Köy Okulları – İnsanın Taşrası- XIV

“Sorun Taptuklu Yûnus’a

Bu dünyadan ne anladı

Bu dünyanın karârı yok

Sen neyimiş ben neyimiş”

YUNUS EMRE

Yıllar önceydi. Mevsim yaza gebe, bahar olgunluğunun zirvesindeydi. O günlerde daha köy okulları boşaltılmamış, ortalık cıvıl cıvıl coşkuyla gürlüyordu. Kenarda, okul bahçesinin öteberisinde uçurtma uçuran çocuklara, başka bir köşede yakan topu oynayan kız çocukları eşlik ediyordu. O da bu çocukların arasındaydı. Gözleri kâh uçurtmalara takılıyor, kâh göçmen kuşların şarkılarına dalıp gidiyordu. Uçurtmaların ipleri gerilip daha öteye, ötenin de ötesine gittikçe; gözleri ufuklara, oraların da ötesine doğru yöneliyor, hayalleri bir gizemli dünyaya gidip geliyordu.

Çocukluğunun geçtiği o yılların Türk köyü, memleket demekti; memleketin neredeyse tamamı. Şehir de daha çok memleketin aksesuarı, bir tür mütemmim cüzüydü. Toprak ısınıp karlar erimeye ve her yerde küçük küçük nehirler oluşmaya başlayınca bilirdi ki, bahar gelmiş, göçmen kuşlar şakımaya başlamıştır. Her taraf neşelidir. Dere boyu çayırlıkları su baskınlarının taşıdığı çerçöpten temizlenmek için bakıma alınmış, kıyı bucak dört köşe uyanan bahardan nasibini almıştır.

Ders kitapları bile mevsimlere göre hazırlanmıştı. Bahar mevsiminde çayır çimen içinde koşuşturan çocuklar, yaz gelince ellerinde meyve sepetleriyle hasata koşar, büyüklerine yardım ederlerdi. Gerçi çocukluğunu geçirdiği yer meyve sebze bakımından o kadar da zengin değildi. Hatta fakirdi. O yüzden ellerinde sepetleri dolgun meyve ağaçlarının altında büyük babalarıyla meyve toplayan çocuklara çok özenir, kendini her seferinde onların yerine koyardı.

O sene, yani hayatının dönüm noktası olan o sene, şehre taşınacaklardı. Şehir, pek de yabancısı sayılmazdı. Ne de olsa babası onu her sene güz sonrası, panayıra götürür, kaplıcalarda tatillerini geçirirlerdi. O günlerin pırıltılı panayır dünyası, çocukların hayal dünyasını alabildiğine kamçılar, onları çok faklı âlemlere götürürdü. O yıl, bahar sonrası çıkacakları yaylayı değil, şehri düşlüyor, onun rüyasını kuruyordu. Kim bilir nerelere yolculuk yapacak, kimlerle ne tanışıklıklar kuracaktı. Bunların hayaliyle içi kıpır kıpırdı.

Bir gün –ki o gün Mayıs’ın 6’sı, Hıdırellez günüydü- zil çalıp sınıfa girince, uzaktan, öte yakadan köye doğru yavaş yavaş ilerleyen beyaz bir otomobil gördü. İçinde tuhaf, adını koyamadığı garip bir hüzün, bir ürpertinin yayıldığını hissetti. Çok geçmeden nöbetçi öğrenci tarafından dışarıya çağrıldı. Eve götürülüyordu. Bir hengâme, büyük bir matemle sarsıldı. Her taraf insan, her taraf matemdi. Babasının ölüm haberini verdiler. Salalar okunuyor, köy kadınları ağıtlar yakıyordu. O günü hiç unutmadı.

Hayatının miladı o gündü. Öncesi ve sonrası. Öncesi hayallerle örülü o güzelim çocukluk yılları, sonrası tarife sığmaz ıstırap ve yokluk yılları. Beş kardeştiler. Kendisi tam ortada, üç numaraydı. En küçükleri bir, kendisi on bir yaşındaydı. Sonra, amcası tarafından okutulmak üzere büyük şehre götürüldü. O zamanların Ankara’sı bir başkaydı. Etrafı gecekondularla çevrili bu şehir, Tanpınar’ın muharip Ankara’sı, onun için Anafartalar Çarşısı, Yürüyen merdivenler, Gençlik Parkı, Ulus meydanı ve Kızılay Güven Parktan ibaretti. Akşamları o küçük gecekondu evinin derme çatma pencerelerinden ışıl ışıl parıldayan Ankara’yı seyrederdi. 

Sonra tekrar taşraya gitti. Gitti, ama Ankara bağlantısı hiç kesilmedi. Çocukluğunun bu ikinci evresi, gençlik yıllarının erken dönemleri gibi son derece netameli yıllar olarak kalmıştı hafızasında. Çoğu detayların silindiği, hatta hiç hatırlanmadığı fulü bir dönem. Aklında kalan hakiki kare, annesinin mukavemeti, azmi, mücadelesi ve ona iştirak eden kendi enerjisiydi. Kardeşleri zaten küçüktüler. Bütün çocuklarını kanatlarının altına alan bu Anadolu kadını, her müşkilin üstesinden gelmeye çalışırdı. Azıkları gayret, katıkları tasarruftu.

Aradan yıllar geçti. Çocuklar büyüdü, her biri bir yerlerde kendi düzenlerini kurdu. Erken yaşta çocuklarıyla baş başa yapayalnız kalan anne artık yaşlı bir kadındı. Bükülmez sanılan beli hala dikti, ama ayakları takatsiz, gözleri fersizdi. İliklerine kadar işleyen geçim derdi, o dehşetli korku her halinden hissedilirdi. O da annesinin o hallerini görür, duygulanırdı. Ve bir gün anne, kendi başına evinde kalamaz oldu.

Anne tek başına evinde kalamazdı. Anne de biliyordu bunu. Evi, kullandığı eşyalar, her şey misafir olmuştu birdenbire. Her şeyin boşaldığını, ellerinden kayıp gittiğini görüyordu şimdi. Geçim derdinin bir şekilde çözüldüğünü zannettiği hayatının bu son demlerinde, onun da ellerinden kayıp gittiği gerçeğiyle yüzleşti. Sadece sahip olduğu eşya değil, kendi üzerindeki tasarruf hakkının da kaybolduğunu hissetti. Gözleri doldu. “Hani evin barkın, yurdun yuvan nerede? Her şey boşmuş!  Hani çocukların, anne diye eteklerine sarılanlar nerede?” Bu sızlanışlar ne kadar devam etti, kendisi de bilmiyordu. O da anneyle beraber o hüzün nehrine daldı. O renge boyandı.

Bir dramdı yaşanan; hayatın anlamı üzerine bir dram. Anne gözleri önünde eriyor, daha ölmeden kendine, evine-barkına ve çocuklarına veda ediyordu. Ölmeden ölü muamelesi yapılmış ya da o anlama gelmişti hayat. O da bir kenarda sessizce annesini izledi. Aslında izlediği annesi de değil, hayat denilen dramın son sahnelerinden biriydi. Kendi ölümünü izler gibi izledi bütün bunları. Diri diri kendi kızlarını toprağa gömmekten ne farkı vardı anneyi o yalnızlığa terk etmenin? Ey yüreğinin çeperinde, kendi taşrasında yaşar gibi yaşayanlar diye seslendi yüreğine. Seslendi ve “yüreğinin kabuğundan” hicret vaktinin geldiğini sezinler gibi oldu. “Zekât eşyanın eşyadan hicretidir” diyen şair gibi o da, asıl hicret “insanın taşrası”ndan hicretidir diye düşündü. Kendine geldiğinde akşam olduğunu, suların karardığını gördü. Gün hayli ilerlemiş, vakit daralmıştı.

Hayata geldiğim yer, bir çocuk için hiç de fena sayılmayacak bir habitat sunuyordu bize. Burası, kadim yolların kavşağındaki bir durak noktasına, Beypazarı’na bir konak mesafede bir yerdi. Daha çok, kendi periferisine nihaî mal sağlayan, o çevreden aldığı birincil malları da, kısmen kendisi, kısmen de tedarikçisi olduğu diğer imalat merkezlerine ulaştıran bu geleneksel şehir; şimdi de eski devirleri çağrıştıran görünümüyle turistlerin ziyaretten kendilerini alamadığı bir butik şehirdir.

Bizim kasaba, Beypazarı’ndan, aradaki Burgaz Geçidi ve Karlık Dağ olarak bilinen dağ kesitiyle ayrılır. Beypazarı’nın hemen kuzeyinde bulunan bu küçük Anadolu kasabası, Kıbrısçık; kuzeydoğudan güneybatıya doğru gittikçe irtifa kaybeden derin akarsu vadileri boyunca birbirinden farklı iki bitki ve insan örüntüsüne sahip bir küçük kasabadır. Buranın kuzeydoğu kısmına Yukarı Divan, güneybatı kısmına da Aşağı Divan denir. Biz, yukarı divandanız, suyun çıktığı dağ etekleri. Güneşin doğduğu yer, bizim tarafta, Alemdar yakasındadır. Oranın arkasında kimsenin bilmediği karanlık ormanlar, bizim için gizemli olan diyarlar bulunurdu. En azından biz çocuklar öyle hissederdik.

Alemdarla bizim köyün arasını kesen derin bir vadi vardır. Suyun başlangıç noktasına Serke denir. Suyun aşağı akımlarında sırayla Tarışman, İniş Dibi, Değirmen Yanı, Ilcı Yanı, Çay Deresi ve nihayet Cuma Deresi vardır. Vadinin her iki yanı derin uçurumlar, enteresan volkanik kaya oluşumlarıyla manzaraya bir başka çeşni katar. Vadi tabanı, çok sınırlı çayırlıklara izin veren dar bir şerittir. Suyun etrafı söğüt ağaçlarıyla doludur. Yamaçlar genellikle meşelik, daha yukarılar iğne yapraklı çam ve köknar ağaçlarıyla kaplıdır.

Çocuk dünyamı süsleyen her şey buralarda geçti. Kışın, babamla hayvanlara yedirmek için ince söğüt çubukları kesmeye giderdik. Bizimle ablam da gelirdi. El değmemiş karlara bata çıka giderdik oraya. Yol sıra giderken, bizi sürükleyen genelde hayallerimiz olurdu. Her çalı dibinden bir yabani hayvan fırlayıverecek gibi gelirdi bize. Karlı makiliklerde kuru kalmış avuç içi kadar her bir çalı dibi, ayrı bir habitat, ayrı bir yuva gibi kendini sunar, gösterirdi bize. Karlarla düz bir satıh haline gelmiş arazi, yer yer kuş, kurt ve tilki izleriyle bozulurdu. Bilirdik ki, bu dağlar boş değildir.

Babam, tuhafiye işleri yaptığı için ihtiyaç duydukça İstanbul’a gider, mal getirirdi. O yüzden, gidip gelişlerinde boş gelmez, bizlere masal kitapları getirir, merakımızı tetiklerdi. O dönemin sembollerle yüklü dünyasına bir de bunlar eklenince, hayal dünyamızın uzamı, bulunduğumuz yerden çok daha uzaklara, Bağdat Sarayına kadar giderdi. Kimler yoktu ki o masallarda? Bütün bir kültüre sirayet eden Anka Kuşu bu masalların merkezindedir. Orada her sene üç elma veren ağacı bekleyen en küçük oğulun üç başlı devi yaralaması ve sonrasında gelişen olaylar anlatılır. Yanlışlıkla ak koç yerine kara koça binen oğulun yer altındaki maceraları ve sevdiği kıza kavuşması hep bu masallarda anlatılırdı. Bin Bir Gece Masallarının unutulmaz kahramanlarından Şehrazat ve Şehriyar’a, “eskiden…” diye başlayan köyün bizden önceki, çok önceki sakinleri karışır; hepsi, hep birlikte, kendi arketipleriyle içinde yaşadığımız zamanı inşa ederdi. “Eskiden” zarfı o kadar muazzam, o kadar renkli bir mahfazaydı ki, orada her şey ve herkes iç içe, yekpare bir bütüne dönüşürdü.

Ben, Tanpınar’ın “yekpare zaman” fikrini, orada, o çocukluk dünyamda yaşadım. Dedemi görmemiş, daha doğrusu, vefatında çok küçük olduğum için hatırlamadığımdan, onu hep “eskiden” zarfı içindeki o büyülü dünya üzerinden tanıdım. O da, tıpkı Bin Bir Gece Masallarının kahramanlarından herhangi biri gibi, o doğal sürekliliğin tabii bir uzamı, parçasıydı. Çocukluk yıllarıma ait bu dünya bütün varlığımı doldurdu. Mekân ve anlatılar arasında hiçbir çelişki yoktu. Ahşap binaların yılların izini taşıyan canlı tanıklığına, coğrafyanın bakir tanıklığı ve bu anlatılar ekleniyor; resim iyiden iyiye tamam oluyor, kendimizi hakiki bir dekorun ortasında buluyorduk.

Babamın ani ölümüyle çocuk yaşta Ankara’ya gidince, orada da aynı doğal habitatın bir başka devamını buldum. Amcamların yanında Meryem Teyzeler ve Hasan Hüseyin Amcalar vardı. O zamanların Ankara’sı hep öyleydi. Her bir mekân bir hemşeri kolonisiydi. Bura da öyleydi. Orada da gidip gelmeler olur, eskiler anlatılır; hayat, eskiyle beraber kendini tanımlar, inşa ederdi. O çocukluk yıllarımın Ankara’sı ve etrafta Çorum, Çankırı, Bala, Erzurum vs. yerlerden gelen farklı kültürlere ait diyalekt ve ağızlara, başkentin hepsini dönüştüren İstanbul Türkçesi eşlik ederdi. Ankara maceram çok uzun sürmedi.

Orada zihnime iz yapan en önemli şeylerden biri, Hıfzıssıhhada çalışan amcamın, her sabah erken saatlerde “Allah’a emanet olun, hakkınızı helal edin” diye evden ayrılması olurdu. Akşam eve koltuğunda gazetesiyle gelirdi. Tercüman Gazetesi okurdu. Pehlivan tefrikalarını hiç kaçırmazdım. Zaten daha köydeyken, babam vasıtasıyla bir aşinalığım vardı o hikâyelere. Koca Yusuf, Filiz Nurullah, Çolak Mümin, Hergeleci İbrahim, Adalı Halil, Kara Ahmet, İdam Edilen Pehlivan: Cezayirli Mustafa Pehlivan. Liste uzayıp giderdi.

O yıllarda Doğan Kardeş Yayınlarıyla da tanıştım. Bir solukta o resimli dergilerin tamamını okudum. Lisede okuyan amcaoğlum Erdoğan İlgen’in okuduğu Aziz Nesin kitaplarından bir kısmı da o vesileyle aradan çıkmıştı. Sonra, zaruretler beni Polatlı’ya sürükledi. Orta Okul ve Lise tahsilim orada geçti. Gerçi yaz tatillerinde Bolu’ya gidip çalışırdım. O bana biraz nefes aldırırdı. Onun dışında, orada yaşadığım yıllar bana göre tamamen kayıp yıllar, bütün renklerin silindiği donuk bir zaman dilimi oldu. En güzel yıllarım, kültürel bir hurdalık halindeki o tuhaf, çarpık mekânlarda geçti. İklim gibi, diğer her şeyin kuruyup donduğu o yılları, benim için renklendiren tek istisna, bir iki gençlik tutkusu, platonik aşk hikâyesinden başka bir şey değildir. Hafızamda o dönemlere ait çok az şey var.

Gençlik yıllarının o dönemlerinde hayatımıza anlam katan ikinci bir hadise, o yılların gençlik hareketleriydi. Biz, sanat okulunda okuyorduk. İlk ilgilerim bir ara sol hareketler oldu. Zaten memleket, hep o çizgiden geliyordu. Beni diğer akranlarımdan farklı kılan şey, kökleri çok eskilerde, baba ve dedelerde olan tarih tutkusuydu. Tarih beni köklere çekiyor, onlarla ilişkilendiriyordu. Diğer bir tarafım ise, toplumsal olaylara duyduğum ilgiydi. O da beni sol hareketlere çekiyordu. Mizaç olarak hâlâ da aynı noktada, eşitlikçi ve demokrat bir çizgide olduğum için oraya ilgi duyuyordum. Türk Solunun kendi tarih ve kültürünü ötekileştiren yanlış tutumu, zamanla beni tam karşı bir eksene, milliyetçi çizgiye çekti. O yılları dolduran, anlamlandıran bir damar da buydu, sosyal olaylara duyduğum ilgi.

O ilk gençlik yıllarım bu şekilde geçti.

O ilk gençlik yıllarına ait o dönemler muhataralı yıllardı. Fakat bütün o çalkantı ve gerilimlerine rağmen, içinde umut taşıyan nüveler vardı. İdeallerin hiçbiri kirlenmemiş, tüketilmemişti. Henüz iktidar ve servetle imtihan edilmemişti hiç kimse. O yıllar ve devamına ilişkin tek hayal kırıklığı, Mustafa Kutlu’nun “Ya Tahammül Ya sefer” kitabında dile getirilen kesitlerdir. Dava delisi Kerim, Murat ve Asım Hoca; aynı kaynaktan gelen nesiller arasındadır. Bunlardan ikisi davayı taşıyan, diğeri tüketen tarafta yer almıştır. İkincisi, davayı kirleten; daha doğrusu murdar eden adamdır! Fakat hikâyede bir çıkış göstermekten çok, bir durum tespiti yapılmıştır sadece. Ahlâklı davranan ilk ikisi hayatın dışında ve tükenmişlik hissi içinde bir melankolik olurken, hayatın içindeki ikincisi ise, içi boşaltılmış bir rakam, bir istatistik değerinin nesnesi haline gelmiştir.

Görülüyor ki, her iki tarafta da bütün nesillerin varlıkla kurduğu ilişki, arınık bir bakış açısı üzerinden kurulmuş, hayalî bir sarsıntı, bir tür yanılsama haliydi. Nesillerin karşı karşıya kaldığı yanılsama; dünya ile ilişkiyi, gerçekte var olmayan, ama varmış da sanki bilerek göz ardı ediliyormuş gibi yapılan, “yitik bir değer” üzerinden kurma tarzı hayali bir girişimdi. Romantik, biraz da dogmatik bir deneyimdi bu. Muhakkak ki, bu gençlerin çoğu ahlaken lekesiz ve idealistti. Hatta bazıları bir aziz, bir evliya kadar temizdi.

Dur bakalım hoca, yine coştun; başladın anlatmaya. O yitik nesli masaya yatıracak yer mi burası. Onlar hata ve sevaplarıyla bir nesildi, geldi geçti. Kendini amfide zannettin herhalde. Şunun şurasında ders vermiyorsun, anlatacağın kendi hikâyen. Sen ona gel. Yine içindeki o meslek hastalığı, o hocalık damarı kabardı. Oysa sen kendini, kırık dökük yanlarıyla geçmişini aramıyor musun? Evet, onu arıyorsun. Öyleyse gevşet dizginleri, sür atını.

Her neyse, size Süleyman Abimden de bahsedeyim. Süleyman Nuri Özer, büyük dayımın oğludur. Alabildiğine hareketli, insan canlısı, yürekli, duygusal, içli, dürüst, mert, diğerkâm, yardımsever, atak, cesur ve açık sözlü biriydi kendisi. Yerin üstünde 2 gün fare gibi yaşamaktansa, 1 gün aslan gibi yaşamak yeğdir derdi. Öyle de oldu zaten. Arslan gibi yaşadı, arslan gibi öldü. 12 Temmuz 1980’de Küçükyalı’da güpegündüz sokak ortasında vuruldu. Failler hiçbir zaman bulunamadı. Kendisi Göztepe Kampusu Atatürk Eğitim Enstitüsü Müdür yardımcısıydı. Onun da çocukluğu elinde orak, ekin ve ot biçmekle geçmiş, çilenin her çeşidini tatmıştı. Otuz beş yaşında hayata veda etti. O da memleket yolunda kurban edilen değerlerden sadece birisiydi. Kendisi, sosyalistti; devrimciydi. Öyle tanımlıyordu kendisini. Aynı aileden İki farklı damar, iki farklı çizgi! Biri, benim gibi milliyetçi gelenekte, diğeri, sosyalist bir gelenekte yürüyen iki ayrı adam.

Burada sırası gelmişken onunla ilgili bir anıyı da aktarmak isterim. Annemden dinlemiştim. Annemin düğünü olmuş. Düğün sonrası elinde bir miktar el öpme parası var. Süleyman abim de sekiz on yaşlarında küçük bir çocuk. Zaten aynı evde büyümüşler. Aralarında fazla da yaş farkı yok. Tabii, paraları görmüş, tamah etmiş onlara. Sonra da çalmış ve evin hemen yanındaki çakıla gömmüş. Sonra, sonrası uzun hikâye, ama yıllar sonra anneme, “Yahu hala, gözüm hala o çakılda…” diye anlatırmış. Zavallı bulamamış o paraları bir daha. Yokluğun taştan bile katı olduğu yılların insan manzaraları işte böyleydi. Evden didilmiş yünleri çalıp çerçiden sarma almak da bana düşmüştü.

Bir şehirde yaşamakla o şehri yaşamak farklı şeylerdir. Bizimkisi de öyle; ben köyümü yaşadım, hem de doya doya. Benim çocukluk yıllarım hâlâ kendimi aradığım ve çoğu kez de insan yanımla temasa geçtiğim yıllar olarak kaldı içimde. Şimdi düşünün bir kere. Köyün ortasında, Öz’ün yanına doğru gidiyorsunuz. Gözleriniz Öte Yaka ve Yazıca tarafında. Uzaklardan bölük bölük sürüler geliyor. Bilirsiniz ki, Haymana’ya kışlamaya giden çobanlar dönüyor. Zaten bahar sökün etmiş, her taraf yeşile çalmıştır. Dağ-bayır, her taraf lerzeye gelmiş, bir kıyamettir gidiyor. Dalgalar halinde gelen koyun-kuzu mengir mengir meleşiyor ki, değme gitsin.

Vakit, vakt-i bahardır, vakt-i hazan değil. Ve vakit, “herkesin ununu elediği, kilini dövdüğü, tuzunu çektiği, bulgurunu kaynattığı” yaz ucu, güz mevsimi hiç değildir. Çiftler sürülmüş, ekinler gövermeye başlamıştır. Ala kışta ilk sökün eden çiğdemlerdir. Çocuklar için çiğdem toplamaya gitmek, çok mühim iştir ve mutlaka yapılmalıdır. Büyükler korkutur çocukları. “Aman ha! Fazla uzağa gitmeyin, yoksa kurt kapar!” Kim dinler ki onları. Dinlemezdik zaten. Beni arayanlar ya bir diş başı, ya bir ağaç dalı ya da kanlı büvette bulurlardı.

Çiğdem toplamak da o kadar önemliydi işte. Bir tür mesafeleri fetih; korkuları, fetih; gücümüzü ve kapasitemizi fetih demekti bizim için. Daha uzağa giderek cesaretimizi test ederdik. Türk dehası, o çiçeğe ayrı bir değer verirken hiç de haksız değildir. “Çiğdem der ki ben elâyım/Yiğit başına belâyım/Hepsinden ben âlâyım/Benden âlâ çiçek var mı/Al baharlı mavi dağlar/Yârim gurbet elde ağlar/ Nevruz der ki ben nazlıyım/Sarp kayalarda gizliyim/Mavi donlu gök gözlüyüm/Benden âlâ çiçek var mı/Al baharlı mavi dağlar/Yârim gurbet elde ağlar”

Gurbetten sılaya döner gibi geri gelen çiğdem ve nevruz neyse, çobanlar da öyleydi. Onlar da sılaya döner, sevdiklerine kavuşurlardı. Benim çocuk dünyam, bunların tamamını birlikte yaşadı. Her tarafta sökün eden bahar, kış gecelerinin o bitip tükenmek bilmeyen gizemli masalları, eskilere ilişkin hikâyeler; bunların hepsi o güzelim evlerde, mahalle aralarında yaşandı. Öyle bir içsel deneyimdi ki bu, bütün Oğuz nesillerinin Uzak Asya’dan, tâ buraya kadar olan o asırlık koşusu; bu deneyimlerle somut bir kimliğe bürünüyor, hepimizi o büyük geleneğe bağlıyordu.

Bütün bunların sonunda tekrar tabiata, dağa-taşa koşar, etrafa dağılırdık. Aslında hep beraberdik onunla. Evimiz, barkımız bile o uzamın doğal bir uzantısı, devamıydı zaten. Ondan hiç kopmadan yaşanırdı hayat. O bahar mevsimlerinde, suyun dallara yürüdüğü, bütün tabiatın uyandığı o ürperme anlarında, söğüt dallarından düdükler yapar, birbirimizle yarışırdık. Düdükler söğüt dallarından “şıklatılarak” yapılırdı. Onun da bir demi-devranı vardır. Öyle rastgele ve her zaman yapılmazdı o iş. Sadece dallara su yürüdüğü zaman yapılır. Sular kabarmış, dereler coşmuştur. Her tarafta ibik guguk kuşları, bütün tabiat esrara bürünmüş, her şey büyülenmiştir.

Hava bile yağmurlarla yıkanmış, pırıl pırıldır. Çocukluk yıllarının o ilkbahar günlerini hiç unutmadım. Bir yanda okul, diğer yanda köyler arası okul gezileri, oralarda kurulan arkadaşlıklar. Mesela Karacaören köy okuluyla birlikte Kapan’da yapılan ortak kır gezisi; bu hiç aklımdan çıkmaz. Baharın en neşeli günlerinden biriydi o gün. Bunların tamamı; hayatın aksesuarı, çeşnisiydi. Alemdar’a da bir gezi yapmıştık ama asıl aklımda kalan Karacaören gezisiydi. Bu biraz da bu ikincilerin tabiatından ileri geliyordu. Gerçekten de Karacaörenliler, diğerlerine göre çok daha neşeli, canlı kanlı insanlardı. Bu gezilerde erkekler kardaşlık, kızlar da adaş tutardı. Herkesin her köyde ya adaşı, ya da kardaşlığı bulunurdu. Ben daha sonra bu âdetin çok eski bir Türk-Moğol geleneği olduğunu öğrendim. Nökerlik, yoldaşlık ve kafadarlık gibi hâlâ Anadolu’nun birçok yerinde ve Eski Türk Topluluklarında devam eden bu alışkanlık, bizim oralarda da çok yaygındı.

Baharın girişi bettam ateşi demekti aynı zamanda. Bu, tam olarak yirmi bir Mart’a rasgelirdi. Aşağı mahalle Ayaz Tepesi, yukarı mahalle Gevenli’nin Doruğu ya da Tepecik’te yakardı ateşi. Ateş şimdi olduğu gibi gündüz yakılmaz, gece yakılırdı ve oldukça havaleli bir yığın ateşe verilirdi. Ben bunun Nevruz Ateşi olduğunu çok daha sonra öğrendim. Meğerse biz bilmeden bu en eski Türk âdetini devam ettiriyormuşuz. Diğer köyler de bu ateşi yakardı. Burada amaç en kuvvetli, en harlı ateşi yakabilmekti. Bu da bir güç, kuvvet ve kapasite meselesiydi. Bunu da biz çocuklar yapar, büyükler karışmazdı o işlere. O gecenin akşamında da annelerimiz soğan kabuğu ve türlü renkler katarak yumurtaları kaynatır, okula o şekilde giderdik.

Bahar köyde böyledir böyle olmasına da, iş orada kalmaz. Onun süreği yaylaya uzanırdı. Yaylanın baharı, gecikmiş bir bahardı. Yaylaya ilk önce çobanlar çıkardı. Sonra sıra köy ahalisine gelir, onlar da topluca, aynı gün yaylaya çıkarlardı. Köyden yaylaya, göç çok ciddi bir işti ve herkes çıkamazdı. Ancak hali vakti yerinde olanlar yaylaya çıkardı. Benim neslim ve öncekilerin tamamında bu göçler derin izler bırakmıştır. Her bir aşamasında sanki yolları değil de, kendi içindeki gizemleri açığa çıkarır gibi bir koşu, bir yarıştı bu. Büyükler ve bilhassa kadınlar, göç zamanı en gösterişli giysilerini giyer, her taraf bir al-yeşil tufanına boğulurdu. Renklerin en canlısı, en gösterişlisi tercih edilirdi. Başlarında tepelikler, bellerinde kuşaklarla arzı endam eden bu kafile, hayvan sırtındaki heybeler ve dokuma çuvallarla yola koyulurdu. Eskiden bu göçler hep yürüyerek yapılırmış. Bizim zamanımızda hem kamyonlarla hem de yürüyerek yapılırdı.

Her köyün göçü bir diğerinden farklı zamanlarda olurdu. Benim çocukluk yıllarımda Yazıcalıların göç kafileleri perakende olarak bizim köyden geçerdi. Yolda kendilerini seyreden çocuklara varlıklı aileler heybelerin içinden kürüller atar, cömertliklerini gösterirlerdi. Bu biraz da bizim verene bey, vurana yiğit derler sözünün de bir devamı gibiydi. Benzer şeyleri biz Dede Korkut gibi en eski metinlerimizde de görürüz. Orada da dağ gibi et yığdım, deniz gibi kımız sağdım tabirleri, beyliğin vermekle olduğunu gösteren adetlerdir. Bu bizim oralarda da aynen devam etmiştir. Hakiki kültür böyledir, kendini devam ettirir. Bizim için de tam bir heyecan fırtınası, atılan kürülü herkesten önce kapma ve kendini gösterme fırsatıydı bunlar. Eski kültürümüz de böyledir. Çocuklara ad verme bile hemen değil, çocuğun belli bir hüner göstermesinden sonra yapılırdı. Gerçi bizde ad çocuk doğunca verilir, sonra göbek kesilirdi. O da ayrı bir hikâye. Elinde göbek parçasıyla caminin etrafında çocuk koşturulurdu. Bu adetleri bugün gibi hatırlarım. Böylece çocuk camili olsun, camiyle hemhal olsun istenirdi. Memleket bu, kültür buydu.

Elias Canetti, Kurtarılmış Dil adlı yapıtında, “Hiç kimsenin ardında bir şey bulunduğunu aklına getirmediği bir kapı ansızın ardına dek açılıverir ve insan kendini her şeyin yeni bir ad taşıdığı, uzaklara, daha uzaklara, ta sonsuza kadar uzanan bir manzaranın ortasında, o manzaranın ışığı altında buluverir” derken, varlığın Heideggervari bir tasvirini yapar. Oysa hayat hiçbir zaman bütün öykülerini yitirmiş, bütün kapılarını kapatmış bir oyun değildir. Buna rağmen bazıları erken büyüyor. Ne ki, her şeyi bilmek ve her şeyin serhaddine vardığını sanmaktır asıl yanılgı.

Mesela ben, ben, hiç büyüyemedim. Hiç bir şeyin serhaddine varamadım. Hep bir taraflarım eksik, bir taraflarım çocuk kaldı, çocuk özlemlerimi aradı. Çocukken de öyleydim. Hep bir tepenin arkası, onun da arkası, arkanın da arkası diyebileceğim bir doyumsuzluğum vardı. Her bir çalı dibinin, her bir kayabaşının kendine özgü bir hikâyesi vardı benim için. Ben hep bunu aradım: Daha doğrusu aradığım kendimdi. Kendi içimdeki iniş yokuşları yokladım, onları yakalamaya çalıştım. Zaten tabiat da bütün bunların yansıması değil miydi? Köy de onun ilk örneği, çocukluk numunesiydi. Hep de öyle kaldı. Orada yaşamakla orayı yaşamanın farkını bilmeyenler anlayamazdı bunu.

O yılların izleri, bir kök halinde hâlâ içimde yaşıyor. Bir gün, sanırım damdaki hayvanlardan biri eve gelmemiş, sığır aramaya gidiyoruz. Babam ve ben! Hava kararmış, herkes evine çekilmiş. Henüz alaca karanlık ve biz Kuz Ören tarafına gidiyoruz. O zamanlar, oraya açılan şose henüz yok. Hayvanların yaptığı izleri takip ederek gidiyoruz. Yol o. O yüzden biz de o yola, kendimizi en ilkel itkilerin inşa ettiği o yola bırakıyoruz. Aklın değil, insiyakların inşa ettiği bir yol bu. Doğal yol. İkimiz de hayvanın sırtındayız. At zorlanıyor. Babam semerde, ben arkadayım. Yukarıda Kurt Kayası bize bakıyor.

Hayvan yukarı doğru tırmanmak için arka ayaklarından destek alırken, geriye doğru akan çakıl taşları, gecenin sessizliğini yırtıyor, hafif bir uğultu duyuluyor. Aşağılara doğru akıp giden çakıl taşları sarp yamaçta eriyip giderken, biz karanlıkta başka bir meçhule gidiyoruz. Arada esen rüzgâr dallarda hafif hışırtılar yapıyor. Bütün bunlara çok uzaklardan gelen boğuk kuş sesleri eşlik ediyor. Gök Kubbenin altından babam ve ben, tek güvencemiz olan hayvanın sırtında ilerliyoruz. Ben bir elimle semerin arkasından, bir elimle de babamın belinden tutunuyor, attan düşmemeye çalışıyorum. İnsan böyledir. Bir anda yeni itildiği ortama uyum sağlar; orasını, yuvası bellemeye başlar. Yeter ki bir şeylere tutunabilsin. İşte ben de, babama ve atın terkisinde semere tutunmuş, kendime yeni bir habitat, yaşam alanı yaratmıştım. O gün ne oldu, eve ne zaman döndük, hiç birini hatırlamıyorum. Aklımda kalan tek şey, o karanlıkta babamla beraber ormanın derinliklerine dalmamız oldu.

Korkuyor muyduk? Belli ki hem babam, hem de ben korkuyorduk. Çok sonra anlıyordum ki, babam bana, çocuk yaştaki bana, ben de babama dayanıyor, yaşama böyle tutunuyorduk. O bana yolda bir şeyler anlatıyor, böylece hem sessizliği bozuyor, hem de beni eğliyordu. Hayvan; o da, kendi yolunda yürüyerek gücünün bütün sınırlarını zorluyor, mesafeleri tüketiyordu. O gece hiç tükenmeyecek gibi geldi. Oysa bizim için bunlar hayatın rutiniydi. Çocuk demek aynı zamanda güç demekti, nüfuz demekti. Hele erkek çocuk her şeydi. Evin direği, ocağın tütmesiydi. Ben henüz kendime böyle bir anlam yüklendiğinden habersizdim. Düşler kuruyor ve en eski masalların ritmine bırakıyordum kendimi.

Aradan yıllar geçti. Beş kardeştik. Babam ölmüştü. Oysa o gün, o dağ başında babamın yanında ne kadar da güvendeydim. O her şeyi bilir, her şeyin bir yolunu bulurdu. Öyle olmasaydı baba olabilir miydi? Öyleydi zaten. İnsanın en temel duygularından biri de güvenlik duygusuydu. Bunun tabiattaki en somut hali de babaydı. Emniyet, ete kemiğe bürünmüş baba olarak görünmüştü. Baba sığınak; baba evin çatısıydı. Ben de atın terkisinde, o karanlık gecede babama sığınmış, ona tutunmuş ilerliyordum. Nereden bilebilirdim onun da bana tutunduğunu, benden destek aldığını. Bunu çok sonra anlayacaktım. O gün, o gece atın terkisinde bulduğum o güven duygusunu ömür boyu aradım. Baba, dağ gibi bir dayanaktı. O çöktü ve her şey çöktü.

Aradığımız şey hep o çatıydı. O sıcak yuvayı kaybetmiş, ortalıkta kalakalmıştık. O sırça saray yıkıldıktan sonra hep onu aradım. Meğer sırça sarayın sırrı oymuş, onun şahsında bütün o eski dünya yıkılmıştı. Daha sonra göç ettiğimiz yerde bir türlü bulamadığım şey, o gizemli çerçevenin kırılması; her şeyin tuz-buz olmasıydı. Babam bütün o dünyanın sembolü olmuştu. Onun için çok değerliydi. Nihayet o boşluğu zamanla annem doldurdu. Oysa her insan, dünyadaki her şey ve herkesten daha fazladır. Her hangi bir aileden de çok daha fazla bir şey! Fakat böyle bile olsa, köksüz hiçbir şey yaşamaz, yaşayamaz. O, herkesten farklı, “uniqe” olan ben de, köklerle bir şeydim. Yahya Kemal boşuna; “Derler: insanda derin bir yaradır köksüzlük/Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük” dememiş miydi?

Yahu Hoca! Bir Kuz Ören’e gittin, oradan nerelere vardın. Bir senin mi Kuz Ören’in var? Bir sende mi köy? Bir bak etrafına, ıstırabını içine gömmüş kimler var? Neler yaşanmış, neler hissetmişlerdir kim bilir? Ve unutma! Herkesin kendine göre bir cenneti, bir de mihneti vardır. Allah dağına göre kar verir. Ne ki, sana ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık kadar feraha erersin! Ve hiçbir şey sabit ve süresiz değildir. Her şey, ufuk gibidir, hududuna erilmez; ele avuca sığmaz. Bir türlü teslim olmaz, teslim etmez kendini. İnsan nasıl karanlık bir gecede bir atın terkisinde kendine bir yuva kurabiliyorsa, azgın bir denizde bir tahta parçası üzerinde de bir necat kapısı bulabilir. Taşa can veren Allah, ölüden diriyi halkeder. Hayat orada da yeniden yeşerir, meyveye durur.

Doğrudur. Hepsi doğrudur, ilmik henüz atılmamış, kapılar henüz mühürlenmemiştir.

O kara gecede, Kurt Kayasının dibinde yalnız değildin. Baban vardı. Sonra, sonra içindeki parçalar ufalandı. Dağıldın ya da öyle sandın. Bir ömür o parçaları topladın! Toplayabildin mi sanıyorsun? Süreç bitti mi? Bir bütün olarak o geceyi düşün! O görüntü, insanın varlık karşısındaki yalnızlığı idi. Yalnızlık ve sığınma duygusu! Ernest Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” romanında yarattığı tipleme de öyle değil miydi? Başka bir Nobel ödüllü yazar William Faulkner bu kitap için, “Hemingway, bu kitapta ilk kez Tanrıyı keşfetti” deme gereği duyar. Ben de, o gece karanlığında, Kurt Kayasının dibinde, çam ağaçlarının bütün ufku kaplayan o ürkütücü manzarası ve sonrasında, o zaman olmasa bile çok sonra, insanın en temel ihtiyacı olan Tanrı’nın azametini hissettiğimi anlıyorum.

Hoca, beni de etkiledin. Evet öyledir. Sen zannediyor musun ki, o gece olanlar birer rastlantıydı? O kara gece sembol, baban semboldü. Üzerine bindiğiniz at da semboldü. Hepsi birer sembol, hepsi apaçık işaretlerdi. O kara gecede yaşadığın her şey şu hayat denilen sınavdı. Güvendiğin, sırtını dayadığın ve aslında onun da sana güvendiği baba rolü, seni, varlığın Asıl Sahibine, Allah’a götüren bir simge, bir işaretti. Bindiğin at ve onun çabası, o da; gayret atı ve sebeplerdi.

Evet, hüner, ibret almakmış, bunu düşündü ve şükretti.

O sene yaylaya çıkamadılar. Yayla Vakti köy hep ıssız olur. Yine öyleydi. Çeşmeden akan su bile isteksiz, tereddütlüydü. Çeşme dedikse, evlerinin hemen önünde, yolun kenarındaki köy çeşmesiydi bu. YSE’nin yaptırdığı standart çeşmelerden biri.

O çeşmeyle ilgili bir yığın hatırası var. Bir gün daha küçük, küçücük bir çocuk, bir bebekken, ablasının sırtına sıkı sıkıya sarılı olarak sokağa yollamışlar onu. Demek ki abla henüz beş veya altı, kendisi de bir, bir buçuk yaşlarında. Nihayet, sokağa yollanan çocuklar eve gelmek üzere caminin alt tarafında görünmüşler. Abla sırtındaki çocuğun ağırlığıyla ezilmiş,  bir an önce eve ulaşmak istemektedir. Karda bata çıka yürür gibi ilerlemektedirler çeşmeye doğru. Fakat bir türlü çıkamazlar çeşmenin karaltısından. Annenin gözleri köşede göründüklerinden beri üzerlerinde, tetiktedir. Hemen kendini dışarı atar. Çeşmenin yanına varınca bir de ne görsün! Çocuklar olukta bir batıp bir çıkmakta, neredeyse boğulmak üzeredirler. Meğerse ablası susayan kardeşini sulamak isterken, tıpkı yetişkinler gibi omuzunun üzerinden su içirmeye çalışmış ve her ne olmuşsa o esnada olmuş, ikisi de çeşmenin oluğuna düşmüşlerdir.

Bizim ev işte bu çeşme ve caminin yanında, ana yolun kenarındaydı. Ön yüzü güneye, arka yüzü kuzeye bakar. Üstünde kurtağzı bir kuşkondusu vardır. Evin arkası -ki burası tıpkı yan tarafları gibi düzenle kesilmiş çiftlerle çevriliydi- Yayla Yoluna bakardı. Bahçenin üst kısmında –burası evin kuzeybatı kısmıdır- yola çıkan tali bir kapı vardı. Kapıdan çıkınca Yayla Yoluna çıkılır, oradan da samanlık ve harmana geçilirdi. Kış günleri oradan sırtında saman sepetleriyle ahıra gelen küçük ablamın silueti hâlâ gözlerimin önündedir. O yolla bahçe arasında uçları sivri tahta çitler olduğu için, arkası, yol tarafı gözükmezdi. Yayla vakti, o ıssızlık zamanlarında, arkadan gelen her çıtırtı, hele hele yüklü bir hayvansa bu, ayrı bir gizeme bürünür, bizi farklı bir âleme götürürdü.

O günlerde de öyle oluyordu. Arkadan gelen her bir sese, o da takılıyor, o sesle birlikte en uzaklara, en eski ataların hatıralarına gidiyordu. O sessizlikte böylece yepyeni bir dünya kurmuş, o dünyanın sakinleri arasına katılmıştı. Kimler yoktu ki orada! Bütün Atalar Meclisi toplanmıştı. Orada onlarla söyleşiyor, her bir kareye yepyeni renkler ilave ediyordu.

Ara sıra gidip geldiği, ziyaret ettiği bu dünya; uçsuz bucaksız açık denizde sığındığı bir ada, vaha gibiydi. İhtiyaç duyduğu gıdayı hava zerrelerinden toplayan bir çöl bitkisine dönmüştü. O kadar yalnız, ama bir o kadar da varlığını sürdüren, soylu bir geleceğin umudunu taşıyan köklü bir sürgün olarak hayata tutunuyordu. Fakat hayat kendi ritminde, bütün zamanı hareketsiz tek bir renge, yokluğun rengine boyayan siyah beyaz bir ritimle devam ediyor, kendi hükmünü icra ediyordu.

Evin arkasındaki Yayla Yolu, onu sadece bulunduğu zamana değil, bütün bir geçmişe, bilinmeyen her şeye bağlıyordu. Oranın ötesi Ören Deresi, Başalan, Kavşannacı, Çanlı, Sulu Ceviz, Dik Yol, Bakacak… ve nihayet gizemine bir türlü eremediği ufuklar ve ötesi, ötenin de ötesindeki diyarları simgeliyordu. Oralar aşılırsa, kim bilir, beki de kimsenin daha önce ayak basmadığı yerlere ulaşılabilir, oraların sakinleriyle hasbihal edilebilirdi. Belki de oralarda her şeye aşina insanlar, dostlar bulabilirdi. Bunları ve daha başka nice şeyi düşünüyor, kendi kendini teselli ediyordu. 

O ıssız yaz günlerinde, kaynayan güneş ve akşam serinliklerinden başka hiçbir şey kalmamıştı aklında. Harman yeri, bütün düğümün çözüldüğü nihai toplanma yeriydi. Başak yüklü buğday tutamları denk denk hayvanlara yüklenerek buraya getirilir, yığın yapılırdı. İlk yığın ekinin biçildiği tarlada yapılırdı zaten. Biz çocuklar hayvanla sapa dönerdik. O da bir eğlence sayılırdı. Sonra, Harman yerindeki saplar düvenle sürülür, akabinde tınaz savrularak “dene” (tahıl) samandan ayrılırdı. Fakat o sene bunların her biri bütün renklerden soyularak, bin bir mihnet ve sıkıntıyla çırılçıplak yapıldı.

Bundan bir yıl evvel, yine bir yaz günü ablasıyla harmandaydılar. Anneleri küçük kardeşleriyle yaylada, bu ikisi babalarına yardım etmek üzere köydeydiler. Güneş, tam tepelerinde, her şey kaynıyor; toprak bile alev alev yanıyordu. Papatyalar kurumuş, çiçekleri toz olmuştu. Terleyen çocuklar, akan teri temizlemek için yüzlerini siliyor, tabii bu arada elle temas eden çiçek tozları yüze bulaşıyordu. Bir anda yüzünün yandığını hissetti. Sanki yüzü alev almış, tutuşmuştu. Doğruca abla kardeş koşarak çeşmeye koştular. Yanan alevi söndürmek, kurtulmak istiyordu. O gün öğrenmişti, kuru papatya çiçek tozlarının yüzü yaktığını, alerji yaptığını.

Eskiden olsa, akşam saat dokuzda radyoda yayınlanan arkası yarın dinleyen iki ablasının heyecanına ortak olur veya başka meşgalelere dalardı. Şimdi öyle değildi. Köyde tek başlarına kalmışlar da, yapayalnız bir kenara itilmiş gibiydiler. Zaten ablası da gelin olmuş, evden çıkmıştı. O rengârenk ortam boşalmış, her yer ıssızlaşmıştı. O yılların Anadolu’su da tıpkı evleri gibiydi; ıssız, yeknesak bir Anadolu! Yokluk ve çaresizliğin kanıksandığı, içselleştirildiği bir dünya idi bu dünya! Bir de bunun üstüne ölüm binmişti.

Aklında kalan en acımasız hatıra, Tepe Yakasında, o çölün ortasında annesiyle beraber geçirdiği bitmek tükenmek bilmeyen saatler, günlerdi. Ekin biçiyorlardı orada. Koskoca tarlada ana oğul iki kişi. İki tane de koyunları vardı. Annesi her seferinde, “oğlum” diyor, “Hele bir bak şu koyunlara, yerlerinde duruyorlar mı?”. O da her seferinde “Evet, anne yerlerindeler” diyordu. Annesi daha fazla dayanamadı. “Hadi oğlum” dedi, “Getir şu koyunları”. Bir de ne görsünler! Koyunlar yerlerinde değildi. Kaybolmuştu hayvanlar ve bir daha asla bulamadılar.

Aranmadık hiçbir yer bırakılmadı. Sanki yer yarılmış da yerin dibine girmişlerdi. Hiç bir ize rastlanmadı. Aranmadık ne yayla yolları, ne de sair köy bayırları kaldı. Kundaktaki bebek, babasını hiç hatırlamayacak o çocuk süt bekliyor, anne çaresizce derdine deva arıyordu. O yılın yazı, kendisi için köyde son yaz oldu. Bir daha o ortamı asla yaşamadı. Her zerresine bir marka gibi işlenen o memleket toprağı, bu sefer de ilaç yerine bile olsa, bulunmaz, ulaşılmaz bir yer olmuştu.

Ramazan bereketinin ayrı bir yeri vardı hayatımızda. Bilhassa İftar ve sahur vakitleri çok özeldi. Babam sahurda, “Kim uyur, kim uyanık?” diye seslenir, içimizden ilk uyanan, “Ben cüce ağa uyanık” diye ayağa kalkar, sofraya otururdu. Çoğu kez bu soru sorulduğunda hepimiz zaten uyanık da olurduk. Mesele de bizi uyandırmak değil, uyanık olanı sofraya çağırmak, işi eğlenceli hale getirmekti. Bazen de nazlanır, uyanıkken uyur gibi yapardık. Güzel günlerdi o günler. Babam mutlaka dışarı çıkacakmış gibi, harici giysileriyle sofraya otururdu. Sahurda da öyleydi. Biz onu hiç pijamayla görmedik.

Gecenin o vaktinde sofrada ne yenildiğini mutlaka merak eder, biz de kalkmak isterdik. Sahur sofrası mutlaka özeldi, öyle düşünürdük. O saatte oruca kalkmak da ayrıcalıktı. Kalkan da kalkmayana ballandıra ballandıra anlatırdı o sofrayı. O sahur vakti, imsak ve sonrasında tekrar uykuya dalmak, bunların her biri; bizi, “kâlû belâ”’dan bu yana devam eden o büyük zincirin halkalarına bağlar, hepimizi o büyük “gelenek”le buluştururdu. Bu rüya, “çocukluk yıllarında gördüğümüz bu Müslüman rüyasıdır ki, bizi bir millet halinde tuttu”, tâ Hicaz’daki, Taşkent ve Kazan’daki kardeşlerimizle birleştirdi.

O saatte, gecenin sabaha yaklaştığı o vakitte, vaktin sahibini, O’nun verdiklerini düşünür müydük? O kadarını bilemiyorum, ama O’nu hissederdik. Bir bütün halinde bütün varlığı kuşatan o kudreti hissederdik. O çerçevedir ki, hepimizi Türk ve Müslüman yaptı, geleneğe bağladı. Şöyle niyet ederdik: “Ekmek yedim arıca/Su içtim duruca/Niyet ettim Allah rızası için/Bugünkü oruca”. Duamız buydu. Yatarken de “Yattım Allah kaldır beni/Nur içine daldır beni” diyerek uykuya dalardık. Bu duaları annem öğretirdi. Ona da annesi öğretmiş. Yahya Kemal, “bu günkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitâbullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar” diye yazarken, çok uzaklardaki bir dünyayı değil, hepimizin yaşadığı o dünyayı resmetmişti.

Evde başköşede Kur’an-ı Kerim vardı. Babamı bazı vakitler pencere kenarında Kur’an-ı Kerim okurken görürdüm. İlk iki sayfasının tezhiple süslendiği Kitâbullah, oradaki her bir desen ve renk; babamın kendine göre ahenkle o kitabı okuması; bütün bunlar, benim çocuk dünyam üzerinde derin izler bıraktı. O kadar ki, çocukluğumun geçtiği o doğal habitat, yaşam alanı; nasıl benim tabii bir parçam olduysa, o kültürel habitat da benim doğal bir süreğim, parçam oldu. O ilk izlenimlerin bıraktığı etkiyi yıllarca üzerimden atamadım. Hâlâ da o etki, adını bir türlü koyamadığım o etki, bir örtü, bir şal gibi bütün benliğimi sarıp sarmalar, ısıtır.

O çocukluk yıllarının sahur vakti ne kadar güzelse, iftar saati de o kadar güzeldi. Sofraların olmazsa olmazı armut kakı, erik ve alıç kurusu hoşafıydı. Çok severdik onu. İftar saatine doğru sokaklar tenhalaşır, herkes evine çekilirdi. Güneş ardında kızılımsı, erguvanî bir renk bırakarak çekilmiş, bütün bir ufuk sessizliğe bürünmüştür. Sanki bütün mahlûkat iftarı beklemekte, herkes ilahi bir emre hazırlanmaktadır. Her tarafta bir telaş, bir heyecan vardır. Ara sıra yoldan geçen tek tük sesler duyulur.

Bizim ev yol kenarı, cami ve çeşmenin tam yanında olduğu için, günün hareketi kadar sessizliği de oradan izlenebilirdi. O iftar saatlerinde, hele bir de oruçsak, sofra başında iftar beklemenin ayrı bir lezzeti olurdu. Ankara ezanı okunup da, bizim ezan vakti beklenirken vakit bir türlü geçmek bilmezdi. Bizim ezanla Ankara ezanı arasında tam tamına beş dakika vardı. Radyoda Ankara için iftar saati ve ezan okunurdu.

Sonrasında Faruk Ermemiş’in hazırladığı iftar duası okunurdu. “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, sana inandım, sana güvendim, senin rızkınla orucumu açtım. Hamdolsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete. Ey bağışlaması bol Rabbim! Beni, ailemi, milletimi, devletini ve inananları koru. Rahmetini, yardımını esirgeme üzerimizden. Bizlere yaşama sevinci ver. Her türlü güçlüğü karşı dayanma gücü ver. Senin her şeye gücün yeter. Âmin!”

Dua devam ederken, içimizi büyük bir huzur kaplardı. O iftar sofrasında her şey, gökten inmiş gibi taze ve yeni görünürdü bize. Ekmek taze, su taze velhasıl her şey yeni ve taze gelirdi bize. Oruç eşyayı yenilemiş, vakti yenilemiş, nimetleri yenilemiş, her şeyi kir ve pasından arındırmış, tazelemiştir. Hiçbir şey eski kalmamıştır hayatımızda. Her şey yenilenmiş ter-ü tazedir. Her şey turfanda, her şey bereketlidir. Tabii, bu arada bir zeytin tanesinin değeri artmış, gözümüzde büyümüştür. Büyümüştür ama bir yandan da hocayı gözetlemektedir herkes. Hepimizin gözü minarededir. Beklenen hocadır, amma onun da şerefeden başı bir görünür, bir kaybolurdu. Dakikalar, saniyeler uzadıkça uzar, vakit bir türlü geçmek bilmezdi.

Bu saatlerde içimizde en sabırsız babam görünürdü. “Hadisene be adam! Oku, okuyacaksan şu ezanı” diye gürlediğini hatırlarım. Annem, “Sabret, be adam! Canın mı çıktı” der, hocaya arka çıkardı. Sonra afiyetle iftar yapılır, büyükler ve bilhassa babam hiç aksatmadan teravihe gider, bizler de kendi çocuk dünyamıza dalardık. Nihayet bayram gelir dayanırdı. Bayram günleri babam, satmam için balon, mantar tabancası için mantar vs şeyler getirir ve “anası benim, danası senin” derdi. Onları köy meydanında, caminin önünde satar harçlığımı çıkarırdım.

Yazar
Abdülkadir İLGEN

1964 yılında Bolu-Kıbrısçık’ta doğdu. İlköğrenimini doğum yeri olan Deveören Köyü İlköğretim okulunda yaptı. Daha sonra Ankara Dikmen Ortaokulunda başladığı ortaokul hayatını 1977-1978 yılında Polatlı Lisesi Orta Okulunda... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen