Güncel Yazılar

Geçen yazıda, oryantalistlerden ‘maskara’ diye söz etmemin bâzı kimselerce     yadırganacağını bildiğimden, örnekler vereceğimi bildirmiştim. Buyrun bâzı oryantalist maskaralıklarından birkaç örnek: 

1.Arapçayı, klasik/Fasih Arapçayı her Arap bilmez, mahallî bir Arapça konuşur; ancak en az lise seviyesinde öğrenim görmüş olanlar Fasîh Arapçayı (hepsi de değil, bir kısmı) bilir. Annesinden, ‘su’ karşılığı, ‘moy’ diye öğrenip kullandığı bu kelimenin, {mâ} olduğunu okulda öğrenir. ‘cibn’ (peynir) diye bildiği kelimenin ‘cubn’ olduğunu da. 

Oryantalistlerin gönüllü maskaraları, “Arapçanın bu durumundan Türkler sorumludur, çünkü onlar yüzyıllarca İslâm dünyasına hâkim idiler” diye ciddî (!) görünüşlü (ilmi!) kitaplarında yazarlar. 

Öte yandan, günümüzde de, Arap ülkelerinden gelen DOKTORA ÖĞRENCİLERİNE mahallî Arapçayla ilgili, mahallî Arapçaları öne çıkartacak tezler hazırlatırlar.

El Cevâb: 

İslâm, 80 (yazıyla: seksen) yılda, Çin’den İspanya’ya kadar yayıldı. Abdurrahman Gafiqî 711 yılında Şarl Martel’le karşılaştığı Puvatya’da gâlib gelseydi, Fransa da İslâmla şereflenecekti. Hindistan’a ilk giren İslâm ordusunun başbuğu, Bâhile kabilesinden Kasım oğlu Muhammed, 17 yaşındaydı.  

Mücâhidler, gittikleri, İslâma açtıkları ülkelerde, İslâma giren hanımlarla evlendiler. Tâ Arabistan’dan gelin getirecek durumları yoktu. O maskara oryantalistlere hatırlatmak gerekir ki, 7inci, 8inci yüzyıllarda, petrol bilinmiyordu, otobüs yoktu, uçak icâd edilmemişti. Mücâhid, bulunduğu, yerleştiği yerden kalkıp 10 ayda Arabistan’a giderek, görüp gelin seçerek, onu alarak yine 10 ayda, yerleştiği yere GETİREMEZDİ. Müslüman olmuş mahallî, yerli hanımla evlendiler.

Bu maskaralar bilmezlermi ki, çocuğu ANNE yetiştirir?, kişinin aslî diline anadili derler. Kadıncağız kendisinin bilmediği Arapçayı, bebeğine, çocuğuna nasıl öğretsin? Kadınlar, öğrenebildikleri kadar Arapçayı  çocuklarına aktardıkları için, Arapça, halk arasında çok erkenden bozulmağa başlamıştır. 

Fasîh Arapça’nın geliştiği, incelendiği, Kûfe, Basra … merkezleri vardı ama, buralar, âlimler içindi. Çok geniş bir coğrafyaya yayılmış İslâm ülkelerindeki halkın Arapça bilgisinin değişik seviyelerde olması tabiîdir.

Türklere gelince : Arapça’nın iyi öğrenilip öğretilmesi için ellerinden geleni yaptılar. Nizâmiye Medreselerini Selçuklu Türkleri kurdu. Osmanlılarda Arapça öğrenimine verilen ağırlık devâm etti. İslâm dünyâsında ilim dili Arapça idi, Türkçe değil. 

Türkler, hâkim oldukları Arap bölgelerinde pek çok câmiler, medreseler yaptılar, medreselerde Arapça ve İslâmî bilgiler öğretiliyordu. Aynı bölgeleri 19. Yüzyıldan başlayarak ele geçiren Emperyalistler ise (Meselâ : Cezâyir 1830, Tunus 1881) kendi dillerini yerleştirdiler. Fransızca bilmeyen Cezâyirli, kapıcı bile olamıyordu, toprağı, bir sanatı da yoksa, açlığa mahkûmdu. Mısır’da Tıp öğrenimi Arapça iken, İngilizlerin marifetiyle kaldırıldı, İngilizce yapıldı.

Günümüzde de bu Kültür Empryalizmi hız kesmeden devâm etmektedir :

Arap ülkelerinin HEPSİNDE, Fas’tan, Basra Körfezine kadar, TıpMühendislik öğretimi, Fransızca veya İngilizcedir. Yetişenler, bu ülkelerde  -izin verildiği kadar- söz sâhibi olacaklar, Arapça değil, İngilizce veya Fransızca kullanıyor olacaklar. Arapça, asıl büyük darbeyi, günümüzde yiyor. Yakın gelecekte, bâzı Arap ülkelerine, Arapça öğretecek Türk hocalar giderse hiç kimse şaşırmasın! Ha, belki bâzı kukla yöneticiler, Türkiyeden hoca getirtmektense, Avrupa’dan, Amerika’dan oryantalist öğretici getirtebilirler, o da ayrı bir fecaat! Acı bir şaka gibi, değil mi? KEŞKE ŞAKA OLSAYDI!

2. Osmanlı Pâdişahları’nı haccı konusu:

Osmanlı Sultânları, 5.Hükümdâr Çelebi Mehemmed (1423-1421) den başlayarak, Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere halkına sürre göndermişlerdir. O iki kutlu belde halkına, sürre alayı ile hediyeler gönderilmesi, Birinci Cihân Harbi sırasında bile bir müddet devâm etmiştir. Anlatıldığına göre, halkın evindeki kedilere varıncaya kadar bağışlar gitmiştir. Pek Yüce Osmanlı Devleti (Devlet-i ‘Aliyye-i Osmâniyye) nin pek çok yerinde bu kutlu şehirler halkı için vakıflar vardı. 

İki örnek verelim

*Fâtih Sultân Mehemmed Hân’ın Annesi İsfendiyaroğlu Hânedânından Hümâ Hâtûn’un yıkandığı, Kastamonu’nun Devrekânî İlçesi, Çayırcık Köyü (şimdi mahallesi)ndeki Gelin Hamâmı, Haremeyn Vakfı (Hamamdan elde edilen gelir Mekke ve Medine’ye gönderilir) idi.

*Günümüzde Macaristan’da olan Kanije kalesini 1601 yılında Arşidük Ferdinand çok kalabalık bir orduyla kuşattığında, kuşatılmış kalenin başındaki Tiryâkî Hasan Paşa, Osmanlı askerlerine : “Kanije ve çevresi Medîne-i Münevvere vakfıdır, Allâhu Teâlâ, buranın kâfir eline düşmesine izin vermez” diyerek onların mâneviyâtını (moralini) yükseltmişti. Gerçekten kâfirler, Hasan Paşa’nın ustalıklarıyla perişan olup kaçtılar, kale önünde bıraktıklarını ganimet olarak taşımak 2 ay sürdü. 

Sûriye ve Kutlu Mekke ve Medîne bölgesi, 1517 yılına kadar başka bir devletin, Memlûkların elindeydi. Osmanlı Sultânı, kalabalık maiyyeti ile, Sûriye’yi baştanbaşa geçip, Hicâz’a giderek, orada bir müddet kalıp dönemezdi:

1.Güvenlik konusu : (Memlûk Devleti ile karşılıklı güvenlik konusu)

2.16. yüzyılın en büyük 2 emperyal gücünden biri olan Portekizle ilgili: Osmanlı’nın “Portakal kâfiri” dediği Portekiz Krallığı donanması 1543 yılında Kızıldeniz’de idi!

Habeşistan’da Nil nehrinin yatağını değiştirip Mısır’ı aç bırakmak istedi, Tûr-ı Sîna kasabasına saldırdı, Cidde’ye çıkmağa çalıştı, Mekke’yi alıp Osmanlı’nın elindeki, kendisi için de kutlu olan Kudüs’le değiş-tokuş etmek için!  Şerif Ebû Numey ve diğer Müslüman güçler tarafından püskürtüldü.

Osmanlı Sultânı’nın o bölgede bulunması o kâfir güç sebebiyle de tehlikeli idi.

3.Osmanlı Sultânı, gidiş-dönüş olarak en az 6 ay müddetle İstanbul’dan uzakta kalamazdı. Libya Kralı Türkiyede iken, iletişim ve ulaşım araçlarının çok gelişmiş olduğu 20. Yüzyılda bile, Kaddafi adlı subay Libya’nin başına geçiverdi. 

4.İslâm’da hac için bedel cevâzı vardır. Günümüzde de kendisi gidemeyen Müslüman, yerine, bedel olarak bir Müslümanı göndermekte, o Müslüman haccetmektedir, hem kendisi Hacı olmakta, hem de kendisini bedel olarak gönderen Hacı olmaktadır.

Osmanlı Sultânı’nın gönderdiği sürre alayının başındaki görevli, Sürre Emîni, Sultâna bedel olarak haccetmekte idi; orada, henüz icâd edilmemiş televizyonda Amerikan filmleri seyretmiyordu.

3. Endülüs’e yardım konusu:

Endülüs’te son Müslüman şehri Gırnata 1492 yılında İspanyol kâfirinin eline düştü. Akdenizde üstünlük ise, 1538 yılında, 28 Eylûlde, Donanma-yı Hümâyûnun başındaki Hızır Hayreddîn Paşanın, Andrea Dorya’nın başında bulunduğu Birleşik Avrupa Haçlı Donanmasını Preveze deniz savaşında yenmesiyle Osmanlı’ya geçti. Osmanlı’nın 1492 den önce denizden giderek Endülüs’ü kurtarmasını istemek, küçük bir çocuğun kocaman bir sporcuyu, halterciyi veya boksörü döğmesini istemekten farksızdır. Maskaralar, yaygın tarih bilgisizliğini istismar ediyor.

Yine de, Osmanlı Sultânı İkinci Bâyezîd (1481-1512) Kemâl Reîsi yardıma gönderdi, binlerce Endülüslü kurtarılıp getirildi, içlerindeki Yahûdîler, Selânik, İzmir, İstanbul gibi şehirlere yerleştiler: Türkiyedeki yahûdîler, ataları oradan gelmiş olduğu için o çağın İspanyolcasını bilirler.

O sırada gönüllü deniz akıncı kümelerinden birinin başında bulunan Hızır Reîs de 7 sefer yaparak binlerce Endülüslü Müslümanı Cezâyir ve Tunus'a taşıdı. Tunus’ta bulunduğumuz 1963-65 yıllarında, ataları Endülüs’ten gelmiş olanların oturdukları, Endülüs mîmârî tarzıyla yapılmış binâlarda oturmakta olanlar vardı; “fî dâri sâhibetî kileytı huweyta …” nakaratlı şarkıları vardı.

Osmanlı’nın, karadan ilerleyip bütün Avrupa’yı çiğneyerek İspanya’ya ulaşamayacağını, maskaralar bile bilse gerek!

 Ama, utanmadan, insanları aldatmağa çalışırlar; târihi iyi bilmeyen zavallılar da onlara kapılır.

4. Osmanlı’daki, günümüzde bile Avrupalı’nın, Amerikalı’nın ulaşamadığı medenî, yüksek seviyeyi gösteren Millet Nizâmını görmezden gelerek Tımar Düzenini, Avrupa’nın yüz karası feodaliteye benzeterek ele alırlar. Tımarlı sipâhîlerden, feodal army demek sahtekârlığını, utanmazlığını, cehâletini gösterirler.

Feodalitede, bölgenin hâkimi, toprağın ve üzerinde yaşayan insanların sâhibi idi, toprak parçası satıldığında, üzerindeki insanlar da çiftlik hayvanı imişler gibi, sâhip değiştirirdi. Evlenen kızcağız, ilk gecesini, kocasıyla değil, feodal Lord’la geçirirdi; bu, kanundu, adı : Jus Primae Noctis.

Tımar Düzeninde ise, Tımarlı Sipâhi, kendisine tımar olarak verilen arazinin, yerleşim birimlerinin, orada yaşayan insanları sâhibi değil, yöneticisi idi. 

Orada yaşayan insanların can, mal ve ırz güvenliğinden SORUMLU idi. Bölgenin gelirini Devlet adına toplar, karşılığında, Devletin belirlediği sayıda iyi eğitilmiş, tam teçhizatlı askerle cihada katılırdı. 

5. Maskaralar, utanmadan, Kanunî Sultan Süleyman’ı, bir mektupla Şarlken’in hapsinden kurtardığı zavallı Fransuva’ya teslîmiyyet içinde imiş sonucunun çıkarılacağı kelime ile anarlar:

Bilindiği gibi, Avrupa’lının “Muhteşem” demekten kendini alamadığı Sultân Süleyman, o sırada bütçesi, Osmanlı’ya bağlı Kırım Hanlığı’nın bütçesinden daha küçük, zavallı Fransa ‘biraz kendine gelsin’ diye Osmanlı limanlarına gelecek yabancı gemilerin Fransız bandıralı olmasını lütfetmişti; Fransa, böylece, o gemilerden para alacaktı. Bu lütfun adı : imtiyâz idi ve iki hükümdarın hayatları boyunca geçerli idi.  Sonra Fransız kâfiri, yaltaklandı, allem etti, kallem etti, imtiyâz müddetini uzattı, zamanla Avrupa gelişti, Osmanlı durakladı, imtiyâz, baş belâsı hâline geldi ve kapitülasyon oldu. Kapitülasyon: teslimiyet demektir. Kanunî’nin verdiği imtiyâzı, baştan itibaren kapitülasyon olarak anarsanız, bu, Kanûnî’nin, Fransuva’ya teslimiyeti demek olur! YAPILAN BUDUR. 

Bizim okul kitaplarımızda bile, Kanûnî’nin Fransuva’ya kapitülasyon verdiği yazılı değil mi? (1839 da resmen kabulü ilân edilen kültür istilâsının ürünü)

Kelimelerin kullanılışına dikkat edilmezse, tarihle ilgili gâvurca metinler çevrilirken dikkat edilmezse BÖYLE oluyor!

6. Fâtih’in karadan gemiler yürütmesi konusu:

Avrupa’lı kâfire göre, Müslüman, Türk, böyle büyük, olağanüstü işler yapamaz; yapmamalıdır. Ama, yapmıştır, gemiler karadan yürütülüp Halîce indirilmiştir. Bu, inkâr edilemeyeceğine göre, bu, karadan gemi yürütme gibi olağanüstü fikri, bir Avrupalı’ya mâletmek gerekir. Utanmadan öyle de yazıldı:

“…muhtemelen bir İtalyan tarafından düşün…”

1.Bu muhtemelen kelimesi çok güçlü bir fitne tohumudur. Yüzyıl önce, başka bir İngiliz, Hindistan’daki Bâbür Şâh câmiinin yerinde, muhtemelen bir Hindu tapınağı olduğunu yazmıştı. 1990 lı yıllarda, Hindular, oradaki Müslümanların canhıraş protestolarına rağmen Babri Mosque denilen Bâbür Şâh Camiini yıktılar, bu yıl (2020) de orada yapılan Hindu tapınağı açıldı.

Hindulara, kendilerinin eski yazısı olan Sanskrit harflerini de İngilizler akıl öğretip kullandırttılar: Hindistan’ın birçok yerinde yaygın olan dil, eskiden olduğu gibi Kur’ân harfleriyle yazılırsa Urdu (Türkçe Ordu’dan bozma; Gazneliler çağında Hind’e yapılan 17 cihâd faaliyeti sonucu, Ordu’nun konuştuğu çeşitli dillerden kelime almış dil) oluyor, aynı dil, Sanskrit harfleriyle yazılınca Hindî oluyor: tabiî, içine bol miktarda arkaik kelimeler de boca edilmiş ve Arapça, Farsça kökenli kelimeler oabildiğince çıkarılmış olarak. 

2. Gemilerin karadan yürütüldüğü 1453 yılında İtalyan diye bir kimlik YOKTU: Venedikli, Cenovalı, Napolili, Toskanalı, Floransalı… vardı. İtalyan nationu 19. Yüzyılda imâl edildi. Latinceyi değiştirip bir dil yaptılar, sonra “Dili meydana getirdik, sıra İtalyan milletini yaratmağa geldi” dediler. Yaratmak Allah’a mahsus ama, yaptıkları, alışılmamış, sun’î imâlât için böyle dediler.

Şimdi … Osmanlı Tarihini (Turkey) adıyla yazmış olan İngiliz, “kim bu fikri Fâtih’e vermiş?” diye sorulmasından korkarak (yalanı, uydurması ortaya çıkacak) “İtalyan” gibi muğlak bir kelimeyi kullanıyor. O çağdaki devletçiklerden birinin ferdinin bu karadan gemi yürütme fikrinin sâhibi olduğunu söyleyemiyor, çünkü aslı yok, devletçiklerin nüfusu belli, öyle bir kimsenin olmadığı anlaşılacak. 

Ciddî görünümlü kitaptaki maskaralığı görüyor muyuz?

(Sultân dördüncü Murad’ın, Bağdat muhâsarasında, er meydanına çıkıp meydan okuyan çam yarması İranlı savaşçıyı kendisi ortaya çıkıp nasıl yendiğini de anlatır, ama böyle şey(!)leri de araya sokuşturuverir.)

7. Batılı yazarlar, rahat bir şekilde imparatorlukları anlatırken, akıllarına Osmanlı hiç gelmez (çünkü, Osmanlı, Devlettir, imparatorluk değil)[1]Ottoman Empire lâfı hiç geçmez:

“In the nineteenth century European imperialism was carried further and became more effective than ever before… During this, some of the old imperial powers continued to enlarge their empires impressively, such were Russia, France and Great Britain. Others stood still and found theirs reduced; this group included Dutch, Spanish and Portugese.” J.M.Roberts, The Hutchinson History of the World; (London: Hutchinson 1987) p. 835.

Ondokuzuncu yüzyılda Avrupa Emperyalizmi daha ileri taşındı ve eskiden hiç olmadığı kadar etkili, gelişmiş oldu… Bu merhalede, eski emperyal güçlerden bazıları imparatorluklarını etkili bir şekilde genişletmeğe devâm etti, Rusya, Fransa ve Büyük Britanya böyle idi. Ötekiler durakladı ve imparatorluklarını küçülmüş buldu; bu grupta Hollandalı, İspanyol ve Portekiz vardı.

Hani NERDE OSMANLI ???

Ama, Avrupa dillerinde yazılmış Osmanlı ile ilgili kitapların istisnâsız HEPSİNDE Pek Yüce Osmanlı Devleti’nden (Devlet-i ‘Aliyye-i Osmâniye’den) Ottoman Empire diye söz edilir. “Bizim” dikkatsiz veya bilinçsiz târihçilerimiz de PAPAĞAN GİBİ ‘Osmanlı İmparatorluğu’ rezil lâfını tekrarlar dururlar. 

Bunları uyandırmak için 10 sefer vurup 1 diye saymak mı gerekir dersiniz?

Oryantalistlerin mârifetleri saymakla bitmez.

İslâm Tarihi, Türk Tarihi, orijinal kaynaklara dayanılarak YENİ BAŞTAN yazılmak durumundadır. (Aslında, bütün dünyâ tarihi, Avrupa merkezli bakış açısından kurtarılarak yeniden yazılmak durumundadır)

19 Eylül 2020

 

[1] Devlet nedir, state nedir? Analitik Osmanlı Tarihi’nde anlattık : İnkılâb Yayınevi, 2020, sayfa: 23 anlattık.

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

37248429