29 Kasım 2021

Zengin zengini ödünç kaşır.

Zengin zengini ödünç kaşırken, fakiri de birlikte sömürmeye devam ediyor. Sömürü hemen akla geldiği gibi sadece ekonomik düzeyde değil daha birçok alanda da gerçekleştiriliyor. Makamlar, mevkiiler, unvanlar, şöhretler de sadece bu seçilmiş kişi veya kişilere özgü bir özellikmiş, hakmış gibi dağıtılmaya devam ediyor. Ancak ve sadece kapıkulu kişiliği gösterenler de bu sayılanların kıyısından köşesinden lütfen kırıntı koparabiliyor. Yahut buna müsaade ediliyor. “Benden-senden” formülü “bizden-sizden” formülü ile karşı karşıya özellikle getiriliyor. Bu bir anlamda “cambaza bak” şeklinde işletilerek, her zaman ve her dönemde insanlık değerlerinden uzaklaşma anlayışları körükleniyor. Bireylerin strese, toplumun toplu toplu kümeler halinde gerginliğe sürüklenmesi, hayatın yaşanılır olmaktan çıkarılması boşuna yapılmıyor. Kurgulayanlar genelde bu durumu, toplumun bu hale gelmesini bilinçli olarak yapmaktadırlar. Amaç ne kendisiyle ne ailesiyle ne de toplumla barış içinde olmayan bireyleri şuursuz bir “sürü” haline getirerek gütmek. Yahut da en ince liflerine ayrılan toplumu aynı zamanda toplumdaki bireyleri sadece ve sadece “çıkar” tanrısında birleştirmek.

Azınlığın zengin kalabilmesinin çıkarı çoğunluğun harcanması yönünde işletilmektedir. Yine iktidar gücünün çıkarı yönettiklerini muhtaç yapmaktan geçmektedir. Hep ihtiyaç içinde bırakılanlar, onları muhtaç durumda bırakan gücün çıkarına hizmet edecektir. Çark hep gücün çıkarı yönünde dönmeye devam edecektir.

Bireysel ve sosyal ilişkilerde,

İş bulma, iş verme, koltuk kapma, ihale alma, ballı yönetim kurulu üyeliklerinde de “bizden” formülü tek başına işlemez. Bunlar yapılır ve dağıtılırken ortalıkta pek kalmayan “hatır-gönül” denir lakin işin içine başka başka beklentiler, istekler, arzular girer. Yani çıkar toplumunun tanrısı yine burada bin bir yüzüyle devrededir.

Kendini sevmeyen insanların fazla bulunduğu toplumda bencilliğe dayanan çıkar hep öne çıkar. Çünkü bencillik bireyin sürekli olarak kendisini her alanda aç, eksik hissetmesidir. Bu durum bireyin kendisi ile barış içerisinde olamamasından, kendisini sevememesinden, hemen hemen her alanda yetersizlik duygusunu yaşamasından kaynaklanır. Hep çıkar hesabı peşinde olması bu eksikliğini tamamlamaya yöneliktir. Kendisini sevmeyenden başkalarını sevmesi beklenemez. Seviyor gibi görünmek insanın ve toplumların varoluş gerçeğine aykırı düşer. Bu aykırılıkların toplumun her alanında yer bulması insanlık toplumunu çıkar toplumuna dönüştürür.

Selam sabah ilişkisi:

Merhabana merhaba diyebilmem için merhaban bana ne vadediyor ki? “Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar” sözü selamın artık kendisine beklenti içerisinde olduğu bir şey katmadığı düşüncesi giderek yayılan toplumların felsefesi yerine geçmeye başlamıştır. Bu durum ise hem bireyde hem de toplumlarda büyük bir boşluk oluşturmaktadır. Bu boşluk varoluş gerçeğini kabullenememe boşluğudur. Nasıl ki biyolojik hayatın devamı için su, hava ve çeşitli besinlere ihtiyaç varsa toplumsal hayatın içerisinde de doğal, samimi, küçük-büyük hesaplara dayanmayan ilişkilere ihtiyaç vardır. Yani bireyler başkalarıyla tanışma, konuşma, paylaşma, kısaca değişik şekillerde bağlar kurma ihtiyacındadır. Eğer bu ihtiyacını doyuramaz yahut “mış gibi” ilişkiler içerisinde kalırsa kendi varoluşuna bile katlanamaz. Çünkü suni ilişkiler ne bireyleri ne de toplumları sağlıklı yapıya kavuşturamaz. Bireyler de bilir ki doğal olmayan, yani çıkar hesaplarına dayanan ilişkiler, iletişimler ve bağlar gerçekte varoluş ihtiyacını karşılayamadığı zaman hayat çekilmez hale gelir. Sebepli sebepsiz sıkıntılar, gerginlikler, sorunlar daha çok çıkar toplumunda çoğalır, çoğaltılır. O toplum görünüşten itibaren bir toplumdur çünkü her alanı, her kurumu, her bireyi kendi içinde paramparçadır.

 

Maddi çıkar ilişkilerinde:

Kendilerine bu adı vermeseler de “çıkar tanrısı veya tanrıları” öncelikle toplumsal hayatın bağlarını çözmek adına soruna maddi çıkar ilişkilerinden yaklaşmayı seçmektedir. Mesela düğünlerde geleneksel yapı içerisinde önceleri bir sosyal yardımlaşma ve destek anlamı ifade eden toplumsal yaşama biçiminin zamanımızdaki anlayışı tamamen değişmiştir. Düğünlerde takılan takıların kimler tarafından yapıldığı ya kameraya alınıyor ya da bunların listesi yapılıyor. Çünkü zamanı geldiğinde bunların bir borç gibi aynen ödenmesi gerekiyor. Ne eksik ne de fazla. Hatta ödenmediği takdirde borç vermiş gibi gidip istenebiliyor. Ayrıca askere giden komşunun, yakınların gençlerine verilen harçlıklar da bu borç ya da alacak hanesine yazılıyor. Hiç kimse böyle bir beklenti içerisinde olmadığını dillendirse de toplumda bu konudaki söylemlerin artması problemin gerçekliğini kapatamıyor. Kapatmaya çalışanlar da kendi içlerinde çelişki yaşadıklarını bir türlü unutamıyorlar. Bazıları “bu kadar da değil” deseler de içtiği ya da içirdiği bir bardak çayın hesabını yapan bireylerin sayısının toplumda giderek artması da sadece çıkar toplumuna doğru gidildiğinin bir göstergesidir…

Spinoza, açgözlülüğün, hırslılığın ve benzerlerinin bir delilik türü olduğunu yazar. Yani bir toplumda bunların öne çıkarılması, hatta hayatın tek gayesi gibi davranışlara sokulması hiç de sağlıklılığın işareti değil.

 

Kültürel ilişkilerde

Cehalet kültürden üstündür yaşama biçimi ve felsefesi… Cehalete karşı çıkanların kınandığı, yargılandığı bir toplum. Cehalet bizdense devam etmeli şeklindeki bilinçaltı sözleri ve davranışları. İçi boş balonların övgü ve alkışlarla şişirildiği bir toplumda keramet kargalarda aranır. Bu duruma da şaşmamalıdır.

Çıkar ilişkileri şahane, kültür bahane. Çünkü gerçek anlamda ulusal ve insanlık düzeyinde kültürü özümsemiş, kişilerin ve toplumun yaşama alanı içerisine sokmuş birey ve toplumlarda “çıkar” hep insani ve “insanca” anlayışlarla, değerlerle şekillenir. Bunun için böyle toplumlar daha çok mutlu, daha çok huzurlu, daha az gergin, daha az kavgalıdır. Yani bu neticeler aynı zamanda insanlık toplumunu hazırlayan göstergelerdir. İnsanlık toplumuna doğru bir adım atıştır.

Duyuş, düşünüş, davranış birliğini oluşturan, gelenek, düşünce ve sanat varlıklarının her topluma göre farklılıkları olduğu gibi bu alanlarda bütün insanlığın ortak tarafları da vardır. Bu ortak tarafların kültürel ilişkilerde öne çıkarılması yerine dar sınırlar çizilen alanlarda kalmak toplumsal gelişmeyi sınırlayacağı gibi insanlık değerlerinden faydalanmayı da engelleyecektir.

Görmezden gelme saldırganlığı çıkar toplumunun en sinsi ve en saldırgan özelliklerinden biridir. Mesela çıkar toplumunun medyası da sivil toplum kuruluşları da işine gelmeyenleri yok sayarak, yokları var sayarak var olmayı sürdürürler… Bunlar “bizdenlere” ödül verirken dışındakilere modul bile vermeme alışkanlıklarını yıllarca sürdürürler. Bunun için çıkar toplumunda özgür kültür ortamlarından pek bahsedilemez. “Benim yazarım, benim sanatçım” veya “bizden” bakışları ölçüt olarak işlerlik kazanır. Bu ölçütler devreye sokulmasa bile “diğerleri” en iyi eserler bile olsa görmezden gelinir. Hiçbir yerde, medyada bu eserlere ve sahiplerine mümkün olduğunca yer verilmemesi yolu seçilir.

Çokbilmişler toplumu da işaret edilen anlayış ve ortamlarda semirir, yayılır, kendilerine yerler elde eder. Böyle bir toplumda ben bilirimciler, zır cahiller, diplomalı cahiller, unvanlarına sığınarak caka satanlar, hakaret etmeyi bilgi-bilim sananlar ve benzerleri o kadar çoğalır. Beşik kertmesi ulemalık politize unvanlara evrilirken ortada ne bilim ne de sanat kalır. Düşünen, bu manzarayı gören insanlar bu çürümüşlüğe şaşırmaktan başka bir şey ellerinden gelmez. Böyle bir toplumda “çıkar” öne çıkmayacak da ne olacak?

 

Nefret toplumu

Sözlerden de gözlerden de okunan nefret… Konuşmalarda, yazılarda argonun bile çoktan rafa kaldırıldığı, yerine küfürlerin, aşağılamaların geçtiği bir toplum. Hani derler ya “fırsat bulsa bir kaşık suda boğacak” diye… Nefretin kine, kinin eyleme dönüştüğü bir toplum ancak çıkarın tek amaç haline getirildiği toplumlarda kendisine alan bulur. “Balık baştan kokar” ve “imam yellenirse cemaat sıçar” gibi sözler nefret toplumunun her kesiminde yer bulmaya başlar.

Buraya kadar işaret edilenlerden de anlaşılıyor ki sadece “çıkar”ın hâkim olduğu bir topluma değil Topyekûn insanlık toplumuna ihtiyaç var. Çıkar toplumuna çareler üretmek sadece yöneticilerin, yönetenlerin sorumluluğunda değildir. Sosyologlar, sosyal bilimciler, toplumsal gelişim için kafa patlatanlar bilimsel, gerçekçi araştırmalarla kalıcı çözüm önerileri getirebilirler.

Değer ile çıkar bir toplumda ters orantılıdır denebilir. Çünkü biri azaldıkça diğeri çoğalır, biri çoğaldıkça diğeri azalır. Mesela değerlerin aşınıma uğratıldığı ve azaltıldığı bir toplumda çıkar ilişkileri, hiçbir ilke gözetilmeden kendisine büyük yer edinir. Tıpkı çağımızda olduğu gibi.

Marcus A. Antoninus, “Dünyadaki hiçbir çıkar, verdiğiniz sözü tutmamaya veya kendinize olan saygınızı kaybetmeye değmez” der ama söz konusu çıkar toplumu olunca durum çok farklılaşır. Çünkü çıkar toplumu yaratmak isteyenlerin hedefi kaleyi içten fethetmektir. Önce kişiliklerden insani olan ve insanca olan her özelliği soymak, değerlerden uzaklaşan varlık haline getirmek. Daha sonra da bu özellikleri taşıyan bireylerden meydana gelmiş, getirilmiş çıkar toplumu oluşturmaktır.

İnsanlık toplumu görüneni ve görünmeyeni ile doğal, hukuk, demokrasi, adalet, özgürlük, ahlak gibi bütün insanlık değerlerini bünyesinde barındıran, koruyan ve geliştirendir. Çare bu değerlerin sözde değil özde topluma hâkim kılınmasında yatmaktadır. İnsanlık toplumu kapsayıcı, kucaklayıcıdır, hiçbir zaman ötekileştirmeyendir. Çıkar toplumu her şeyi ile suni, bütün kurum ve kuruluşlarıyla içten çürüyen, sahteleşmiş, her alanda gelen pis kokuları yine suni parfümlerle örtmeye çalışan bir toplum. İnsanlık görünür görünmez birçok sorunla boğuşurken çıkar toplumunun getirdiği ve bundan sonra getireceği tehlikeleri dikkate almak zorundadır.

Bu kategorideki Makalelerden