7 Temmuz 2022

            Hicrî takvîmle Zilhicce ayının onuncu günü, Müslümâm Âlemi’nin Kurbân Bayramı’dır. Akla gelen ilk tedâîsi, Allâhın adını anarak büyükbaş veyâ küçükbaş hayvan kesmek olan “kurbân”kelimesi, aslında “yakınlaşma, yaklaşma, yakın olmak”demek. Elbette, sözü edilen yakınlığın merkezi de, hedefi de Allâh. Kulun, Allâh’a yakın durma arzûsunun bir vâsıtası olarak tecellî eden kurbân, eskilerin tâbiri ile bir “takdîme”den ibârettir. Takdîm edileni kabûl edip etmeme hakkı ve takdîri, tabiî ki, Yüce Yaratıcı’ya âittir. Kurbân vakti, Kurban Bayramı namâzının bittiği ânda, yâni kuşluk demine girilince başlıyor. Kuşluğun Arapça karşılığı “duhâ”olduğundan, Kurbân Bayramı’na da“Iyd-ı Adhâ”denilmiş.

            Türk milleti, İslâm dînine her bakımdan gönülden bağlandığı gibi, kurbân ve bayram husûslarında da, pek hassâs ve dahî pek titiz davranmış, bunu, dînî olmaktan çıkarıp millî hasletleri arasına koymuştur. 

Türk mûsıkîsinin en büyük yıldızlarından Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi, İstanbul’un Şehzâdebaşı semtinde, 9 Ocak 1778 Cuma günü, yâni hicrî 1191 senesinde Zilhicce’nin onuncu günü, yâni Kurbân Bayramı’nın birinci günü doğmuştur. O semtte bir hamam işleten Süleyman Ağa, Kurbân Bayramı’nın birinci günü doğan oğluna, Hazret-i İsmâil’in adını vermişti. Sonraki yıl ve asırlarda “Dede Efendi”diye gönül bahçemize kurulacak olan büyük Türk’e İsmâil adı, böyle bir hoş doğum tesâdüfü yüzünden konmuştu. 

            Ne var ki, bizim tesâdüf dediğimiz bâzı iş ve gelişmeler, arkalarında kul aklının eremeyeceği hikmet ve dahî kerâmetler taşıyor. Dede Efendi’nin Kurbân Bayrâmı ile olan ünsiyyeti, bu kadarla sınırlı değildi. O büyük Türk, ardında muazzam ve muhteşem bir ses, nağme saltanatı bırakarak 29 Kasım 1846 Pazar günü, yâni hicrî 1262 senesinin Zilhicce ayının onuncu günü, yâni Kurbân Bayramı’nın birinci günü, yâni doğduğu gün, Hac farîzasını îfâ için gittiği Mekke’de, Minâ’da teslîm-i rûh eylemiştir. Dede Efendi, doğduğu gün Hazret-i İsmâil’in adını alarak Kurbân Bayramı’nı karşılamıştı; Hakk’dan gelen dâvete icâbet ettiğinde, Hazret-i İsmâil’in, annesi Hazret-i Hacer’le kurup insanlığa hediye ettiği Mekke’de Kurbân Bayramı’nın birinci günü, can emânetini esas sâhibine tesîm eylemişti. Dede Efendi, Hazret-i Hatice’nin ayak ucuna gömülerek, bizim tesâdüf dediğimiz hikmet zincirine son halkayı yerleştirmişti.

            Dede Efendi, ardında bize âit bir Kâinât bıraktı. Yahyâ Kemâl, “İsmâil Dede’nin Kâinâtı”isimli nefis şiirinde o Kâinât’ı şöyle anlatıyor:

 

“Mesnevî şevkıni Eflâke çıkarmış nâyız

Haşr’e dek hem-nefes-î Hazret-i Mevlân’a’yız

Sîne sûrâh-be-sûrâh kanar vecdinden

Teşne-î zevk-i ezel leb-be-leb-î sahbâyız

Şeb-i lâhûtda manzûme-i ecrâm gibi

Lâfz-ı bişnev’le doğan debdebe-î mânâyız

Meyi peymâne-be-peymâne döken sâkîden

Yine peymâne diler neşve-i ser-tâ-pâyız

Şems-i Tebrîz hevâsıyle semâ’ üzre Kemâl

Dâhil-î dâire-î bâl ü per-î Monlâ’yız”[1]

Bir millet, sînesinden Dede Efendi kâbında bir mûsıkî dehâsı çıkarmışsa, o millet, büyük, çok büyük millettir. Nice Kurbân Bayramlarına, sağlık ve âfiyet içinde çıkalım, inşâallâh. Hayırlı bayramlar, efendim..

 

 

 

[1]“Mesnevî coşkunluğunu Feleklere çıkarmış ney’iz. / Kıyâmet gününe kadar Hazret-i Mevlânâ ile nefes alıp vereceğiz (Mevlânâ’nın fikrini, şiirini söyleyeceğiz, onun yolundan gideceğiz). / Göğsümüz, Mevlevî coşkusunu sürâhilerce içmekte, kanmaktadır. / Ezel zevkine susamışız, şarapla dudak dudağa gelmişiz. / Ulûhiyet Gecesi’nde, Allâh’ın yüce varlığının her şeye aksettiği o gecede sıralanan yıldızlar, seyyâreler, galaksiler gibi / Lâfz-ı bişnev’le doğan heybetli mânâyız (Mevlânâ’nın Mesnevî’si, “Bişnev”kelimesiyle başlar. Farsça “Dinle!”demek olan bu kelime, aynı zamânda Mevlevîliğe girişin de anahtarı, sembolü durumundadır. Mesnevî’nin ilk mısrâı: “Bişnev ez ney çün hikâyet mikûned / Dinle neyden ki hikâyet etmede”şeklindedir.) / Şarabı kadeh kadeh döken sâkîden / Yine kadeh isteriz, biz baştan ayağa neş’eyiz. / Tebrîz Güneşi (Şâir’in kasdettiği, Mevlânâ’nın gönül bahçesindeki büyük mürşid Şems-i Tebrîzî’dir.) havasıyla semâ’ üzereyiz (Şems-i Tebrîzî’nin hasreti ile etrâfımızda dönerek semâ’ eylemekteyiz, vecd içindeyiz.). Mevlânâ’nın açılıp kapanan kanadları ile dâireler çiziyoruz, o dâirelere giriyoruz. [Şiirde bahsi geçen şarap, sarhoşluk, gibi tâbirler, hep mecâzî olup, hepsi de rûh  coşkunluğunu anlatmaktadır. Buradan meyhâne manzarası çıkarmak, Dede Efendi’ye de, Hazret-i Mevlânâ’ya da bühtân olur.].

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: