Güncel Yazılar

Günlük yaşanan olaylar üstüne yazma alışkanlığım pek olmasa da bir olaydan yola çıkarak toplum olarak neredeyse bir asırdır süregelen, toplum dinamiğini sarsmaya devam eden bir olayı tekrar düşünmeye gerek var.

Bir dostumun sosyal medyada yaptığı bir paylaşım sonrası uğradığı hakaretler her ne kadar hesabına yani kendisine edilmiş gibi gözükse de paylaştığı fotoğraf iki zehirli, hastalıklı düşünceye sahip grubun uzun yıllardır yaptığı kavga için bir alandı.

Peki bu paylaşımda ne vardı? Başörtülü bir kızın üniversite mezuniyeti için Anıtkabir’de fotoğraf çektirip, fotoğrafı ‘‘açtığın yolda, gösterdiğin hedefe’’ diyerek paylaşmasıydı. Gerçekçi düşünecek olursakAnadolu’dan çıkmış insanların üniversite bitirip, yüksel tahsil yapma imkânı bulması Cumhuriyet’in bizzat kendisidir. Yani bu durum, Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyeti kuran kurmaylara borçlu olduğumuz bir durum. 

Peki sorun ne? 

Ülkemizde başlayan milletleşme sürecinintemellerini Tanzimat’a kadar götürebilsek de vektörel etkinin güçlenmesi İstiklâl Harbi sonrası ulus devletin kurulmasıyla başlar. Ülkemizdeki bu süreçher ne kadar ihtilâl olarak gösterilmeye çalışılsa da alttan başlayan bir hareket olmadı ya da kanla uygulatılmaya çalışılmadı.

Milletleşme sürecimiz merhum Durmuş Hocaoğlu’nun deyimiyle dikey vektör etkisiyle gelişti. Yani tepeden uygulanan bir hareketti. Bu tarih, siyasi, dil, kültür gibi birçok faktörle yapılmaya çalışıldı. Siyasilerin ağızlarına pelesenk olmuş bir konu ise gündemini hiç yitirmeden devam ediyor; milletleşme sürecimizin din uygulamaları.

Laik bir Türkiye hayali olan, kurucu heyet çıkan isyanlar, saltanatın ve halifeliğin kaldırılması, takrir-i sükûn kanunu gibi keskin kuralları, kısa zamanda yaşadıkları zorluklar sebebiyle uyguladı. Uygulamalara karşı olan insanlarheyeti dinsizlikle suçlarken kraldan çok kralcı olan cumhuriyetin ilk bürokratik kadrosunun bir kesimi ise karşı tarafı yobazlıkla suçladı. Ve böylece, söz konusu kadronun kendiinisiyatifleri doğrultusunda uygulamaları, daha da arttırdıkları bir dönem oldu. 

Böylece kutuplaşma yavaş yavaş yerleşirken, saflar da oluşuyordu. Merkezde yetişen yeni kadrolar milliyetçilikten uzaklaşıp ulusallaştıkça karşıyı daha da hor görmeye başladı. Özellikle aşkın bürokratik dönemde (1940-1960 )bu zirveye çıkarken aynı dönemde Demokrat Parti’nin kurulmasıyla ‘‘yobaz’’ taraf da kendini gösterecek güç bulmaya başlamıştı.

Demokrat Parti iktidarına kadar olan süreçte hemen hemen tek tarafın üstünlük kurduğu bir dönemdeydik, üst düzey bürokratlarAnadolu’nun çevresinden gelen taşralıları şehir merkezlerine sokmayacak kadar ileri gitmişlerdi. Taşranın sahip olduğu fiziki görünüm bu bürokratik kesim için aşağı seviyeydi ve kendi düşüncelerinde olan medeni insan tipini hiç ama hiç yansıtmıyordu. Bunu çok defa taşralıya hissettiriyorlardı. 

Sadece kılık kıyafet değil bürokrat sınıfın düşüncesindeki laik/seküler anlayış da taşranın din anlayışıyla bir türlü uyuşmuyordu. Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana aydınla vatandaş arasındaki iletişimsizlik sorunu burada da devam ediyordu.

Demokrat Parti iktidarı sonrası taşralının ayağı biraz yer tutmaya başlarken, hafif hafif dengelenmeler oluşmaya başladı ama mevcut hükümet ile bürokrat sınıf birbirleri arasında mücadele etmeye devam etti. 27 Mayıs darbesine kadar karşılıklı kavgalar, münakaşalarla bu ilişki devam ederken darbeden sonra ara ara olan darbe girişimleri, muhtıralar gibi etkenlerle aşkın bürokrasi kendi hâkimiyetini göstermeye devam etti. Çok partili sistemin yerleşmesi, 70li yılların ideolojik zemininde iki taraf solun ve sağın farklı kesimlerine yerleşti.

70li yılların önemli noktası, dünya genelinde yükselen köktenciliğin ve özellikle İran İslam Devri neticesinde sağ içinde yerleşen kesim militan İslamcı noktasında kendine iyi bir zemin oluşturdu. 12 Eylül darbesi militan kesimin yükselmesine engel olmuşsa da 90lı yıllarda solun popülizme kayarak orta ve alt sınıftan uzaklaşması, özellikle alt sınıftaki boşluğu İslamcı düşüncenin doldurması militan kesimin 90larda zirve yapmasına sebep oldu.

Tarikatların hızla yükseldiği, ‘‘laik rejim’’ düşüncesinden uzaklaşacak hükümet politikalarının güdülmesi de aynı dönemde sol içinde de kendi militan kesiminin bilenmesini sağladı. 28 Şubat muhtırası ile denge yine sol şovenizminin eline geçti. Muhtıradan 2000li yılların ortasına kadar gelen süreç boyunca karşılıklı sataşmalar devam etti. Başörtüsü bu tartışmaların önemli bir sembolüydü. Mecliste yaşanan Kavakçı olayı, daha sonra üniversitelerde cereyan eden olaylar iki tarafın birbirlerine ait alanlar belirlemesiyle sonuçlandı.

AKP hükümetinin ilk 10 yılı boyunca yapılan politikalar bunu daha da keskinleştirdi. Dini, muhafazakâr başörtüsü gibi değerler bir kesimin; Atatürk, laiklik, üniversite, cumhuriyet gibi değerler ise diğer kesimin alanını oluşturdu.

Sosyal medyada arkadaşımın yaptığı paylaşımda kutuplaşan Türk toplumunun, başörtüsü ve Atatürk gibi iki önemli değerin ortak alan içinde kullanılmasına karşı verilen bir reaksiyon doğurdu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan yanlış politikalar, iletişim hataları sonucunda olan ikilik neredeyse bir asır geçmesine rağmen devam ediyor. Türkiye’de milli bir kolektif şuurun oluşmasını da engellemeyi sürdürüyor; çünkü Türk milletinin ortak değerlerini korumak yerine birbirimizle çatışma malzemesi olarak kullanıyoruz. 

Bu çatışma her hükümet döneminde kaşındıkça tahterevalli gibi bir o aşağıda duruyor, bir diğeri. 

Böyle birbirine karşı karşıya bakan bir toplum ne kadar ilerleyici olur diye düşünürken ‘‘Türk milleti bir bütündür’’ vecizi tekrar tekrar üstünde durarak hamasetsiz bir şekilde yaşatılmalıdır.

Medeniyet Tasavvuru

C. Stephen EVANS
Din Dili Problemi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

36080515