardır. Bu müddet, toplam olarak bir asır bile değildir. Sultan Dördüncü Murâd Hân, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın torununun torununun oğludur. Altın asılı üzüm bağlarıyla Revân Kalesi önünde berbâd edilen ekin tarlalarını yan yana koyduğumuzda, Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin başına gelen bahtsızlıkları ve onların insana bağlı sebeblerini daha iyi anlıyoruz.

Medeniyet Tasavvuru

C. Stephen EVANS
Din Dili Problemi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

36200060