30 Temmuz 2021

Hutbe, Hazret-i Peygamber’in ortaya koyup buyurduğu bir İslâm âdetidir. Cuma ve bayram namâzlarında, hatîb tarafından belli bir kalıp içinde okunan dinî nasîhat cümleleridir. Hutbenin, sözü edilen kalıbı, yâni dizilişi içinde “Besmele, Hamdele, Salvele” bölümleri, mutlakâ bulunur. Her işine Allâh’ın adını anarak girişen Müslüman, hutbeye de Besmele ile başlar. Hamdele, Allâh’a hamd edilen, şükrân sunulan bölümdür. Salvele ise; İki Cihân Fahrı, Server-i Mevcûdât, Hâtemü’l-Enbiyâ, Habîbullâh Muhammed Mustafâ Hazretleri’ne selâm ve sevgilerin ifâde edildiği hutbe kısmıdır. 

Resûl-i Kibriyâ’nın Âhiret Yurdu’na hicret eylemesinden sonra, Hazret-i Ebûbekir halîfe seçildiğinde, tâkib edeceği devlet siyâsetini anlatmak maksadıyla, minberde ve hutbe kalıbı içinde veciz bir konuşma yapmıştı. Ondan sonraki diğer üç halîfe, yâni Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali de, bu usûlü sürdürerek, iş başına geçdiklerinde böyle hutbeler okumuşlardı. İslâm Devleti’nin ilk devirlerinde Cuma namâzlarını Halîfe kıldırır ve Cuma hutbelerini de Halîfe okurdu. Lâkin, devletin sınırları genişleyip de muhtelif câmi ve mescidlerde Cuma namâzı kılınmaya başlayınca, nerede olursa olsun hutbeleri okuyan hatîbler, Besmele, Hamdele ve Salvele’den sonra, mevcûd halîfenin adını da hutbe metnine koymaya başladılar. Bu, aynı zamânda bir hükümrânlık, istiklâl ve dahî devlet işâreti sayıldı. İlerleyen zamân içinde tûğ, alem (bayrak), tabl (mehter / millî marş) gibi hâkimiyet sembolleri arasına hutbe de girdi. Cuma ve bayram hutbelerinin okunduğu beldeler, hangi devletin sınırları içinde yer alıyorsa, okunacak hutbe metnine, o devletin o sıradaki hükümdârının (sultânın, pâdişâhın, emîrin, beyin, reisin) adı da ilâve edilir oldu.

Hicret’in altı yüz seksen yedinci, Milâd’ın bin iki yüz seksen sekizinci senesi içinde, Kayı Boyu’nun başbûğu olan Osman Beğ, Eskişehir yakınlarındaki Karaca-Hisâr’ı[1] fetheyledi. Karaca-Hisâr’da bir danışma meclisi toplayan Osman Beğ, oradaki kiliseyi câmie çevirmek, gelen ilk Cuma namâzını orada kılmak ve o namâzda, kendi adına hutbe okutmak istediğini söyledi. Amcası Dündar Beğ ile ağabeyi Gündüz Beğ’in de katıldığı o müşâvere meclisinde, Şeyh Edebâlî, Akçakoca, Samsa Çavuş, Emîr Ali, Turgut Alp, Kara Mürsel, Şeyh Mahmûd, Hasan Alp, Konur Alp gibi eli öpülesi ceddimiz hazır bulunmuşlardı. 

Osman Beğ’in bu câmi, Cuma namâzı ve hutbe dileklerinin, bir devletin kuruluşuna işâret ettiğini, o danışık içinde bulunan cümle uluğ Türkler anlamışlar, hepsinin gözleri buğulanmış, akmaya hazır yaşlar, sırasını beklemeye başlamıştı. O Kayı danışığına katılan gönül erlerinden biri de Dursun Fakîh idi. Dursun Fakîh, Kayı Boyu içinde herkesin tanıyıp bildiği bir hoca olmanın ötesinde Şeyh Edebâlî’nin dâmâdı ve dahî Osman Beğ’in bacanağı diye de biliniyordu. Kısacası, Dursun Fakîh’in bedeninden saçılan ışıklar, görünenden ve bilinenden ziyâde idi. Osman Beğ, Karaca-Hisâr’daki Cuma namâzı imamlığı ile hutbe okuma işini Dursun Fakîh’e ısmarladı. Bununla da kalmadı, onu Karaca-Hisâr’a kadı tâyin eyledi.

Kilisenin câmie çevrilişi, orada Cuma namâzı kılınması, o namâzda Osman Beğ adına hutbe okunması ve nihâyet Karaca-Hisâr’a kadı tâyini, Osman Beğ’in başbûğluğunda bir devletin doğuşuna, Türk’ün gönlünü ışıtan ve ısıtan ışıklar yolluyordu…

[1] Karaca-Hisâr, bugün Eskişehir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde, Odunpazarı ilçesine bağlı Karacaşehir Köyü (Mahallesi)’dür.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden