3 Temmuz 2022

 

Ertuğrul Gâzî Beğ oğlu Osman Gâzî, atasının Cennet’e hicretinden sonra Kayı Boyu’nun başında durduğunda, dört cihetten sarılmış bir daracık arâzinin içinde, ne yapıp edeceğini fikreylemeye başlamıştı. Sözünü ettiğimiz arâzi, bugün Bilecik’e bağlı Söğüt Kışlağı ile yine bugün Kütahya’ya bağlı Domaniç Yaylağı idi. Bu bir evlek toprağın doğusunda, güneyinde ve güney doğusu ile kuzey doğusunda muhtelif Türk beğlikleri vardı. Anadolu’da Selçuklu hâkimiyetinin sönüp batmasından sonra, maalesef Türkler arasında kıyasıya bir kardeş kavgası başlamıştı. Vaktiyle Selçuklu buyruğu ile memleketin değişik yerlerine vâli veyâ başbûğ tâyin edilen hatırlı Türk kumandanları, ortada merkezî otorite kalmayınca, bulundukları yerde istiklâllerini îlân etmişler, böylece Anadolu’yu bir Türk yamalı bohçasına çevirmişlerdi. Bu beğliklerin dört yanında başka Türk beğlikleri olduğundan, birinin büyümesi, ötekilerin küçülmesine bağlı oluyordu. Bu ise, Türk târîhinin en bahtsız ve sevimsiz kardeş kavgasına yol açıyordu. Bu yüzden, o devrin ıztırâbını şiirine aktaran Yûnus Emre:

“Söz ola kese savaşı

Söz ola bitire başı

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ide bir söz”

derken, Türk’ün ciğer yarasını ortaya koyuyordu.

Selçuklu sonrası kurulan Türk beğlikleri içinde birinin durumu, ötekilerden farklı idi ve beğliğin başında Osman Gâzî bulunuyordu. Osman Gâzî’nin üstünde beğlik yaptığı arâzinin batısı ve kuzeyi Türk olmayan bir unsurla hemhudûd idi. Türk de olmayan, Müslüman da olmayan bu komşu Bizans adını taşıyordu. O sırada, Bizans’ın yıldızı da sönmüş, İstanbul merkezli bu kadîm devletin îtibârı yerlerde sürünüyordu. Söğüt ve Domaniç’e yakın Bizans beldeleri, tekfûr denilen vâli kumandanlar tarafından idâre ediliyordu. Tekfûrlar, tamâmen başlarına buyruk davranıyorlar, İstanbul’dan gelecek emir ve tâlimâtı eslemiyorlardı. Söğüt ve Domaniç’e komşu Bizans ahâlisi, bu tekfûr zulmü altında inliyor, Osman Gâzî Beğ’in âdil ve kutlu idâresine geçmek için aralarında gün sayıyorlardı.

Milâdî XIII. asrı XIV. asra bağlayan zamân diliminde Bursa, Bilecik, Kütahya ve Eskişehir mesâfelerinin kesişme noktası bilinen Bitinia, Türk ve Bizans pencerelerinden böyle görünüyordu. Osman Gâzî Beğ’in bulak şırıltısını andıran berrak hayat tarzı ile tekfûrların irin akan tasallutlarını yan yana koyan her vicdân sâhibi, reyini Osman’dan yana koyuyordu. Osman Gâzî Beğ’in bu şekilde parlayan yıldızı, elbette Bizans tekfûrlarını tedirgin ediyor, önlerinde en büyük engel olarak gördükleri Kayı Boyu Beği’ni ortadan kaldırmak için Şeytân’la el ele veriyorlardı. Bu tekfûrlardan biri, alışılmışın dışında duruyor ve her vakit Osman Gâzî Beğ’in yanında yer alıyordu. Harman-Kaya Tekfûru Köse Mihâl, sanki tesâdüfen Bizanslı, tesâdüfen Hristiyan gibi duruyor, bütün aklını ve fikrini Türklük gâyesi ile dolduruyordu. Öteki Bizans tekfûrlarının kötü niyet ve amellerini, hiç vakit kaybetmeden Osman Gâzî Beğ’e ileten Köse Mihâl, Türk ve İslâm rengine bürüneceği o kutlu vakti beklemekte idi. 

Köse Mihâl sâyesinde kendisine ve elbette Kayı Hânlı nesline kurulan tuzakları haber alan Osman Gâzî Beğ, tuzak kuranlara kuracağı tuzakları, aklında ve zihninde sıraya koyuyordu. Nâmık Kemâl merhûmun:

“Cihângîrâne bir devlet çıkardık bir aşîretden”

diye göğüs kabarttığı demleri yaşıyorduk…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: