29 Kasım 2021

“Şöhret o kadar tatlıdır ki, ucunda ölüm bile olsa sevilir.” Pascal

“Üç çeşit insan vardır: Bilgisever, ünsever ve parasever insan” Platon.

 

İnsanlar en fazla aynı kavramlara aynı anlamı vermemekten kaynaklanan sorunları daha fazla yaşamaktadırlar. Bu sorun özellikle daha çok “iletişim sorunları” olarak kabul edilmektedir. Sorunlar bazen konuşmalarda, tartışmalarda bazen de yazılarda ortaya çıkabilmektedir. Konuşmaların veya yazının vermek istedikleri bu şekilde farklı taraflara çekilebilmektedir. Bunun için yazımın başlığında geçen “Tanınır ve Ünlü” sözcüklerine de benzer bazı sözcüklere bu yazıda verilen anlam açısından bir açıklama getirmek istiyorum. Sözlüklere baktığımızda Tanınmak; kim veya ne olduğu bilinmek, herhangi bir özelliği ile bilinmek. Tanınabilmek; tanınma ihtimali veya imkânı bulunmak, tanınma, tanınmak işi. Ünlü; ün salmış olan, tanınmış,şöhretli, meşhur, şanlı, namlı, namdar, anlı şanlı. Ünlülük; ünlü olma durumu, namdarlık, şöhretlilik.

Yukarıda tanımları ve açıklamaları yapılan kelimelerde bir sorun yok elbette. Sorun bireylerin, toplumun bunları nerelerde, ne amaçla ve nasıl kullandıklarıyla ilgili daha çok. Yani “tanınır olma” ya da “ünlü olma” yaklaşımında hem psikolojik hem de sosyolojik olaylar sorunu artırmakta, azaltmakta veya ortadan kaldırmaktadır. Tanınır olmayı veya şöhretolmayı istemenin tarihte de ilginç örnekleri vardır. Salah Birsel, üne kavuşmak için “kendi burnunu kesen Kasım bin Sa’d, bin Amr, bin Cezime, bin Kays, bin Rüba, bin Nümare, bin Lahm…” gibi insanların olduğunu yazar. Yani bir kısım insanlardaki bu gemlenemez arzunun tarihi kökleri vardır. Sadece çağımız toplumlarının bir sorunu değildir. Bazı örnekler verdiğimizde konu daha iyi ve doğru anlaşılacaktır.

Platon, üç çeşit insan içerisinde “Ün severliği” de sayar. Sonra da bu şöhret düşkünleri ile ilgili düşüncelerini açıklarken şöyle der: “Bir yerde baş olsunlar da ne olursa olsun, ister büyük, ister küçük, kendilerini üstün kişilere saydıramazlarsa düşkün, abuk sabuk kişilere saydırmakla yetinirler. Akılları hep sivrilmektedir.”

Her ne olursa olsun tanınır olmayı istemek veya bu uğurda içi boş çabalara başvurmak daha çok psikolojik bir durumla açıklanabilir. Mesela Narsisistler sadece başkalarından değil kendilerinden de kaçan tiplerdir. Bunun için hep kendilerine yabancı oldukları için kendilerinin kim oldukları konusunda büyük bilgi eksikliği veya daha çok bilgi çarpıklığı içindedirler. Bu eksikliklerinin veya çelişkilerinin farkına varanlar bunu başarı, statü sembolleri, başkalarını cezbetme şeklinde kapatmaya çalışırlar. Kendilerini olduğu gibi kabul etmek onları rahatsız eder. Eksiklik duygusuna katlanamazlar. Hatta adlarının başına kendiliğinden ekledikleri bu unvanlara, sıfatlara gerçek anlamda sahip olmasalar bile kendi kendilerine akademik veya sosyal yapıda hiç bulunmayan unvan ve semboller uydurarak bu şekilde tatmin olmaya çalışırlar. Mesela “şiir yazan şair”, “eğitimci yazar”, “araştırmacı yazar”, “gazeteci yazar”, “kişisel gelişimci”, “stratejist”, “araba doktoru”, “eleştirmen”, “kaptan”, “reis”, “şef”, “… Koçu” vb. Çünkü narsisistler bunlarsız hiç kimsedirler. Kendilerini bu tür sıfatlarla tanıtmayı, tanıtılmayı çok isterler.

Sosyolojik olduğu kadar daha çok psikolojik olduğunu da düşündüğüm bir vakadır tanınır olmak veya tanınır yapılmak. Her ne olursa olsun illaki tanınmayı, şöhret olmayı istemek. Çünkügörünür olma çabası ile tanınır olma isteği arasında da bir ilişki olduğu üzerinde durulabilir. Sağlıklı ve sağlıksız yönlerinden bahsedilebilir. Ancak her ne olursa olsun görünmek her ne olursa olsun tanınmak ölçüsüzlüğü bireyde bir psikolojik problemin varlığını, belirtisini işaret eder.

Köroğlu’nun “delikli demir çıktı mertlik bozuldu” dediği gibi, televizyon ve sosyal medya çıkalı tanınanların, meşhur olanların sayısında artış gözlenmiştir.  Reklamın iyisi kötüsü olmaz anlayışıyla tanınır olmanın peşine düşüldüğü gibi aynı zamanda tanınır olanları harcamalar da hız kazanmıştır. Fakat burada bir hususun dikkatlerden kaçırıldığı söylenebilir. Çünkü tanınır olmak, aynı zamanda tanınır olmayı sağlayanların istediği sınırların üstüne çıkamama konumunda olmaktadırlar. Yani insanın ve insanlığın tanınır, bilinir olmasında, olmamasında da müdahalelerden bahsedilebilir. Yönetmek, yönlendirmek, kullanmak ve istenilen kalıba sokulmasının güçlüğü göründüğünde de kaldırıp atmak, önemsizleştirmek, silikleştirmek ve neticede silmek. Aslında çağımızın en onulmaz, iflah olmaz sosyal vebası haline gelen, getirilen bu yaklaşım insanlığın geleceğini de tehdit eder boyutlara doğru çıkmaktadır. 

Çağımızda tanınır olmayı sağlayan güç odakları vardır. Bu güçlerin anlayışlarının temelinde nitelikli, bilgili, karakterli, insanlığa çıkarsız faydalar üreten bireyler yerine niteliksiz, kabiliyetsiz, cahil vb. insanları afişe etmeleri olduğu da söylenebilir. Hakkıyla, üreterek, yaparak, göstererek, tanınanların, bilinenlerin yerini niteliksizlerin meşhur olmaları için yayın yapanların amacı cehalet çukurunda bir toplum yaratarak onu sürekli gütmektir. Kimler vasıtasıyla? Toplumsal yapının her alanında şöhret yaptıklarını halka ideal örnekler olarak gösterip, o cahil, niteliksizlere özendirip yine onların eliyle gütmek…

 Sorunu biraz da özele, yani içinde yaşadığımız topluma indirgeyerek örneklendirmeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:

 Özellikle bizde meşhurluk daha çok bazı alanlarda öne çıkar olmuştur. Daha doğrusu birilerini, amaçlarına uygun olanları, farklı alanların temsilcisi, en iyisi, en bilgilisi gibi göstererek tanınırlığını sağlamak. Daha sonra da bunları kullanmak. Sanatın, edebiyatın, siyasetin, maalesef “gibi olan” bilimin kurmayları (ne demekse), tartışılmazları bu tanınır hale getirilenlerdir artık. Asıl ve esas olanlar silikleştirildiği, bir kenara atıldığı, önemsizleştirildiği ve hatta kasıtlı üzerleri örtüldüğü için tanınır duruma getirilenlerin bilgileri, sözleri, sözde eserleri kitleler tarafından kabul görür, bunlara “önem” verilir. Her türlü değer de, eser de, siyaset de, bilim de, hatta din de bu tanınanların söyledikleri ve yazdıkları sanılır, bunlara bağnazca inanan bir çoğunluk ortaya çıkar. Artık para da, koltuklar da, ekranlar da, kürsüler de, ihaleler de, sanat ve siyaset alanları da, imza günlerinin itibarlı konukları da bu tanıtılmış, tanınır şahsiyetler olacaktır, olmaktadır.

Geçenlerde sosyal medyada henüz Nisan ayı girmeden Mart ayında kitabın 3.baskısının yapıldığı ile ilgili paylaşımlara rastladım. Hatta kitabın fotoğrafı da verilmişti. Şaşırdım mı? Pek fazla değil. Çünkü bu kitabın yazarı daha önce televizyonlar marifetiyle tanınır bir yüz ve isim haline getirilmişti. O da bu tanınırlıktan yararlanmak istedi galiba. Lakin henüz girmemiş olan ayda kitabın 3.baskısının yapıldığı kapakta gösterilmesi komik ötesi bir durum olmuştur. 

Tanınırlığı sağlamada öne çıkan bazı alanlardan da bahsedilebilir. Çeşitli spor dalları, sanat, siyaset bunlardan sayılabilir. Bu alanlarda tanınmış ya da tanıtılmış olanların bir kısmı tanınır olmayı hak ettikleri gibi bazıları da farklı gayelerle öne çıkarılmış olabilmektedirler. Yani tanınırlığın öne çıkışında iki faktör vardır. Birincisi tanınan kişinin bulunduğu alanda çeşitli eserlere, başarılara imza atmış olmasıdır. Her başarılı tanınır olmasa da diğer tanınır olanlar bunu çalışmalarıyla hak etmiş kişilerdir. İkinci şekilde tanınan ya da tanıtılan, şöhret edilen kişiler var ki sorunlu olan da bunlardır. Aslında bunlar gerçek hayatta fazla kalıcı olmasalar da sosyal hayatı bir süre işgal ettikleri için önce kendileri için sonra da toplumun çeşitli alanlarında geçici olumsuz etkileri olabilmektedir. Derinliği olmayan, fikri temelleri olmayan, sanat yeteneği olmayan bazı insanları düşünce adamı, aydın, sanatçı, yazar diye şişirerek meşhur etme çabalarında iyi niyet aranması söz konusu olamaz. Çünkü bu tür boş kafalar ve yeteneksizler topluma örnek olarak tanıtılırsa, şöhret olarak sunulursa o toplumların gelişmesinden de, ilerlemesinden de bahsedemeyiz. Zaten böyle bir beklenti içinde isek o da bizim cehaletimizin bir başka yönünü işaret eder. Yani tanınır olanların öne çıkış nedenleri, nasıl öne çıktıkları veya tanındıkları, kendi çabası ve eserleriyle mi yoksa bir kurumun, kuruluşun amacına hizmet etmek için mi çıkarıldığı gibi nedenler çok önemlidir. Bilinmektedir ki bazı dernek, kurum ve kuruluşlar özellikle kendi amaçlarına hizmet edenleri tanınır kılmak için sözde yarışmalar, ödüller düzenlemekte ve vermektedirler. Bunların çoğunun en kısa gelecekte bile ödül aldıkları alanlarda daha üst başarılar gösterdiklerine çok az rastlanması meseleyi şüpheli duruma sokmaktadır. Hiç kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın, isteyen son yirmi yılı isteyen son elli yılı dikkate alarak verilen ödüllerin, dolayısıyla bunları alanların ne kadar bunu hak etmiş olduklarını rahatça görebileceklerdir. Hatta bu kişilerden bazılarının unutulmuşlar arasında çoktan yer aldıklarını da göreceklerdir.

Tam karşıtı olarak, yani ödüllerini hak etmiş olarak alanların tanınırlıklarının devam ettiklerini anlayacaklardır.

Bu açıklamadan sonra tanınır olmada iki husus söz konusu edilebilir. Birincisi niteliksizlerin tanınır olmasında, yani bunu hak etmeden şöhret yaratılmasında bireyin kendisi ve toplum adına artı ve eksiler ortaya çıkar. Tanınır olan bazı niteliksizlerin, borazanların, yağcıların çıkardığı gürültülerden tanınmayan ama nitelikleri üzerinde toplayan bazı şahsiyetlerin zarar gördüğü bir gerçektir. Bir dereceye kadar bu durum pek önemli olmayabilir. Ancak bunların bireysel zararlarından kat kat fazlasını toplum görmektedir. Gerçek sanattan, bilimden, düşünceden, kısaca aydından ve aydınlıklardan uzak kalarak. Hatta bunların toplumdan dışlanmasıyla bütün insanlığın da bu etkilenmeden pay aldığı söylenebilir.

Her tanınmanın “iyi” olduğu elbette söylenemez. Çünkü hırsızlıkla, haydutlukla, canilikle vs. tanınanlar da vardır. Hatta bunlar sadece bir grupta, bir toplumda değil bazen bütün dünyada da tanınırlar.

Tanınır olmada ikinci husus nitelikli olanlar, yani hak etmiş olarak bu noktaya gelenler için de artı ve eksilerinden bahsedilebilir. Bulunduğu yere eserleriyle, çabalarıyla, hep başarı merdivenlerini birer birer tırmanarak gelmiş olanlar zaten tanınıp tanınmamayı pek önemsemezler. Onlar için varsa yoksa içinde yaşadığı topluma, insanlığa karınca kaderince bir artı değer katmaktır. Bu tipler aynı zamanda özgürlüklerine çok düşkün oldukları için hiç kimsenin davulunu çalmaya yanaşmazlar. Yani kimseye yaranmak gibi bir kaygıyı hiçbir zaman taşımadıkları için, bulunduğu yeri hak etmiş bu insanları yok sayma gibi saldırganlıklar sinsi bir şekilde işletilir. Boş tenekeleri gündemde tutmaya, onları şöhret yapmaya uğraşan anlayışlar, zihniyetler gerçek bilim, sanat, düşünce adamları ve eserlerini de unutturma seviyesizliğinde bocalayıp dururlar.

Bir toplumun sağlıklı gelişimi içerisinde insani ve insancıl değerlere takla attırmak yerine, onları asıl yerlerine oturtmak için O. Remaud’un şu düşüncelerine katılmamak mümkün değil. O, “saygıyı tanınmışlığa, itibarı şöhrete, kalıcı onuru silinip giden unvanlara tercih etmek daha iyidir. İnsan toplumsallık çemberini genişlettikçe, kibrini büyütme riskini de artırır. Dar bir çerçevede kibir, tam tersine, kendiliğinden sönüp gider. Yerini, serpilen ve kendi avantajlarını ortaya koyan yeteneğe bırakır” diyor. 

Bir sonuç olarak değil ama yaşanmış ve yaşanmakta olan bir gerçek, bir tespit olarak şunu diyebiliriz. Toplumların genel kültür düzeyleri aynı zamanda tanınır olanların niteliklerini de belirleyici olmaktadır. Tanınır olanların ister daha fazla niteliksiz veya daha fazla nitelikli olanlarını öne çıkarmasında ve gündemde tutulmasında biraz da toplum sorumludur. Toplumun bu sorumluluğunu bir kenara koyarak soruna yaklaşmamız bizi her zaman eksik neticelere götürecektir.

 Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

Bu kategorideki Makalelerden