1 Aralık 2021

Kim ne derse desin Osmanlı Devleti’nin, ister kendi sınırları içerisinde, isterse komşu ülkelerde olsun ayrışmaya meyyal zeminlere yönelik politikaları bile hep toparlayıcı, birleştirici ve bütünleştirici olmuştur. Osmanlı Devleti’ni diğer emperyal imparatorluklardan ayırt eden en belirgin özelliği budur. Çok uluslu ve etnik gruplu Osmanlı Devleti uyruklarının hiçbirinin ne dinini ne dilini ne de hukuk sistemini değiştirmeye yeltenmediği gibi, aksine bunları bir devlet politikası olarak geliştirme çabası göstermiştir.  Bir dünya devleti olma yolunda ‘nizam-ı alem’ hedefine yönelik olarak başkente getirilen kiliselere uhrevi liderlik yanında dünyevi liderlik de ihsan edilerek ‘ulusbaşı’ anlamında “etnarkos, eksarklık ve katalikos” unvanları bu nedenle verilmiştir. Gerek Katolik dünyasının başı Papalığın gerekse Ortodoks dünyasının eşitler arasında birinci (Primus inter pares) konumundaki Fener Rum patrikhanesinin evrensellik anlamındaki “ekümenikos” unvanı kapsamında ve de Ortodoks kiliseleri kendi şemsiyeleri altına alma baskıcı tutumlarına karşı, Osmanlı Devleti kiliseleri özerk yapıda ve bağımsız bir biçimde yapılandırmıştır. Peç (İpek) Kilisesi, Otosefal Bulgar Ortodoks Kilisesi Bulgar Eksarhlığı, Ermeni Katalikosluğu bu tutumun alana yansımasıdır. 

Şimdi hep birlikte derinlemesine düşünelim, Haçlı Seferlerinin birinci resmi amacı Kudüs'ü ele geçirmekse, ikinci hedefi doğrudan Ortodoks kiliselerini ortadan kaldırmak olmuştur. Anadolu’daki Ortodoks Kiliseleri İslam’dan değil, Haçlılardan ve Latin Kiliselerinin tahakkümünden gizlenmişlerdir. Ürgüp’teki peri bacalarının derinliklerine gizlenen Ortodoks Kiliselerinin gizemi bundan kaynaklanmaktadır. Hele ki, IV. Haçlı Seferinin doğrudan Kudüs yerine İstanbul olmuş ve İstanbul’da taş taş üzerinde bırakılmamıştır. 12 Nisan 1204 tarihinde ele geçirilen Konstantinopolis tam üç gün boyunca yağma edilmiştir. Şehrin binlerce yıllık tarihi boyunca toplanmış olduğu servetler, sanat eserleri, kültür hazineleri azizlerin kemikleri bile çalınarak Avrupa'ya kaçırılmıştır. Geçen yıl 2019 yılının Temmuz ayında Roma Katolik Kilisesi’nin tahta çıkma törenine katılan Fener Rum Patriği delegasyonuna Papa Françesko tarafından, Aziz Petrus’a ait olduğu doğrulanan 9 kemik parçasından oluşan Kutsal Emanetler iade edilmiştir. Papa, büyük bir nedamet duygusu içerisinde tamı tamına 815 yıl sonra İstanbul’dan çalınan Aziz Petrus’un kemiklerini hediye adı altında özgün yerine dönüşüne izin vermiştir. Yeri gelmişken söyleyelim IV. Haçlı Seferinde İstanbul’daki tüm Ortodoks kiliseleri yanında bu arada Ayasofya da büyük ölçüde talan edilmiştir. Hatta öyle ki, kutsal emanetleri çalınırken, kütüphanesinde bulunan el yazması antik kitaplar bile ateşe verilmiştir. Şehirdeki tüm Ortodoks Kiliseleri yer ile yeksan olurken Haçlılar şehirde 1261 yılına kadar devam eden bir Latin İmparatorluğu kurmuşlardır. 

Oysa, Osmanlı devletinin toparlayıcı, birleştirici ve bütünleştirici politikasına karşı yayılmacı devletler bunun tam tersini uygulamışlardır. Diğer bir deyişle onlar ayrışmaya meyyal coğrafyalarda yaşayan halkları kendileri her vesileyle provoke ettikleri gibi, ayrımsalcı, modüler ilke ve stratejileri bölgedeki halklara enjekte etmişlerdir.  Birlikte yaşayan toplumlara nifak tohumları ekmişlerdir. Kuşkusuz, bu ülkelerin en önde olanları ise, ‘halksız uydu devletçik’politikalarının mimarı Çarlık Rusya’sı; XIV. Louis Fransa’sından günümüz Macron Fransa’sına kadar ‘etnisite’nin destekçisi, egemen olduğu bölgelerde mikro milliyetçiliği dayatan Fransa olmuştur. Rusya Ortodoks dünyasının kılıcı olurken Fransa da Papalığın Katolik dünyasının saldırgan ve sömürgeci gücü olmuştur. 

Rusya’nın Müslüman Türk toplumlarına karşı acımasız bir biçimde uyguladığı Kafkasya’daki tipik ayrımsal modellemesi ‘Asetinsiz Osetya, Çeçensiz Çeçenya, Abhazsız Abhazya, Dağıstanisiz Dağıstan’ uydu devletçiklerinde açık seçik görülmektedir. 

Sömürgecilik yarışında gecikmiş olan ABD ise Pax-Anglo Saxon’dan devraldığı mirasla yayılmış olduğu coğrafyalarda millet-i hâkime (core state)’yi hedef tahtasına oturtarak devşirdikleri azınlıkları güce ortak eden, onları ön plana çıkaran bir politika izlemiştir. Bunun aracı ise doğrudan mozaik kültür safsatası olmuştur. Yaşayan kültürler ile ölü kültürlerin bir arada olduğuna inandırılan ‘Mozaik Kültür’ olgusu alabildiğine ayrımsallığı pompalamak üzerine bina edilmiştir.  Nerede bir mozaik kültür safsatası oluşmaya başlamışsa, yüzlerce yıldır bir arada sorunsuz yaşayan toplumlar karşı karşıya getirilmişlerdir. Fransız İhtilalinin önemli bir çıktısı olan milliyetçik Osmanlı Devleti’nin topraklarına ve de dağınık halde yaşayan Osmanlı uyruğu olan gayrimüslimlere ihraç edilmiştir. Zorla göçürülen halkla yapay ulus devletlerin oluşturulmaya çalışılmıştır. Yunanistan, Erivan merkezli Doğu Ermenistanı, Anadolu’daki Batı Ermenistanı, Pontus, Hıristiyan Asur, İonya ve Sevr ile kurulmaya çalışılan Kürdistan bu bakış açısının ürünleridir.  Bütün bunları niçin söylüyorum. Karadeniz çevresi ve Rusya’nın egemen olduğu topraklardan Revan’a göçürülen Doğu Ermenilerinin ve Eçmiyazin Kilisesinin temsilcisi Ermenistan da yapay ulus devletlerinden biridir. Amaç Osmanlı Devleti’nin onun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin çevrelenmesidir. Bunun Kafkasya’daki adı yapay ulus devleti ‘Ermenistan’ olurken güneyde Ortadoğu’ya yönelik Sevr ile dayatılmaya çalışılan şimdilerdeki ismi Kürt koridoruna evrilmiş olan Türkmen kuşağını bozmaya yönelik ‘Kürdistan’ olgusudur. 

Bu konuda Napolyon Bonapart’a büyük bir parantez açmak gerekir, Âkkâ’ya giderken Ege adalarına göndermiş olduğu yoldaşı kendisi gibi, Korsika kökenli General Antoine Gentili’ye “gittiğiniz her yerde olabildiğince milliyetçiliği provoke ediniz” emrini vermiştir.  Evet Fransız ayrımsallığının adı budur. Anlamı ise yapacağınız bu propagandalar Osmanlı Devleti’ni zayıflatıp modüler uydu devletçiklerin kurulmasını sağlayacağı gibi, Fransa koloniyalizmini, sömürgeciliğini güçlendireceği öngörülmüştür. Günümüzde Fransa’nın uyguladığı politikaları boşuna Macron ile ilişkilendirmeye çalışmayalım, bu politikalar, Fransa’nın geleneksel politikaların ta kendisidir. 

Oysa Osmanlı’nın Balkanlar’da Osmanlıcılık, Kafkasya’daki Çerkez, Mısırdaki Memluk, Afrika Alt Sahra ve Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki, İslam temelli milliyetçilik, hep bu politikanın stratejisi olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Batı tarafından Osmanlı Devleti’nin paylaşılarak bölünmesi demek olan Şark Meselesi (Eastern Question)’ne karşı Osmanlı entelicansıyası tarafından önce ‘Batıcılık’, daha sonra bütün unsurların birleştirilmesi demek olan ‘Osmanlıcılık’ ütopyası, İslam temelli milliyetçilik’e doğru bir evrimsel çizgi izlemiştir. İslam temelli milliyetçilik’in mimarı Namık Kemal’in 1872’de Gelibolu’ya devlet memuriyetine gitmezden önce kaleme aldığı “Vatan yahut Silistre” tiyatro yapıtının ilk temsili 1 Nisan 1873 tarihinde Gedikpaşa Tiyatrosu'nda Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşı ‘Güllü Agop’ kumpanyası tarafından yapılmıştır. Gerçek adı ‘Vatan’ olan Namık Kemal’in ilk tiyatro piyesinin sahnelenmesinden sonra izleyicilerin heyecana kapılarak İslamiyet lehinde başlattıkları gösteri ve olaylar; yazarın tutuklanarak Magusa'ya sürülmesine neden olmuştur. Eserin kahramanı İslam Bey’in Arnavutça bir söz, yemin ve ant demek olan ‘Besa’ sözcüğü İslam temelli milliyetçilik’te büyük bir bütünleşikliğe yol açmıştır. İslam temelli milliyetçilik yaşadığı müddetçe birbirilerini koruyup, kollaması esasına dayanan bu epik olgu ile Osmanlı Müslüman halkını bütünleşmiştir. Namık Kemal’in bu ilk tiyatro eserindeki kahramanı İslam Bey, doğrudan İslamiyet’in tehlikede olduğunu kafalara sokmuştur. Osmanlılığın çok ulusluluğu Arnavutların bu sözü, eğer birine ‘Besa’ sözü veriliyorsa canı pahasına o söz tutulacağını, yerle gök bir araya gelse vazgeçilmeyeceğini betimlemektedir.

Birinci Dünya Savaşı sonlarına doğru Osmanlı Devleti, Kafkasya’da 5. Kafkas Tümeninden teşkil ettiği İslam Ordusu ile Gence’de Azerbaycan Devletinin oluşumuna katkıda bulunmuştur. 1923 yılında Sovyetler Birliği içerisinde, Dağlık Karabağ Azerbaycan’a bağlı olarak özerk bir vilayet haline getirilmiştir. Ancak ayrımsal politikaların mimarı Josef Stalin, Türkistan coğrafyasını paramparça ederken, Azerbaycan sınırları içinde bulunan Dağlık Karabağ'da da SB’nin farklı bölgelerinden göçürülen Ermeni'leri bu bölgeye yerleştirmiştir.  Rusların bu politikası kanlı meyvelerini 90'lı yılların sonunda vermeye başlamıştır. Sovyetler Birliği soğuk savaşı yitirmesiyle, Ermeniler Karabağ'ın Sovyet Azerbaycan'dan Sovyet Ermenistan'a devredilmesine ilişkin taleplerini dillendirmeye başlamışlardır. İki toplum arasındaki anlaşmazlık önce bölgesel çatışmaya, 1990'lı yılların başlarında da geniş çaplı çatışmaya dönüşmüştür. Ruslara kendi savunmalarını teslim eden ve desteğini alan Ermeniler, 1991'de Hankendi'ni, 1992'de Şuşa ve Hocalı'yı işgal etmiş, daha sonra Laçın, Hocavend, Kelbecer ve Ağdere'yi de ele geçiren Ermeniler, 1993'te Ağdam'a girmiştir. Ağdam'ı, Cebrayıl, Fuzuli, Gubadlı ve Zengilan illerinin işgali izlemiştir. Bu süreçte Azerbaycan Türklerine karşı soykırım mertebesinde katliamlar yapan Ermeniler Azerbaycan topraklarının yüzde 20'si işgal emiş ve de bir milyona yakın Azerbaycanlının da yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kalmasına neden olmuştur.

Ermenistan, Karabağ bölgesinde 7 ve Dağlık Karabağ’da 5 olmak üzere toplam 12 kentteki işgalini kalıcılaştırabilmek amacıyla din bazlı propaganda olanaklarını ustaca kullanagelmiş ve günümüzde de kullanagelmektedir. Bu propaganda ile bir yandan Ortodoksluk, öte yandan MS 301’den itibaren hem uhrevi hem de dünyevi ulusbaşı anlamında Ermeni Kilisesi’nin Katolikosu St. Grigori (Doğu Ermenice söylenişiyle Surp Grigor Lusavoriç) liderliğinde bir ulusal din olarak Hıristiyanlığı ilk benimseyen toplum olduğunu her vesileyle ortaya koymaları bu politikanın oluşmasına yardım etmiştir. 

Bütünüyle Karabağ sorununa barışçıl çözüm bulmasını özendirmek amacıyla 24 Mart 1992 tarihinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve yürütme konseyi olarak da Minsk Grubu oluşturulmuştur. Bu amaçla, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 13 üyeli AGİT Minsk Grubu’nun yürütme yetkileri, Ermenistan’ın tarihsel ve geleneksel müttefikleri olan yukarıda belirtmeye çalıştığım, yayılmacı bu üç büyük güce devredilmesini de başarmıştır. Evet, kabul etmek gerekir ki, bu bir anlamda Minsk Grubunun doğrudan Ermenistan yandaşlığının da bir ispatıdır.  Sorunu çözmek amacıyla her biri simgesel bir hayvanla özdeşleşen Kartal ABD, Ayı RF ve Horoz Fransa’dan oluşturulan AGİT Minsk Grubu sadece bir olumlu iş başarabilmiştir. O da Ermenilerin Azerbaycan Türklerine karşı yapmış oldukları soykırım mertebesindeki katliamların artması üzerine 26 yıl önce 4-5 Mayıs 1994 tarihinde Bişkek protokolü olarak bilinen ateşkes mutabakatından başka yapıcı bir eylem ortaya koyamamış, adeta sorunu çözümsüzlüğe terk etmişlerdir.   

Bugünlerde pek de sesini çıkarmamaya çalışan Minsk Grubunun eş başkanlığını da yürüten Putin, öte yandan kapalı kapılar arkasında belirsizlikler yaratarak Azerbaycan ve Ermenistan’ı elinde tutma politikası yürütmüş ve halen de yürütmektedir. Bu cümleden olmak üzere Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2010-2018 arasında RF’nın 50 bin tondan fazla silah, araç, gereç ve donanım göndermiş olduğunu da bu arada belirtelim.

Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından ihlal edilen dört BMGK kararı paralelinde işgal altındaki toprakları üzerinde yapmış olduğu harekâtı sekizinci gününe girerken Ermenistan, Azerbaycan Cumhuriyetinin ilk başkenti ve ikinci büyük şehri olan Gence’yi, Terter’i ve Beylegen’i hedef alarak balistik füzelerle sivil hedeflere saldırılarda bulunmuştur. Batı desteğindeki birinci yapay ulus devlet olan Yunanistan’ın KKTC bölgesinde NAVTEX oyunu ile müzakere masasını sabote ederken, doğudaki ikinci yapay ulus devlet olan Ermenistan’ın da sivilleri hedef alan ve saldırı bölgesinde Türk özel kuvvetleri olduğunu iddia etmesi Türkiye Cumhuriyeti’ni savaş alanına çekme çabaları olarak değerlendirilmektedir. 

Halen sıcaklığını koruyan ve içten içe kaynayan işgal altındaki Karabağ ve Dağlık Karabağ bölgesinde süregelen işgalin bitirilmesi için Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 1992 yılından beri eğitilen Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin ortaya koymuş olduğu milli şuura dayalı savaş azim ve kararlılığı Kafkasya’yı barut fıçısına sokacak potansiyelini de içinde barındırmaktadır. Kara harekâtı ile taçlandırılacak bu azim ve kararlılık işgal altındaki Azerbaycan topraklarından son Ermeni askerinin çekilmesine kadar devam edebilecektir. Ermenistan’ın Azerbaycan ile sıcak çatışmasının beklenildiği gibi Karabağ ve Dağlık Karabağ’da değil de doğrudan işgal altında olmayan Azerbaycan topraklarını hedef alması Azerbaycan’ı ateş kese ikna etme çabalarının bir parçasıdır. 

Türkiye’nin Azerbaycan Cumhuriyetine kayıtsız koşulsuz geleneksel desteği, Gence saldırısı sonrası daha da fazlasıyla devam edebileceği düşünülmektedir. Çünkü Türkiye’nin bu konudaki ihtimalat planları bu tehlike ve tehditleri bertaraf edebilecek niteliktedir. Aynı zamanda, savaş etme azim ve kararlılığı ile cesaret eşiğini bu harekatla bütün dünyaya gösteren Azerbaycan Cumhuriyeti savaşı bir başına yürütebileceğini de açık seçik ortaya koymuştur. Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ve Başbakan Paşinyan devam eden COVID-19 salgını ve ekonomideki dar boğaz nedeniyle Azerbaycan ile savaşı uzun süre devam ettiremeyecekleri ve bunun da onların son çırpınışları olduğu düşünülmektedir. Yunanistan ve Fransa’nın Türkiye’yi olumsuz bir duruma düşürme gayretkeşliği, Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı tahrik edici saldırganlığı yanında savaş içerisine çekebilme çabaları elan devam etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin akilane bir şekildeki Ankara merkezli politikaları, itidal ve teenni ile duruşları bu olumsuz durumun üstesinden gelinebileceği kıymetlendirilmektedir, sevgili okurlar.  

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden