21 Ekim 2021

ABD’de 3 Kasım’da sonucu merakla beklenen başkanlık seçimi yapıldı; ancak Trump’un yargıya yaptığı ve yapacağı itirazlardan dolayı 12 Aralık’tan önce resmî sonucun açıklanması muhtemelen mümkün olmayacak. Zaten Trump seçim öncesi yaptığı açıklamada postayla oy kullanılmasının yolsuzluklara yol açacağını, bu nedenle yargıya başvurabileceğini belirterek bunun işaretini vermişti. Çünkü durumun kendi açısından çok parlak olmadığının farkındaydı. Yapılan bütün anketlerde Joe Biden en az sekiz on puan önde görünüyor, rahatça kazanacağı tahmin ediliyordu. Gerçi önceki seçimde de Trump’a şans veren azdı, fakat genel oy toplamında daha az oy almasına rağmen ABD'deki seçim sisteminin özelliği sebebiyle Başkan olmuştu. Bu defa benzer bir durum yaşanmadı. Yüzde 67 gibi ABD siyasi tarihinde rekor sayılan bir katılımın olduğu seçim, umulanın aksine çok çekişmeli, başa baş geçti; Trump yüzde elliye yakın oy aldı. Ortaya çıkan tablo, bu popülist siyasetçinin her şeye rağmen çok ciddi bir toplumsal tabanının olduğunu gösteriyor. Eğer seçim, ABD'de iki yüz elli bine yaklaşan ölümlere, ekonomide çok büyük yıkıma, işsizlik ve durgunluğa yol açan korona salgını yaşanmadan önce, mesela bu yılın ilk aylarında yapılsaydı Trump büyük çoğunlukla kazanabilirdi. Çünkü izlediği içe kapanmacı popülist politikaları, diplomatik kurallara aldırmayan sertlikteki söylemleri, ne zaman ne yapacağı belirsiz tavırları çok eleştirilse de, hatta alay konusu olsa da Amerika’nın yaşadığı sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlardan dolayı toplum kesimlerinde ciddi bir destek buldu. 

80’li yıllarda başlayan küreselleşme rüzgârı, sosyal devleti devre dışında bırakan neo-liberal piyasa ekonomisi, ABD’nin bu dönemdeki ekonomik, teknolojik ve askeri gücü Washington’un uluslararası siyasetini yöneten “Neo-Conlar’ın" emperyalist politikalarının önünü açtı. Büyük Ortadoğu Projesi gibi girişimler başlatıldı. Irak hiçbir haklı gerekçe olmamasına rağmen işgal edildi. Dışarıda Ortadoğu gibi yerlerde askeri güce dayanılarak bazı hedeflere ulaşılsa da, bu girişimler ülkede ciddi yapısal sorunlar doğmasını önleyemedi. Gelir dağılımı bozuldu; petrol şirketleri, silah tüccarları ve sanayicileri, uluslararası markalar ve işletmeler hızla zenginleşirken orta ve alt kesimin refahtan aldığı pay azaldı. Sermaye kesimi ve sanayiciler maliyetinin daha elverişli olmasından dolayı üretim ve yatırımlarını başta Uzakdoğu ve Meksika olmak üzere dışarıya kaydırdılar. Bu durum doğal olarak ülkede işsizliğe, geniş kesimlerde gelir kaybına yol açtı.

Trump işbaşına gelince, becerikli bir tüccar üslubuyla “korumacı siyaset”, içe kapanmacı, Çin ile şiddetli rekabet içeren bir politika izlemeye başladı. Dışarıdaki işletmelerin ülkeye dönmesini sağlamak maksadıyla zecri önlemler alırken, içeride yatırım yapacaklara büyük kolaylıklar getirdi, üretimi teşvik etti. Böylece Amerika’da son iki yılda ekonomik göstergeler yükselirken refah arttı. Seçkinler, okumuş kesim onu fazla avam ve kaba bulurken, çalışan orta ve alt kesimlerdeki taraftarlarını pekiştirdi (konsolide etti).  Salgın dolayısıyla işini kaybeden on binlerce insana devletin dört bin dolar yardımı yapması bu politikasının sonucudur; bütün olumsuz şartlara rağmen toplumun yarısının desteğini sağlaması rastlantı değildir. 

Diğer yandan bu seçimler ABD'de çok ciddi kutuplaşmanın olduğunu, toplumun sosyolojik, psikolojik, ekonomik, demografik ve zihniyet açısından ikiye bölündüğünü ortaya koydu. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler şeklinde siyasi tercih olarak görünen ayrışma aslında sadece sandığa yansımakla sınırlı değil; ABD uzun zamandır bu ayrışmanın zeminini oluşturan toplumsal sorunlara çözüm getirebilecek güçlü, kararlı ve nitelikli lider sıkıntısı çekiyor. Resmen açıklanmasa da Trump dönemi kapanmıştır; önümüzdeki dönemde yeni Başkan artık Joe Biden‘dır. Trump’un federal mahkemelere ve ardından Yüksek Mahkeme’ye yapacağı itirazlar sonucu değiştirmeyecektir. Joe Biden muhtemelen bizim saatimizle bu gece Nevada’daki sonuçların açıklanmasıyla gereken 270 sayısına ulaşacaktır. Anayasa Mahkemesi başkanının ve üyelerinin çoğunun Cumhuriyetçi olmaları hukuki bir karar vermelerini engellemez. Çünkü her şeye rağmen Amerika’da güçler ayrılığı, hâkim teminatı ve bağımsız bir yargı vardır. Postayla oy kullanılması ilk defa bu seçimde uygulanmıyor. 

Joe Biden nasıl bir Başkan olacağını şu cümlesiyle açıkladı: “Şu anda DP’nin seçim kampanyasının başındayım; ama seçilince ABD’nin Başkanı olacağım”. Yani Kongre’de partili milletvekilleriyle toplantılar yapmayacak, parti kongrelerine katılıp konuşmayacak, parti yöneticilerini seçmeyecek, muhalif lideri fırçalamayacak; kısacası partizan bir Başkan olmayacak. ABD Anayasası ve seçim yasaları 18 nci yüzyıl sonundaki şartlara göre düzenlendiğinden günümüzde yetersiz kalıyor. Dünyanın bu en güçlü ülkesinde huzurlu ve güvenli bir seçim bile yapılamıyor. Ama bu sorun Amerika’nın demokratik bir hukuk devleti olmasını engelleyemiyor.

Biden’in başkanlığı döneminde, Türk-Amerikan ilişkilerinde Trump döneminde sümenaltında bekletilen Halkbank, S-400‘ler ve bunlara ilişkin yaptırımlar gibi konular muhtemelen ısıtılıp önümüze sürülecektir. Ama bunun ötesinde ilişkiler zaten olabildiği kadar kötü. Washington ve Ankara birbirine kesinlikle güvenmiyor. Başta PKK/YPG terör örgütünü devletleştirme projesi olmak üzere, Suriye’nin statüsü, Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızın yok sayılmak istenmesi, 15 Temmuz ihaneti ve FETÖ konusunda ABD ile ortak bir noktada buluşup uzlaşmak çok zor görünüyor. Bu konuların her biri Türkiye için beka ve ciddi güvenlik meselesi özelliği taşıdığından geri adım atamayız. Buna karşılık ABD’nin uluslararası ilişkilerini düzenleyen Pentagon, CİA ve Dışişleri gibi derin devlet kurumları emperyalist hedeflerinde ısrar ederler mi?  Başkan Biden çevresindeki Türkiye aleyhtarı danışmalarının telkinlerinden kurtulabilir mi? Bunları zamanla göreceğiz. Ancak Washington’dakiler duyguları ne olursa olsun bir gerçeği görmezlikten gelemezler; Türkiye NATO’nun en güçlü ordusuna sahiptir, ekonomik sıkıntıları olsa da devlet teşkilatıyla, yetişmiş insan gücüyle, genç nüfusu, tarihi ve kültürel havzasıyla Avrasya jeopolitiğinin temel taşıdır. Son on yılda yarısı görevler sebebiyle defalarca Türkiye’ye gelip görüşmeler yapan Başkan Biden, Türkiye’nin dışlanmasının maliyetini her halde dikkate alacaktır.

Nuri GÜRGÜR

[i] Türk Ocakları Eski Genel Başkanı, ATO Eski Meclis Başkanı, yazar-mütefekkîr, işadamı

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden