1 Aralık 2021

Noel Baba maskaralığına bakar mısınız: Yılbaşı uydurması geliyor ya, kimbilir ne acıklı, gülünç manzaralar sergilenecek… Noel Baba dedikleri uydurma kişinin kıyâfeti, kalın kumaştan dikilmiş, soğuk iklime uygun İskandinav elbisesi. Antalya, Demre’de ona mekân belirliyorlar (uydurma tabiî), adamın o kılıkla ve okkalı külâhla Antalya yöresinde yaşaması için, aklından zoru olması gerekir. Yılbaşı uydurması da cabası… Çam ağacı, Avrupa’lı putperest kavimlerin Hristiyanlığa geçmiş unsuru… 

Çevrecilerin hatırına gelip de yılbaşı kutlamaları dolayısıyle yapılacak çam ağacı katline karşı protesto yürüyüşü filân düzenleler mi acaba?

Hz. İsâ’nın doğumu da öyle kışın değil, baharda idi, çevrede kuzular otluyordu; 31 Aralık’ta değil, kimine göre 25 Aralık’ta, kimine göre bilmem kaç ocakta idi, Yıl olarak da, 1 Mîlâd yılı olarak kabul edilenle, kendi yayınlarına göre, gerçek doğum yılı arasında 8 yıla varan farklar var. Tahrîfe uğramış Hristiyanlık anlayışına göre, Hz İsâ, -hâşâ- rab’dir, ilâhtır, Mîlâdî 1. Yıla Anno Domini (Rabbimizin Yılı) derler, C.E (Christian Era) yerine, bunun kısaltması olarak A.D. de kullanırlar. Müslüman, İngilizce yazdığı zaman, özentiye katılıp gâvurca A.D. kullanmamaldır! (Sultanahmed Meydanındaki, Romalı’ların Mısır’dan getirdikleri dikili taşlardan birinde bu A.D yazısı, belediye yetkililerinin bilgisizliğini haykıran bir özenti belgesi olarak durmaktadır.)

Aslında, Avrupa’da Hristiyanlık sürekli olarak zemîn kaybetmektedir, ama yılbaşı maskaralıklarını ticâret aracı olarak kullanmaktadırlar. Târih konusunda da Mîlâttan Önce (M.Ö) ki yılların büyükten küçüğe doğru yol alması da ayrı bir tuhaflıktır. Yahûdî takviminde, hiç olmazsa daha akla uygun bir yol tutulmakta; görüşlerine göre Dünyânın yaratılışından başlanıp 6000 yılına doğru gelinmektedir.

Onbeş yıl kadar önce, Ağrı şehrimizin vâlisi, turistlere şirinlik olsun diye olmalı, hâtıra eşyâsı olarak küçük Nûh (A.S.) gemileri yaptırıp satışa sunmuştu: Batı’lı gâvurlar Nûh Aleyhis Selâm’ın gemisinin, Tûfân’dan sonra, Ağrı (URRT olarak yazılan Urartu’yu, ‘Ararat’ diye okudukları için olmalı,) Dağı’nda karaya oturduğunu sandıkları için, gâvurcuklara böyle bir şirinlik yapıyordu! Kendi Kutlu Kitabı Kur’ân-ı Kerîm’de, geminin (Cizre yakınında) Cûdî’de oturduğunu yazdığından haberi yoktu anlaşılan! Bu konuda Cizre Kaymakamlığı’nın yaptığı bilim toplantılarından, basılan kitaplardan da bîhaber olduğu anlaşılıyor sayın mülkî âmirin.

Selçuk yakınlarındaki uydurma Meryem Ana yöresine ne demeli? Avrupa’da, Jesus Christ (Hz. İsâ) adlı bir kişinin, var olup olmadığı, yaşamış olup olmadığı tartışılırken, -herhâlde- turist gelecek diye, geniş arâzi tahsis et, orada papazı yetkili kıl, gelen Hristiyanların kafasında “buraları bizimle ilgili kutlu hâtıralar bölgesi, şu barbar(!) Türkler gelip yerleşmişler, bu toprakları er geç onlardan temizlemeliyiz” anlayışının yerleşmesine zemîn hazırla! Kültür istilâsı, işte böyle bir felâkettirkendi ülkene, yabancıların, düşmanların baktığı gözle bakarsın, bunu da öğretim yoluyla kendi çocuklarına aktarırsın! 

Osmanlı Devleti, Fâtih çağında, İtalya’yı İslâm’a açmak, fethetmek için, çizmenin topuğundaki Otranto’yu almış, Gedik Ahmed Paşa orada çok sağlam bir kale yaptırmıştı. Sultân İkinci Bâyezîd, Cem Sultân gailesiyle uğraşmak zorunda kaldığından, bu hamle sürdürülememiş, Otranto, zamanla elimizden çıkmıştı. Kale çok sağlamdı, yıkmak için çok uğraştılar. Aradan 5 yüzyıla yakın zaman geçti; İtalyanlar, Otranto’da Osmanlı’yı hatırlatacak bir şey yaparlar mı? (ama, 1571 yılındaki İnebahtı yenilgimizi hâlâ kutlarlar) Avrupalılar, Osmanlı’nın elinden çıkmış ülkelerde, mezarları bile yok ediyorlar, bizimle ilgili hiçbir iz bırakmamak  hedeflerinden, inatlarından asla vazgeçmiyorlar.

Turistlerin çok rağbet ettiği Antalya’da bulunmuş, orada çalışmış bir genç anlatıyordu: turistlerden görerek ‘bizimkiler’ de birtakım çağdaş(!) ilişkilere girme alışkanlığına kapılmışlar, iş öyle bir raddeye gelmiş ki, eşler konusunda arkadaş arkadaşa güvenemez duruma düşmüş. Maddî gelir elde ediyoruz denilirken neleri kaybettiğimizin farkına bile varmıyoruz.

Urfa, Peygamberler şehridir, iyi bir tanıtım yapılsa, bütün İslâm ülkelerinden oraya turist yağar. 

Afyonun Emirdağ ilçesi yakınlarındaki, Hisarköy yanındaki Amuriye/Amoryum, Avrupa’lı kâfirler için olduğu kadar Müslümanlar için de çok mühim bir merkezdir. (Aaaa Avrupa’lıya hiç kâfir denilir mi? havasındaki zavallılara, adam olmak için, önce kafa karışıklığından kurtulmak gerektiğini hatırlatalım; Müslüman olan Avrupalılar da var, sayıları hergün artmakta, biz, kâfir olanlarından bahsediyoruz) Andolsun ki,“Allah, Meryem’in oğlu Mesih’in ta kendisidir” diyenler kâfir olmuşlardır: (Kur’ân-ı Kerîm, Mâide Sûresi, 17. Âyet; “Allah üçün üçüncüsüdür, üçten biridir” diyenler de tamâmen küfre batmışlardır: (Mâide Sûresi, 73. Âyet.)

Selmân-ı Fârisî hazretleri, Mecûsî iken, İslâm’ın Hz. İsâ Aleyhis Selâm safhasında Hak dîne girmiş, baba ocağını terketmiş, birkaç din adamının yanında yaşamış, son olarak, Amoryum’daki vefât ederken, onun, Son Peygamber’in gelmesinin yakın olduğunu, Arap toprağında zuhûr edeceğini bildirmesi üzerine, genç Selmân, Arabistan’a giden bir kervana katılmış,  kervandakiler bu kimsesiz genci köle yaparak satmış, Selmân, bir yahûdînin kölesi olarak gittiği Yesrib’de, Son Peygamber Hz. Muhammed A.S.ın orayı şereflendirmesi üzerine, orada Müslüman olmuştur. Avrupa’lı kâfirler, bu çok mühim olayı hiç dikkate almazlar (kalp mühürlenince öyle olur) varsa putperest Roma, yoksa putperest Roma içgüdüsü/saplantısıyla, Amoryum’a putperest Rûm açısından bakarlar. Oradaki köylülerin ifâdesine göre, kazıdan çıkan taşlara âdetâ yalayacakmış gibi yaklaşırlar. Amuriye’de, Selmân-ı Fârisî hazretlerinin ibâdet etmiş olduğu (Hak dînin o zamanki, mâbedi olan) iki kilisenin duvarları açığa çıkarılmıştır. Amuriye doğru dürüst tanıtılsa, İslâm ülkelerinden de, Batı’dan da turist yağar. Ama, Hisarköy’de içki içilecek, çıplak gezilecek, çağdaş(!) ilişkiler yaşanacak bir durum yoktur; ciddî, çok mühim bir târih belgesi, insanlık kültürünün mühim ve ibretlik bir safhası vardır.

Bunlardan başka, Türkiye’nin hemen her tarafında, Selçuklu’dan, Osmanlı’dan kalma ‘bize âid’ eserler vardır; turistler, ‘bizi, bizim eserlerimizi görmeğe gelseler olmaz mı? 

Öyle anlaşılıyor ki, turizm konusunu, bu fâsid yörüngeye oturtanlar, yalnız geceleri değil, gündüzleri de içki şişeleri ellerinden düşmeyen kimselerdir. 

***

‘Çok abartılı bir yaklaşım!’ diyecek iyi niyetliler için, bir hâtıramı naklederek bitireyim:

Sanırım 1962 yılı idi, Turizm Bakanlığı, Velî Somuncu Baba’nın Aksaray’daki, tâmiri bitmiş makamının açılışı için bir heyet göndermişti. Rahmetli Prof. Feridun Nâfiz Uzluk ve bu konudaki ilgililerden birkaç kişi, Turizm Bakanlığından yetkililer, bir otobüs dolusu olarak Aksaray yoluna düştük. Yolda, herhâlde Selçuklular devrinden kalma bir kervansarayın tamir edilmiş, yenilenmiş bir mescidi yanında mola verildi. 

Beyaz badanalı, tertemiz mescid (kıble duvarında duvara doğru içerlikli mihrab vardı) yemek salonu olarak kullanılıyordu. (Turizm anlayışımız da böyle: orası, eski bir eser, atalarıımızdan kalma; değeri var, atalarımız orada namaz kılarmış, onlar ‘eski’, biz ‘yeni’yiz, kılmasak da olur.) 

Tertemiz salonda öğle yemeğimizi yerken, gözlerimiz, Mihrab’da yukarı kısma asılmış bir M. Kamal Paşa resmine takıldı. (İlk Meclis binâsında olduğu söylenen nüfûs cüzdanında (günümüzdeki söylenişiyle: kimliğinde, öyle yazılı olduğu, tv kanallarında söylenip duruyor; meraklısı, gider, bakar) 

1960 darbesinin üzeriden 2 yıl kadar geçmişti ama, herhangi bir şekilde resmin niçin oraya asıldığını sormak, olmazdı.

Ankara’daki Turizm Bakanlığı yetkililerinden Tuğrul Bey de vardı, gündüz olmasına rağmen, içiyordu. Derken, onun da gözü resme ilişti ve başladı resmi oraya asan Millî Eğitim Müdürünü haşlamaya: “Kardeşim, bu kadar da dalkavukluk olmaz ki! Hepimiz Atatürkçüyüz, anladık…” 

 Millî Eğitim Müdürü, heyecandan ve öfkeden titreyerek: “Ama, beyefendi, ben atamızı çok seviyorum…”

“Anladık kardeşim, biz de seviyoruz, asacak başka yer bulamadın mı?” 

Karşılıklı bağrışmalar böyle uzadı gitti…

***

Yemekten sonra otobüse binerken, sağda önde oturmuş olan rahmetli Uzluk’un şöyle dediğini işittik: 

“Ben bâzı sarhoşları çok severim.”

Bâzı konularda solcular ve yabancılaşma akımı ürünü diplomalılarımız kendilerini yetkili göregeldikleri gibi, alkol dostları da değişik tavırlar sergiliyorlar demek…

Aksaray’a vardık, Somuncu Baba Hazretlerinin makamının açılış töreni yapıldı. (Türbe deniliyordu ama, türbesinin sanıyorum Dârende’de olması ihtimâli daha kuvvetli; Aksaray’daki ‘makam’ olsa gerek. Onun soyundan geldiği anlaşılan Sadi Somuncuoğlu Bey arkadaşımız, herhâlde doğrusunu bilir.)

Aksaray’da câmilerde birçok devekuşu yumurtasının tavanda asılı olduğunu gördük. Söylediklerine göre, devekuşu yumurtasının olduğu yere örümcek gelmezmiş. Yüksek tavanlarda örümcek ağ yapacak olsa, temizlemesi zor olacağı için böyle pratik bir yol tutulmuş.

***

Aklımızı, turizm konusunda ne zaman kullanmağa başlayacağız?

Böyle bir bilincimiz, niyetimiz var mı?

Nasreddin Hoca’ya, hanımının çok gezdiği söylenince:

“O kadar çok gezse, bize de uğrardı!” demiş.

Turizm aklımız da inşallah günün birinde …

diyelim.

06 Aralık 2020

05 Aralık 2020

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden