Güncel Yazılar

Yavuz Sultan Selîm Hân

(1470-1520)

(Saltanat Yılları:1512-1520)

 

Fetret Devri’nde Edirne’de adlarına hutbe okutup para bastıran Süleyman ve Mûsâ Çelebîleri hesâb etmeyen görüşe nazaran dokuzuncu Osmanlı Pâdişâhı. Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın, hanımı Ayşe Sultan’dan doğan oğlu. Türk milletinin yetiştirdiği en büyük kahramanlardan, Mısır Fâtihi, şânlı Cihângîr. 1470 yılı içinde, babasının sancak beyi olduğu Amasya’da Dünyâ’ya geldi. O sırada, Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin Tahtı’nda, İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed Hân oturuyordu.

1473 yazında, Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan Bey’le hesaplaşmak maksadıyla Anadolu istikaametinde sefere çıkan Fâtih Sultan Mehmed Hân, oğlu Bâyezîd’i Amasya’da ziyâret etti. Üç yıl önce doğduğunu haber aldığı, fakat henüz görmediği torunu Selîm’i, bu vesîle ile kucağına aldı. İstanbul Fâtihi ile kucağında okşayıp sevdiği Mısır Fâtihi, dede-torun olarak, târîh objektifine, poz verdiler. 

Şehsüvâr-ı Cihângîr Fâtih Sultan Mehmed Hân, 3 Mayıs 1481 Perşembe günü vefât ettiğinde, Şehzâde Selîm 11 yaşında idi. Amasya Vâlisi Bâyezîd ile Konya Vâlisi Cem arasında cereyân eden saltanat mücâdelesi,  Bâyezîd’den yana tecellî ettiğinde, Selîm, diğer kardeşleriyle berâber istikbâle yönelik taht hesapları yapmaya başlamıştı.[1]

Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın hükümdârlık yılları, başında ve sonunda ortaya çıkan iktidâr kavgası dolayısıyla, dışarıdan bakanlara bir iç hesaplaşma dönemi gibi görünmüştür. 1481-1495 yılları arasında, kardeşi Cem Sultan’la mücâdele eden Bâyezîd-i Velî, 1508’den 1512’ye kadar da oğullarının hırslı taht kavgasının ortasında kalmıştır. Cem Sultân’ın, Bursa önlerinde başlayan tâlihsiz saltanat sevdâsı, 24 Şubat1495 (29 Cemâziyelevvel 900) Çarşamba günü, İtalya’nın Napoli şehrinde tâbûta uzandığında, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın bu bahtsız oğlu, ağabeyi Bâyezîd ile hayatta olan yeğenlerine, almaları gereken pek ibretli bir dersin özetini gösteriyordu.

Batıda; Rûmeli, Balkanlar ve Tuna kıyılarında muhtelif seferlere çıkan, Akdeniz ve Adalar Denizi’nde kıskanılacak başarılar kazanan Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın; doğudaki iki soydaş ve Müslüman devletle girdiği siyâsî münâsebetlerin her ikisi de askerî şekle dönüşmüştü. Önce Memlûk Sultanlığı ile Çukurova bölgesinde, netîcesiz muhârebeler yapılmış, ardından da Akkoyunlu Devleti’nin yerinde kurulan enerjik Safevîlerle çekişilmiştir.

Sünnî Akkoyunlu Devleti’ni yıkarak Şiî esaslara dayalı Safevî Devleti’ni kuran Şâh İsmâil, en büyük rakîb olarak gördüğü Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak gibi bir hedefe yönelip de, kendi coğrafyasına oldukça uzak sayılan Antalya ve çevresinde isyân çıkarttığında, Safevî sınırına en yakın yerde bulunan şehzâde, Trabzon Sancak Beyi Selîm idi. 1481-1510 arasında 29 yıl Trabzon’da vâlilik yapan Şehzâde Selîm, Akkoyunlu Devleti’nin yıkılışını ve Şâh İsmâil’in zuhûrunu, sahnenin hemen önünde oturarak seyretme ve Osmanlı Devleti adına alınması gereken tedbîrleri, kendi hesâbına alma imkânına kavuştu. Şâh İsmâil’in siyâset aynasındaki akislerini değerlendirmede gösterdiği dirâyet, ileride kardeşleri ve babasıyla girişeceği saltanat mücâdelesinde, Selîm’in orduya ve sivil ahâliye gösterdiği en mühim referans olacaktır.

Şâh İsmâil’in şahsında ortaya çıkan Safevî gâilesi başladığında, Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın hayatta dört oğlu kalmıştı. Bunlar, Trabzon Sancak Beyi Selîm, Manisa Sancak Beyi Korkud, Amasya Sancak Beyi Ahmed ve Konya Sancak Beyi Şehinşâh idi. Adı geçen şehzâdeler içinde, sâdece Korkud’un oğlu yoktu ve bu, onun aleyhinde bir durum olarak değerlendiriliyordu. Sultan İkinci Bâyezîd Hân, herkese belli edecek şekilde, Amasya Sancak Beyi Şehzâde Ahmed’i tutuyor ve ona velîahd nazarıyla bakılmasına sebeb oluyordu. Şehzâdelerin sancakları içinde, İstanbul’a en uzak olanı Trabzon idi. Kendi irâdesi ile ve babasını kızdıracak derecede atak askerî seferlerle Safevî arâzisine giren, Şâh İsmâil’le muhârebeye tutuşup onu mağlûb eden Şehzâde Selîm, bu hareketleri sâyesinde, ordu indinde  sürekli artan bir sevgi, hayranlık kazandı. Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın yumuşak siyâsetinden şikâyetçi olan, fakat bunu yüksek sesle söyleyemeyen Osmanlı askerinin gönlüne Şehzâde Selîm yerleşti. Şâh İsmâil’in unvânından kinâye, ordu saflarında “Selîm Şâh” adı dolaşmaya başladı. Ne var ki, Sultan Bâyezîd-i Velî, hâlâ Ahmed’den yana tavır koyuyordu.

Osmanlı Tahtı’nın, ânîden boşalma ihtimâli karşısında, İstanbul’a yakın bir yerde bulunmak isteyen şehzâdeler, bu husûsda, gizli ve amansız bir yarışın içine girdiler. Şehzâde Selîm, bu mesâfe dezavantajını, oğlu Süleyman vâsıtasıyla aşmayı denedi ve babasına, Şarkîkarahisâr (Şebinkarahisâr) Sancak Beyi Süleymân’ın Bolu Sancak Beyliği’ne nakledilmesi için arîza yolladı. Sultan Bâyezîd, hiçbir art niyet taşımadan bunu kabûl etti. Fakat Şehzâde Ahmed, yeğeninin Bolu’ya gelmesine şiddetle karşı çıktı ve “Bu oğlan benim yolum üzre neyler?” diyerek, Selîm’in mesâfe aşma hevesini, başlamadan sona erdirdi. Yeniden Sultan İkinci Bâyezîd Hân’a mürâcaat eden Şehzâde Selîm, teâmülde olmadığı hâlde, oğlunu Kefe Sancak Beyliği’ne getirtti. Şehzâde Süleymân’ın annesi, Kırım Hânı Mengli Giray’ın kızı Hafsa Sultan idi. 1494 yılı içinde, Şehzâde Selîm Trabzon’da iken yapılan düğün, Kırım Hânedânı ile Osmanlı Hânedânı’nı yakın akrabâ yapmıştı. Kefe, Fâtih Sultan Mehmed Hân zamânında, 1475 yılında Cenevizlilerden alınmıştı ve doğrudan İstanbul’a bağlı idi. Kırım Hanlığı arâzisi içinde değildi. Buna rağmen, anne tarafından dedesi olan Kırım Hânı’na pek yakın mesâfede vâlilik yapacak olan Süleymân, babasının taht mücâdelesinde, ona hayli kolaylıklar sağlayacaktır.

Şehzâde Selîm, 1511 yılı içinde, Pâdişâh babasından izin almadan Trabzon’u terk edip Kefe’ye, oğlunun yanına gitti. Ahmed, Korkud ve Şehinşâh’ın meraklı bakışları altında, Trabzon’a dönmesi beklenen Selîm, Rûmeli’ne geçti ve kendisine orada bir sancak verilmesini istedi. Şimdiye kadar, hiçbir şehzâdeye Rûmeli’nde sancak verilmemişti. Sultan İkinci Bâyezîd Hân, çâresiz bir vaziyette, Selîm’e Semendire Sancağı’nı verdi. Sırbistan’nın eski başşehri olan bu mühim beldeye, kısa süre sonra Vidin de eklendi. Böylece Şehzâde Selîm, Semendire ve Vidin sancaklarının vâlisi oldu.

2 Temmuz 1511 günü, 40 yaşının içindeyken, Şehzâde Şehinşâh vefât etti. Bu sûretle, saltanat kavgası yapan şehzâde sayısı üçe indi. Aynı günlerde, Antalya yöresinde, Şâh İsmâil’in hazırlayıp desteklediği Şâhkulu İsyânı çıktı. Devletin resmî kuvvetlerini üst üste yenerek Kütahya önlerine kadar gelen Şâhkulu, burada Anadolu Beylerbeyi Karagöz Ahmed Paşa’yı da mağlûb edip öldürdü. Hâlâ Şehzâde Ahmed’i velîahd bilen Sultan İkinci Bâyezîd, Sadr-ı âzam Hâdım Ali Paşa’nın[2] da tavsiyesi üzerine, Şâhkulu’nun üzerine Ahmed’i gönderdi. Şehzâde Ahmed, bu âsîyi te’dîb ederse, velîahdlığı da halk indinde meşrû hâle gelecekti. Şehzâde Ahmed, Şâhkulu’nu Sivas-Kayseri arasında, Gökçay mevkiinde, 1511 Temmuzunda bozdu, fakat bu muhârebeye katılan Hâdım Ali Paşa hayâtını kaybetti. Sadr-ı âzam’ın ölümü, Ahmed’in zaferine gölge olarak düştü ve umulan efkâr-ı umûmîye desteği sağlanamadı.

Bu gelişmeleri, Rûmeli’ndeki sancağında dikkatle tâkib eden Şehzâde Selîm, emri altındaki kuvvetlerle Edirne’ye yürüdü. Bunu hayra yormayan Sultan İkinci Bâyezîd de, Ordu-yı Hümâyûn ile oğlunun karşısına çıktı. 3 Ağustos 1511 (8 Cemâziyelevvel 917) Pazar günü, Çorlu civârında, Uğraş Deresi’nde, Sultan Bâyezîd ile Şehzâde Selîm muhârebeye tutuştular ve kazanan Sultan Bâyezîd oldu. Selîm, daha önceden Ahyolu iskelesinde hazırlattığı gemi ile Kefe’ye, oğlunun yanına gitti. Şehzâde Selîm, Uğraş Deresi Muhârebesi’ni kaybetti, ama askerin gönlünü kazandı. Bu muhârebede yakından tanıdığı Şehzâde’yi, Türk Cihân Devleti’nin Tahtı’nda da görmek isteyen Türk askeri, aradığı müstakbel hükümdârı bulmuştu. Onun, babasıyla giriştiği bu cidâlde, yenmek gibi bir arzûsu, aslâ olmamıştı. Aslında, Selîm’in murâdı, askere kendini göstermekti. Bunda da, fazlasıyla muvaffak oldu.

Şehzâde Ahmed, elini çabuk tutup İstanbul’a geldi ve emr-i vâkî ile tahta oturmak istedi, Sultan Bâyezîd de, iktidârı Ahmed’e bırakmak niyetinde idi. Ne var ki, Kartal Maltepesi’ne kadar gelen Ahmed’i, asker durdurdu ve daha ileriye gidemedi. Açıktan açığa, askerler, başlarında Selîm’i görmek istediğini söylediler. Şehzâde Korkud da, tâlihini denemek maksadıyla İstanbul’a geldi, o da Ahmed’in âkıbetine uğradı. Başka çıkış yolu olmadığını anlayan Sultan Bâyezîd-i Velî, Selîm’i dâvet etti. Semendire’den yola çıkan Şehzâde Selîm, 19 Nîsân 1512 (2 Safer 918) Pazartesi günü İstanbul’a geldi. 24 Nîsân 1512 (7 Safer 918) Cumartesi günü düzenlenen merâsimle de tahta oturdu. Sultan İkinci Bâyezîd, Dimetoka’ya gitmek için çıktığı yolculukta, Havsa’nın Abalar köyü yakınlarında, 26 Mayıs 1512 Çarşamba günü vefât etti.

Sultan Selîm Hân-ı Evvel, şehzâdelik döneminde ve bilhassa Trabzon Vâliliği sırasında, sert ve şedîd mizâcıyla takdîr toplamış, “Yavuz” sıfatıyla anılmıştı. Tahta çıknca da “Yavuz Sultan Selîm Hân” denildi. 

Hayatta olan kardeşleri Ahmed ile Korkud’un niyetlerini öğrenmek için, onlara sadâkat testleri tatbîk eden Sultan Selîm, hem Ahmed’de, hem de Korkud’da hâlâ saltanat hırsı ve arzûsu olduğunu görünce, dedesi Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın koyduğu kaanûn maddesine dayanarak, onları bertarâf etmeye çalıştı. Şehzâde Korkud, Manisa’da sancak beyliğine devâm ediyordu. Pâdişâh’ın, devlet adamlarına yazdırdığı, Taht’a dâvet eden sahte mektuplara kandı. Askerî harekâta niyetlendi. Sultan Selîm Manisa’ya yürüyünce, daha evvel vâlilik yaptığı Antalya taraflarına kaçan Korkud, kendi adı ile anılan Korkuteli’nde yakalandı ve 13 Mart 1513 Pazar günü, yay kirişi ile boğuldu. Taht’ın, mükteseb hakkı olduğunu düşünen Şehzâde Ahmed, mücâdeleden vazgeçmedi. Konya’da adına para bastırıp hutbe okuttu. 24 Nîsân 1513 günü, Bursa’da Yenişehir yakınlarında, Sultan Selîm ile Şehzâde Ahmed karşı karşıya geldiler.  Muhârebeyi kaybeden Ahmed, yakalanarak Bursa’ya getirildi ve o da yay kirişi ile hayâta vedâ ettirildi.

Taht’ta ve saltanatta rakîbi kalmayan Yavuz Sultan Selîm Hân, 1513-1514 kışını Edirne’de geçirdi ve ilk iş olarak Şâh İsmâil dosyasını açtı. Şehzâdeliğinden beri, zihninde hazırlamakta olduğu icraat programında da, önceliği Şâh İsmâil alıyordu. Safevî tehlikesi önlenmeden, Osmanlı Devleti’nin, diğer mes’eleleriyle ilgilenmesi mümkün görünmüyordu. Çıkmayı düşündüğü Sefer-i Hümâyun öncesinde, ulemâdan fetvâlar alan Sultan Selîm, Şâh İsmâil’in üzerine yürümenin dinî gerekçelerini de temin etti.

20 Mart 1514 (23 Muharrem 920) Pazartesi günü, Otâğ-ı Hümâyûn, Üsküdar Sahrâsı’na kuruldu. Bu, Anaodolu cihetine yönelik bir Sefer-i Hümâyûn’un başlamak üzere olduğunu gösteriyordu. Bütün hazırlıklarını tamamlayan Sultan Selîm Hân, 20 Nîsân 1514 (24 Safer 920) Perşembe günü, İstanbul’dan İzmit istikaametine doğru yola çıktı. İzmit’te, Ordu-yı Hümâyûn içine sızmış Kılıç adındaki Safevî câsûsu yakalandı. Pâdişâh, bu câsûsu, Şâh’a yazdığı bir mektupla Tebrîz’e gönderdi. Mektûbunda, Şâh İsmâil’i tahrîk eden Sultan Selîm, hesaplaşmak için ordusuyla gelmekte olduğunu bidiriyordu. Seyyidgâzî / Seyitgâzî, Eskişehir, Konya güzergâhını tâkib ederek Sivas’a ulaşan Yavuz Sultan Selîm, burada, muhtemel isyân ve tecâvüz hâdiselerine karşı, İskender Paşa’nın kumandasında, 40.000 kişilik bir kuvvet bıraktı. Başta Dulgadıroğulları olmak üzere, henüz safını belli etmemiş bâzı devlet ve beylikler, Osmanlı-Safevî mücâdelesinin sonunu bekliyorlardı. Bunlar, hiç hesapta olmayan sürprizlerle, Türkiye’yi sıkıntıya sokabilirlerdi.

Sivas’dan sonra Safevî arâzisi başlıyordu, fakat Şâh İsmâil ortada görünmüyordu. Bu durum, asker arasında bıkkınlık ve usanma hâllerine sebeb oluyordu. Fırat’ın kollarından Karasu kıyılarına gelindiğinde, Karaman Beylerbeyi Hemdem Paşa’yı kendileri adına Pâdişâh’a gönderen askerler, düşmanın izine rastlanmadığına göre, geri dönmek istediklerini bildirdiler. Çok eski yıllardan beri tanıyıp sevdiği ve pek takdîr ettiği Hemdem Paşa’yı, “geri dönelim”dediği için îdâm ettiren Yavuz Sultan Selîm Hân, ordusuna, Şâh İsmâil ile karşılaşmakta ne kadar kararlı olduğunu göstermişti. Yaşanan bu sahneye rağmen, Safevî ordusunu bir türlü göremeyen Osmanlı askeri, Eleşkirt civârında Sakallı köyüne vardığında, benzer hoşnutsuzluk hareketlerini göstermeye devâm etti, hattâ bâzı kendini bilmezler, Otâğ-ı Hümâyûn’a ok atma cür’etini dahî gösterdi. Bunun üzerine ordunun karşısına geçen Yavuz Sultan Selîm Hân: “Ehl ü ıyâl kaydında olanlara destûrdur, gerü karılarunun yanına getsünler. Biz buraya geri dönmek için gelmedik. Râhat isteyen bu yola yaraşmaz. Bizi isteyüb yolumuzda cân ve baş fidâ edecek yiğitler, ölümden havf itmez. Ölümden korkanlar geri dönsün, düşmenle çarpuşacak merdler benümle gelsün! Eğer içinizde er yoğ ise, ben yalınuz giderüm!” dedi. Bu sözleri duyan ordu safları, Pâdişâh’ın yoluna canlarının fedâ olduğunu söyleyip az önceki hareketlerinden pişmân oldular.

22 Ağustos 1514 (1 Receb 920) Salı akşamı, Tebrîz’e 100 km. mesâfedeki Çaldıran Sahrâsı’nda, Safevî kuvvetlerinin karşısına ordugâh kuran Yavuz Sultan Selîm Hân, topladığı müşâvere meclîsinde, devlet erkânının görüşlerini dinledi. Söz alanlar, ordunun aylardır yolculuk yaptığını ve yorgun olduğunu, bu yüzden, en az bir gün dinlenerek kuvvet tâzelemek gerektiğini söylediler. Sâdece Rûmeli Defterdârı Pîrî Mehmed Çelebî, her iki ordunun da dilinin Türkçe olduğunu, birbirlerini çok yakından tanıdıklarını, câsûs faaliyetlerine meydân vermemek için, ertesi sabâh, günün ilk ışıklarıyla muhârebeye başlamak gerektiğini ifâde etti. Yavuz Sultan Selîm Hân da böyle düşünüyordu ve Pîrî Mehmed Çelebî’yi pek takdîr etti. Hünkâr irâdesiyle, toplantıdan ertesi sabâh muhârebeye başlama karârı çıktı.

23 Ağustos 1514 (2 Receb 920) Çarşamba sabâhı, Osmanlı ve Safevî orduları, Dünyâ târîhinin en büyük muhârebelerinden birine başladılar. Safevî ordusu, süvârî ağırlıklı idi ve hiç top getirmemişti. Şâh İsmâil, topun bir muhârebe silâhı olduğuna inanmıyordu.  Osmanlı ordusunda ise, çok gelişmiş ve netîce tâyin edici top birlikleri vardı. İlk hücûmu yapan Şâh İsmâil oldu ve Osmanlı sol kanadını bozdu. Rûmeli Beylerbeyi Hasan Paşa ile Malkoçoğulları Ali ve Tûr Ali Beyler şehîd oldular. Sağ kanadın kumandanı Anadolu Beylerbeyi Hâdım Sinan Paşa, hem kendi kanadını, hem de başsız kalan sol kanadı pek dirâyetli bir şekilde idare etti ve Safevî ümerâsından Ustaclıoğlu Mehmed Hân’ı öldürerek, düşmana büyük bir darbe indirdi. Daha sonra, çevirme harekâtına girişen Sinan Paşa, Safevî kuvvetlerini Osmanlı toplarıyla karşı karşıya getirdi. Topların ateşlenmesiyle büyük bir şaşkınlık yaşayan Safevî ordusu, hızla çözüldü ve dağıldı. Durumun vahâmetini gören Şâh İsmâil, eşini, hazînesini, tahtını orada bırakarak kaçtı, canını kurtarmanın derdine düştü. Yavuz Sultan Selîm Hân, büyük bir zafer kazandı, 5 Eylûl 1514 (15 Receb 920) Salı günü, Safevî başşehri Tebrîz’e girdi.

Tebrîz’in tanınmış âlim ve san’atkârlarını tesbît ettirip bunların mühim kısmını İstanbul’a gönderen Sultan Selîm Hân-ı Evvel, İran içlerine kaçıp izini kaybettiren Şâh İsmâil’le kesin şekilde hesaplaşmak istemesine rağmen, askerlerin bir ân önce dönme arzûsuna uymak mecbûriyetinde kaldı. 

İran Seferi dönüşünde, 1514-1515 kışını Amasya’da geçiren Pâdişâh, yeni fetih plânlarını burada yaptı. Böylece, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da oldukça geniş bir arâzi Türkiye’ye katıldı. Maraş, Kayseri taraflarında bulunan Dulgadıroğulları Beyliği, Hâdım Sinan Paşa tarafından, 12 Haziran 1515 Salı günü, Turnadağı Muhârebesi sonunda ortadan kaldırıldı. Bu muhârebede hayâtını kaybeden son Dulgadır Beyi Alâüddevle Bozkurd Bey, Yavuz Sultan Selîm Hân’ın anne tarafından dedesi oluyordu. Yavuz Sultan Selîm, Kemah Kalesi’nin alınmasında bizzat bulundu. Bıyıklı Mehmed Paşa, Bayburt ve Diyârbekir’i aldı. İdrîs-i Bidlisî’nin iknâ kaabiliyeti de devreye sokularak Bitlis ve çevresi, Safevî nüfûzundan kurtarıldı.

Dulgadıroğulları Beyliği üzerinde, uzun zamandan beri hak iddia eden Memlûk Sultanlığı, bu beyliğin Osmanlı Devleti’ne katılmasını kabûl etmek istemedi. İşin içine, Çukurova’daki Ramazanoğulları Beyliği arâzisindeki nüfûz mücâdelesi de girince, iki devletin arası açılmaya başladı. Daha Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın son saltanat yıllarında, Hicâz su yollarının yapımı yüzünden çıkan ihtilâf, Osmanlı ve Memlûk devletlerini silâhlı mücâdeleye götürmüş, Sultan İkinci Bâyezîd zamânında, sonucu ortada kalan Çukurova Muhârebeleri yaşanmıştı. O sırada, Kızıldeniz’e kadar sokulan Portekizliler, Mekke’nin limanı Cidde ile Medîne’nin limanı Yenbû’yu abluka altına alma cür’etini göstermişlerdi. Hicâz’ın hâkimi olan Memlûk Sultanlığı’nın içine düştüğü bu acz, bütün İslâm Âlemi’ni, en çok da Osmanlı Devleti’ni üzüyordu. İstanbul’un fethine kadar, Osmanlı Devleti’nin Hristiyanlara karşı kazandığı zaferleri şenliklerle kutlayan Memlûk Sultanlığı, Halîfe’nin Kâhire’de oturması ve Hicâz’a hükmetmesi yüzünden, kendisini en büyük ve kudretli Müslüman devlet olarak görüyordu. İstanbul’un fethi, Osmanlı Devleti’nin îtibârını, sanılandan fazla yükseltince, Memlûk Sultanlığı eski tavrını değiştirdi ve Osmanlı’yı kendisine rakîb görmeye başladı. Aynı şekilde, İstanbul’u fethedip Hz. Peygamber’in müjdesine nâil olan Osmanlı Devleti de, Memlûk Sultanlığı’nın büyüklüğüne katlanamaz hâle gelmişti. Dolayısıyla, Osmanlı-Memlûk çekişmesinin görünen sebeblerinin gerisinde, esas olarak, bu büyüklük yarışı bulunuyordu.

Yavuz Sultan Selîm Hân’ın, Çaldıran Zaferi ile tâclanan Birinci Sefer-i Hümâyûn’u, sefer dönüşünde meydâna gelen gelişmeler yüzünden Mısır’a yönelik İkinci Sefer-i Hümâyûn’un sebebini teşkîl etmişti. Dulgadıroğulları mes’elesi, zâten gergin olan Osmanlı-Memlûk münâsebetlerini had safhaya taşımıştı.

1515-1516 kışını Edirne’de geçiren Pâdişâh, 27 Nîsân 1516 Pazar günü, Hâdım Yûsuf Sinan Paşa kumandasndaki bir orduyu Maraş üzerinden Fırat boylarına sevketti. Paşa’nın, düzenlenecek İkinci İran Seferi’nin allt yapısını hazırladığı dillendirildi. Aslında, bütün hesaplar Memlûk Sultanlığı üzerine yapılmıştı. Memlûk arâzisinden geçerek Safevî topraklarına girmek isteyen Sinan Paşa’ya, beklendiği gibi Memlûk Sultânı Kansu Gûrî izin vermeyince, aranan harb sebebi bulundu ve Yavuz Sultan Selîm Hân, 5 Haziran 1516 (4 Cemâziyelevvel 922) Perşembe günü, Ordu-yı Hümâyûn’la birlikte Üsküdar’dan yola çıktı. O sırada Haleb civârında bulunan Kansu Gûrî de, muhtemel muhârebe için hazırlanmaya başladı. İki ordu, 24 Ağustos 1516 (25 Receb 922) Pazar günü, Anteb ile Haleb arasında, Mercidâbık Sahrâsı’nda karşılaştı. Osmanlı toplarına karşı hiçbir şey yapamayan Memlûk ordusu bozuldu, Kansu Gûrî, hayâtını kaybetti.

Mercidâbık Zaferi’nden sonra Sûriye’yi fethe başlayan Yavuz Sultan Selîm Hân, 29 Ağustos 1516 Cuma günü, Haleb Ulu Câmii’nde, kılınan ve son Abbâsî Halîfesi Üçünü Mütevekkil Alellâh’ın da hazır bulunduğu Cuma namâzı hutbesinde, “Hâkimü’l-Haremeyni’ş-şerefeyn” unvânıyla takîm edilince, buna îtirâz etti ve “Hâdımü’l-Haremeyni’ş-şerefeyn / Mekke ve Medîne’nin Hizmetçisi” olduğunu söyledi. Bu Cuma namâzı, aynı zamanda Yavuz Sultan Selîm Hân’ın ilk Osmanlı Halîfesi sayıldığı vakti de gösteriyordu. Sefer dönüşünde, Ayasofya Câmii’nde, Haleb’deki hilâfet değişikliğini tasdîk edecek ikinci bir merâsim yapılacaktır. Fakat Sultan Selîm Hân’ın halîfeliğinin başlangıç yeri ve zamânı, Haleb Ulu Câmii’ndeki Cuma namâzıdır.

Haleb’den güneye doğru yürüyüşünü sürdüren Yavuz Sultan Selîm Hân; Hamâ, Humus, Şâm, Kudüs, Gazze şehirlerini aldıktan sonra, Kâhire’ye yöneldi. Bu arada, Sadr-ı âzam Hâdım Yûsuf Sinan Paşa, Mercidâbık artığı bir Memlûk kuvvetini, 21 Aralık 1516 Pazar günü, Gazze yakınlarında Hân-Yûnus mevkiinde bozguna uğrattı. Bu son zafer, Ordu-yı Hümâyûn’a Sînâ yolunu açtı. Kansu Gûrî’nin Mercidâbık’da ölmesinin ardından Kâhire’de Memlûk Tahtı’na oturan Tumanbay, çıkarabildiği en son kuvveti, savaşa hazırlamaya çalıştı. Venedik’den toplar getirtti ve bunları, Sînâ istikaametinden Kâhire’ye tek geliş yeri olan el Mukattam Dağı’nın önüne yerleştirdi. Hedefini şaşırmasın, namlusu sağa-sola dönmesin diye, bu topları, bulundukları yere çaktırdı. Bütün hunları, önceden öğrenen Yavuz Sultan Selîm Hân, el Mukattam Dağı’nı arkadan dolaşarak, Memlûk toplarının gerisine geçmeyi başardı. Böylece, yere çakılı olan bu toplar, boşluğu döver hâle geldiler. 22 Ocak 1517 (28 Zilhicce 922) Perşembe günü, Kâhire surlarına yakın mesâfede, Rîdâniyye mevkiinde yapılan muhârebeyi, Yavuz Sultan Selîm Hân kazandı. Sadr-ı âzam Hâdım Yûsuf Sinan Paşa, Pâdişâh’ı hedef alan bir Memlûk müfrezesine karşı, kendini fedâ ederek şehîd oldu. Ardından Kâhire’ye girildi. Tumanbay, son bir gayretle şehir içinde mukâvemet etmeyi denediyse de, sonunda yakalandı ve îdâm edildi.

Yavuz Sultan Selîm Hân, 10 Eylûl 1517 Perşembe gününe kadar Mısır’da kaldı. Bu müddet içinde, Mekke ve Medîne’nin anahtarları, kendisine takdîm edildi. Yemen, Osmanlı nüfûzuna girdi. Süveyş’de bir tersâne yapılmasına ve Portekizlilere karşı çıkacak güçlü bir donanma hazırlanmasına karar verdi. Mekke’den gönderilen Hz. Peygamber’in husûsî eşyâları ile Kâhire’deki son Abbâsî Halîfesi’nden alınan dinî, târîhî değeri yüksek eser ve malzeme, İskenderiye limanına gelen Donanma-yı Hümâyûn ile İstanbul’a gönderildi. Bu eşyâlar, Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saâdet Dâiresi’ne kondu ve “Mukaddes Emânetler” adı verildi.

25 Temmuz 1518 Pazar günü İstanbul’a dönen Yavuz Sultan Selîm Hân, dönüş yolunda, Sadr-ı âzam Pîrî Mehmed Paşa’yı, kalabalık bir kuvvetin başında Kuzey Irak’a gönderdi. Paşa, Irak’ın kuzeyinde hayli geniş bir arâziyi fethetti. Bu topraklarda Musul, Kerkük ve Erbil sancakları teşkîl edildi. Cezâyir’de bir Türk devleti kuran Barbaros Kardeşler, Yavuz Sultan Selîm Hân’a elçi göndererek Osmanlı himâyesini tâleb ettiler. Böylece, Sînâ’dan Fas sınırına kadar, çok uzun bir Kuzey Afrika arâzisi, Osmanlı hâkimiyetine girdi.

1520 yılı yazında, “Şâh İsmâil, Rodos Adası, Macaristan, Hazar” başlıklarıyla yeni plânlar ve programlar geliştirdiği sırada, havasını pek sevdiği Edirne’ye gitmek için hazırlanan Yavuz Sultan Selîm Hân’ın sırtında bir çıban çıktı. Tıb dilinde “şîr-pençe” diye bilinen bu çıbana halk arasında “yanıkara” deniyordu. Çok ıztırâb çekmesine rağmen, yolculuk programını ertelemedi. Kimseye haber vermeden hamama gidip, bahsedilen çıbanı sıktırdı ve cerâhat vücûda yayıldı. 18 Temmuz 1520 (2 Şa’bân 926) Çarşamba günü, İstanbul’dan hareket etti. Ağrı ve sızısı artan Pâdişâh, Çorlu yakınlarında Sırt köyü mevkiine gelindiğinde mola verdi. Burada kurulan Otâğ-ı Hümâyûn’da, tedâvisine çalışıldı. Ne var ki, Yavuz Sultan Selîm Hân, bütün hekim ihtimâmına rağmen iyileşmedi ve 22 Eylûl 1520 ( 9 Şevvâl 926) Cumartesi günü son ve en büyük Sefer-i Hümâyûn’una çıktı, can emânetini esas sâhibine teslîm etti. Son ânlarında yanında, sadece nedîmi Hasan Cân vardı. Hasan Cân, Tebrîz’in zabtından sonra İstanbul’a gönderilen âlim ve san’atkârlar arasında idi. İyice hâlsiz düşen ve çok ağrı çeken Pâdişâh’a: “Şimdi Allâh’la berâber olmak zamânıdır.” diyen Hasan Cân’a pek kızan Yavuz Sultan Selîm Hân, kaşlarını çatarak ve yattığı yerden zorla doğrularak: “Sen, bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin?” dedi ve Hasan Cân’dan Yâsîn Sûresi’ni okumasını istedi. Kendisi de onunla birlikte okudu. İkinci def’â okumaya başladıklarında “Selâm âyeti”[3] kıraat edilirken rûhu bedeninden ayrıldı.

30 Eylûl 1520 (17 Şevvâl 926) Pazar günü, Şehzâde Süleyman İstanbul’a geldi. Sadr- ı âzam Pîrî Mehmed Paşa da, aynı gün, şânlı Yavuz Hân’ın muhterem cenâzesi ve Ordu-yı Hümâyûn’la İstanbul’da idi. Süleyman Hân’ın tahta oturması ve biat merâsiminden sonra, Cihângîr Sultân’ın aralarında olmadığını, büyük bir acı ile idrâk eden gâzîler ordusu, başlarındaki külâh, sarık ve serpûşları yere çalarak âh ü figân eylediler. 1 Ekim 1520 (18 Şevvâl 926) Pazartesi günü de, Fâtih Câmii’nde merhûm Pâdişâh’ın cenâze namâzı kılındı. Sultan Süleyman Hân’ın elleri ve omuzu, tâbuta uzanırken, İstanbul sokak ve caddeleri göz yaşı ile ıslanıyordu. Sağlığında birkaç def’â görüp beğendiği “Mîrzâ Sarâyı”mevkiinde defnedilen Yavuz Sultan Selîm için, sonradan buraya bir türbe, câmi ve diğer müştemilât yapıldı. Bugün “Yavuz Selîm Külliyesi” denilen İstanbul köşesi ve bu külliyeyide içine alan “Yavuz Selîm” semti, bu şekilde ortaya çıktı. Fâtih Câmii’ne pek yakın olan ve Haliç kıyısında yer alan bu külliye, Süleymâniye ile de dâimî bir nazar mesâfesindedir. Târîhimizin üç büyük Cîhângîr’inin, aynı vatan tablosu içinde kucak kucağa yatıyor olmaları, fevkalâde bir mânâ taşımaktadır.

Sekiz yıllık saltanat müddetine en az seksen senelik icraat sığdıran Yavuz Sultan Selîm Hân, babası Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın yumuşak huyu ve müsâmahalı siyâseti yüzünden, neredeyse yıkılma ve dağılma noktasına gelmiş Osmanlı Devleti’ni, tereddütsüz şekilde Dünyâ’nın en büyük ve güçlü devleti yapmıştır. Tahta çıktığında, Afrika kıt’asında bir karış toprağı olmayan Türkiye, onun vefâtında en fazla arâziye bu kıt’ada sâhipti. Vakitsiz ölümü, milletimiz açısından büyük kayıp olmuştur. Bir müddet daha yaşasa idi, bugünkü Dünyâ harîtası, elbette farklı olurdu. Hilâfet’i Türklere taşıması ve İstanbul’u Hilâfet merkezi yapması, büyük bir hâdise ve gelişmedir. Dedesi Fâtih Sultan Mehmed Hân gibi, çok yüksek meziyetleri olan bir asker ve kumandandı. Şiddeti ve hiddeti ile tanınması, babasının yumuşak huyuna alternatif olan icraatı yüzündendir. “Selîmî” mahlâsıyla şiirler yazmıştır. Bunlardan çok tanınmış şu mısrâlar, türbesindeki sandukanın başında asılıdır:

“Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn etdi Felek”

 

 

 

 

[1] Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın, resmî kayıtlara girmiş sekiz şehzâdesi var: Abdullâh, Mahmûd, Mehmed, Âlemşâh, Ahmed, Korkud, Selîm ve Şehinşâh.

[2] Atîk Ali Paşa. İstanbul’un Çemberlitaş ve Atîk Ali semtlerinde, adını taşıyan câmiler, hâlâ ibâdete açık.

[3] “Selâmün kavlen min rabbi’r-rahîm / Onlara, rahmetli Rabb’in söylediği selâm vardır.”

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

38428819