3 Temmuz 2022

            1635 yılı Temmuzunda, Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın başbûğluğundaki Ordu-yı Hümâyûn, o zamânlar Safevî Devleti’nin elinde bulunan Revân Kalesi’ni muhâsara eder. Revân, bugün Ermenistan’ın başşehridir ve adı da Erivân diye telâffuz edilmektedir. Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin ordusu, tâ İstanbul’dan yola çıkmıştır ve Revân surları dibine gelinceye kadar epeyi mesâfe kat’ etmiştir. XVII. asrın imkân ve şartlarını düşünecek olursak, hareket hâlinde, yâni sefer eşmekte olan bir ordunun, hem nakliye, hem de et ihtiyâcı için yanında taşıdığı muazzam bir hayvan kalabalığı vardır. Bu hayvan mahşerini sığır ve davar sürüleri olarak hayâl etmek doğru değildir. Bu iki hayvan çeşidi dışında deve, katır, eşek, hattâ fil ve geyik cinsinden hayvanlar da ordunun demirbaşları arasındadır.

            Revân Kalesi’nin önünde uzayıp giden ekin tarlaları bulunmaktadır ve Temmuz ayı îtibâriyle, ekinler sararmış, harman mevsimi gelmiştir. O sırada Osmanlı Sadr-ı âzamı Tabanı Yassı Mehmed Paşa’dır. Ordudaki bütün vüzerâ, ümerâ ve beğler, hayvanların bu ekin tarlalarına girmesi için Pâdişâh’dan ruhsat isterler. Bu arzûyu, bütün ordu adına, Mehmed Paşa Sultan Murâd’a arz eder. Cihân Pâdişâhı ve Halîfe-i Rûy-ı Zemîn Sultan Murâd Hân-ı Râbî’, bu ruhsatı, hiç düşünmeden ve dahî çekinmeden verir.  Bir ânda, ekin tarlalarını bir hayvan kalabalığı dolduruverir. Attan eşeğe, katırdan deveye, koyundan keçiye, geyikten file, aklınıza gelecek her cinsden hayvan, sararmış ekin dal ve başaklarına hücûm eder. Bâzı hayvanlar iştâhla ekin sap ve başaklarını yerken, bâzıları da eşinir, ekinler arasında yatıp yuvarlanır. Şeyhî rahmetli, “Hârnâme”sinin ilhâmını, herhâlde böyle bir ekin tarlası manzarasından almış olmalıdır. Kaşla göz arasında, o güzelim ve cânım ekin tarlaları acınacak bir hâle gelirler.

            1543 yılı yazında, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, târîhlere “Estergon Sefer-i Hümâyûnu”adıyla geçen meşhûr seferine çıkar. Estergon’un etrâfı üzüm bağları ile kuşatılmıştır. Daha Estergon muhâsara edilmeden, o bağlardan geçen Türk askerlerinin, sararmış ve kararmış olgun üzüm salkımlarına bakarken ağızları sulanır. Lâkin, Pâdişâh ruhsatı olmadan, o üzümlerden bir tek tâne bile koparan askerin, hiç tereddüd edilmeden kellesi koparılır. Bunu bilen asker, elini üzüme uzatamaz. Bir müddet sonra, Kaanûnî’den ruhsat çıkar ve koparılacak her üzüm salkımının yerine, asma dalına bir altın asılması şartı ile üzüm yeme yasağı kaldırılır. Birden, Estergon bağlarının asma dallarında, sarı sarı altınlar sallanmaya başlar. Artık bu bağlar, üzüm değil, altın asması ile doludur.

            Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın Estergon muhâsarsı ile Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın Revân muhâsarası arasında sâdec 92 sene vardır. Bu müddet, toplam olarak bir asır bile değildir. Sultan Dördüncü Murâd Hân, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın torununun torununun oğludur. Altın asılı üzüm bağlarıyla Revân Kalesi önünde berbâd edilen ekin tarlalarını yan yana koyduğumuzda, Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin başına gelen bahtsızlıkları ve onların insana bağlı sebeblerini daha iyi anlıyoruz.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: