Güncel Yazılar

Yazar Hakkında

Fazlı KÖKSAL

Yıl 1960 ufacık bir çocuktum… Olimpiyatlarda Serbest Güreş Milli Takımımız Olimpiyat Şampiyonu olmuştu. Pek çok güreşçimiz kilolarında altın madalya almış, Yaşar Doğu da olimpiyatın en centilmen sporcusu seçilmişti. O zaman henüz altı yaşında bir çocuk olmama rağmen bu ayrıntıları nasıl mı hatırlıyorum? Çünkü o olayı ailece bayram sevinci ile kutlamıştık. Hatta bir ayrıntı daha hatırlıyorum; adı Yaşar olan oldukça serkeş bir hayat tarzı sürdüren dayıma babam “Bundan sonra ne yaparsan yap, sana adaşın Yaşar Doğu’nun hatırına hiç kızmayacağım” demişti…

O günden sonra, hangi konuda olursa olsun bir Türk’ün uluslararası başarısında bayram sevinci yaşadım… Cemal Kamacı’nın, Seyfi Tatar’ın,  Cep Herkülü Naim’in, Halil Mutlu’nun, UEFA kupasını alan Galatasaray’ın, EuroLeague Şampiyonu Fenerbahçe'nin, FIBA EuroChallenge Kupası’nı kazanan Beşiktaş’ın, Dünya 3. olan Futbol Milli Takımının, “Potanın Perileri”nin, “Filenin Sultanları”nın başarılarında ve sayfalara sığmayacak diğer uluslararası sportif başarılar yaşadığımız günlerde mutlu oldum… Yalnızca sportif başarılarda mı? Metin Erksan “Kuyu” ile Altın Ayı’yı aldığında da mutluydum.  Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülü alan Nuri Bilge Ceylan’ın ödülü alırken yaptığı konuşmada “Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” dediğinde sevinç gözyaşlarımı tutamamıştım…

Tek bir başarıda buruk bir mutluluk yaşadım… Hep hayıflanırdım; Pakistan Muhammed Abdüsselam ile Nobel Fizik ödülünü aldı, Necip Mahfuz ile Mısır Nobel Edebiyat ödülünü aldı da bizden neden Nobel ödülü alan çıkmadı diye… Orhan Pamuk Nobel Edebiyat ödülünü aldığında, bu özlemimi giderdiği için çok mutlu olmam gerekirdi, ama biliyordum ki Pamuk bu ödülü, edebi başarısı nedeniyle değil, Türklerin soykırım yaptığı yolundaki söylemleri nedeni ile aldı… Nobel ödül töreninde, bırakın Nuri Bilge Ceylan gibi yüreklerimize dokunan cümleler söylemeyi,  Türk Milletinden, doğunun ezilmişliğinden, Batı Emperyalizminden bahseden cümleler kurmuş olsaydı, yine de bayram mutluluğu yaşardık… Her şeye rağmen sevinmedim mi? Belli etmesem/edemesem de sevindim. 

Orhan Pamuk’da coşkuyla yaşayamadığımız Nobel mutluluğunu bize Aziz Sancar hediye etti… Aziz Sancar Nobel Kimya ödülünü aldığı gün, hayatımın en mutlu günlerinden birisiydi… Gerek ödül töreninde, gerekse daha sonra yaptığı konuşmalar, Nobel Ödülünü Cumhuriyet sayesinde, Atatürk sayesinde aldım diyerek aldığı ödülü Anıtkabir Müzesi’ne hediye etmesi, mutluluğumuz perçinledi, zirveye taşıdı…

Salgın sürecinde ana gündem “aşı” olunca, en etkili aşı olarak Biontech ve Pfizer işbirliği ile üretilen ve yüzde 90 koruma sağladığı kanıtlanan aşı sık sık gündeme geldi. Aşıyı üreten laboratuvarın başında Türk vatandaşı iki bilim adamının olduğunu öğrendi kamuoyu: Uğur Şahin ve Özlem Türeci

Sürprizler bununla da kalmadı.  Birkaç gün önce ABD'de Jackson Laboratuvarı Enstitüsünde Baş Araştırmacı olarak çalışan Prof. Dr. Derya Unutmaz, “Bu Molnupiravir adı verilen grip tedavisinde kullanılan ilacın hayvan deneylerinde korona virüsünü 24 saat içinde tamamen yok ettiği gösterildi. Şu anda faz 2/3 insan denemeleri yapılıyor ve umut vaat ediyor. Bir-iki aya covid19 tedavisinde etkisi belli olur sanıyorum” diyerek bir gelişmeyi kamuoyuna duyurdu.

Bizler, Covid 19 ile mücadele gündemde olduğu için Uğur Şahin, Özlem Türeci ve Derya Unutmaz isimlerini doyduk. Oysa yurtdışında başarıdan başarıya koşan, isimleri Nobel adayları arasında sayılan, dünya çapında ün kazanmış o kadar çok bilim adamı var ki… 

Mesela; Forbes’un “30 yaş altı 30 bilim insanı” listesine giren, Harvard’ın Genç Akademi üyesi Canan Dağdeviren ve Harvard biyoloji laboratuvarlarında doktorasını tamamlayan Beste Mutlu…  Dr. Canan Dağdeviren aynı zamanda MIT Technology Review’un her yıl derlediği 35 Yaş Altı Mucitler listesinde yer aldı. Nemden elektrik enerjisi üretme çalışmasıyla ABD'de Enerji Bakanlığı'ndan, birçok üniversite ve enstitüden ödüller aşan Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Özgür Şahin. Kaliforniya Üniversitesinde gerçekleştirdikleri karbon emisyonunu en aza indirmeyi amaçlayan temiz enerjili araç projeleriyle geleceğe umut saçan Cengiz Özkan ve Mihrimah Özkan. Kanser tedavisine ilişkin projeleriyle dünyanın en parlak 10 bilim insanı arasında gösterilen ve Obama tarafından bizzat ödüllendirilen Aydoğan Özcan. İsviçre'de EPFL'de mikro elektrik üzerine çalışmalarıyla bizleri gururlandırmaya devam Yusuf Leblebici.  2003'ten beri Kaliforniya Irvine Üniversitesi'ne bağlı olarak CERN - Atlas deneyi ile adından söz ettiren Gökhan Önel. Philadelphia'da bulunan Drexel Üniversitesi'nin Biyomedikal Mühendisliği ve Sağlık Sistemleri Fakültesi'nin kurucu dekanı Banu Onaral, Stanford Üniversitesi radyoloji moleküler biyoloji, klinik tanı araştırmaları ve mikro-akışkan teknolojileri konusundaki çalışmaları ile bilim çevrelerinin yakından tanıdığı Fatih İnci. Yumurtalık kanserinin tespiti için gereken yüzlerce dolarlık testlerin maliyetini büyük ölçüde düşürerek dar gelirlilerin kullanımını da sağlayan Utkan Demirci. Rus Amerikan Uzay Araştırmalarında aktif görev alan Finlandiya’da çalıştığı dönemde Nobel Tıp ödülüne aday gösterilen Neva Çiftçioğlu… Bunlar medyaya yansıyanlardan not edebildiklerim… 

Dünyanın her yerinde Türk akademisyen, mühendis, mimar, tasarımcı, iş adamları var. Parlamentolara girmiş Türkler var. NASA’da staj gören genç bir bilim adamı NASA’da yüz civarında Türk Araştırmacı olduğunu söylemişti. Cleveland’daki üniversitelerde yüzün üzerinde Türk Akademisyen olduğunu, Dubai’de yılda bir kez yapılan ODTÜ’lüler yemeğine orada çalışan 200 civarında ODTÜ mezunu katıldığını çok iyi biliyorum… 

Ama yurttaşlarımızın bu başarıları ile ne kadar onur duysak da, bu durumun yüreğimizi burkan bir yönü var. Bilimsel çalışmaları o ülkelerin hanesine yazılıyor. Başarılarından da ter döktükleri ülkeler…

Yurtdışında çalışan üniversite mezunu gençlerimizin sayısı her geçen yıl artıyor.  Anlaşılan o ki, daha da artacak. Temmuz-Ağustos 2020 döneminde Yeditepe Üniversitesi ve MAK Danışmanlık iş birliği ile gerçekleştirilen “Gençlik Araştırması”na göre; “Eğitim veya iş amaçlı bir başka ülkede geçici süreli yaşama fırsatı tanınsa yurt dışına gitmek ister misiniz?” sorusuna gençlerin yüzde 76,2'si ‘evet kesinlikle giderim' cevabını verirken,  kalıcı olarak bir başka ülkenin vatandaşlığı verildiğinde "Evet terk eder giderim" diyenlerin oranının yüzde 64 olması, “Beyin Göçü”nün ülkemizin en önemli meselelerinden birisi olmaya aday olduğunu gösteriyor…

Türk bilim dünyasının önemli isimlerinden İlber Ortaylı 6 Aralık 2020 günü Milliyet gazetesinde yayınlanan röportajda; “Hafta sonu sütun yazarlığına 20 yıl önce başladım. İlk yazım, gençlerin niçin göç ettikleri üzerineydi. 20 sene sonra hiçbir şey değişmedi, son zamanlardaki şartlar dolayısıyla durum daha da ağırlaştı.” Demesi sorunun büyüklüğünün göstergesi…

Pekiyi üniversite mezunları yurtdışına neden gitmek istiyorlar ve nasıl gidiyor?

Söz konusu araştırmada "Neden başka bir ülkede yaşarsınız" sorusuna gençlerin yüzde 59'u ‘daha iyi bir gelecek’, yüzde 14,6'sı ‘Daha huzurlu hayat’ yüzde 6'sı ‘adalet/eşitlik’ ve yüzde 20,4'ü ise ‘diğerleri' cevabını verdi. Bu cevaplar gençlerin ülkede kendileri için iyi bir gelecek ve huzurlu bir hayat umudu görmediklerini ifade etmektedir. “Sizce Türkiye'de işe girebilmek için liyakat mi daha etkili yoksa torpil mi?” sorusuna gençlerin yüzde 77.6'sı torpilin liyakatten daha etkili olduğu yönünde cevap vermesi de, gençlerin yurtdışına gitme isteğinin başka bir nedenini göstermektedir…

Yurtdışına çeşitli yollarla gidip işçilik, ticaret, zanaatkârlık gibi işler yapan üniversite mezunlarını hariç tutarsak, üniversite mezunlarının büyük çoğunluğu yüksek lisans veya doktorasını yapmak için yurtdışına çıkıyorlar. Bu da genelde üç türlü oluyor;

  • Ülkemizdeki üniversitelerin belirli bölümlerini üstün başarı ile bitirdikten sonra, yurtdışındaki üniversitelerin ve yabancı vakıfların açtıkları sınavlarda başarılı olup, bilgi, yetenek ve zekâları ile yabancı üniversitelerden burs kazanarak. 
  • Maddi durumu iyi olan ailelerin, çocuklarının yaşam masrafları ve okul ücretlerini kendileri karşılayarak.
  • Kamu kurumlarında göreve başladıktan sonra, çalıştıkları kurum tarafından yapılan anlaşmalarla gönderilerek.

İkinci ve üçüncü sıralarda sayılanlar eğitim süreci sonunda genellikle Türkiye’ye dönmekte,  kamu kurumlarında veya ailelerinin şirketlerinde çalışmaktadırlar. Ancak birinci sırada sayılanlar yurt dışında akademisyen veya araştırmacı olarak kalmakta, bazıları da uluslararası büyük firmalarda çalışmaktadırlar… Ve Türkiye’nin kaybettiği beyinler bu kategoride sayılanlardır. 

Pekiyi yurtdışında çalışan akademisyenler, bilim insanları, araştırmacılar ve büyük firmalarda önemli görevler almış beyinler neden Türkiye’ye gelmiyorlar…

Bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye’de yurt dışında aldıkları ücreti alamayacakları için gelmeyen küçük bir grup mutlaka vardır. Türk devleti ve Türk Milleti ile duygusal bağını kaybettiği için gelmek istemeyen çok çok küçük bir kesim de olabilir.

En önemli neden, gerek üniversitelerde, gerek bürokraside adam kayırma, torpil, emaneti ehline vermeme gibi nedenlerle oluşan vasıfsızlığı kabul edemiyorlar; babadan evlada geçen akademik unvanlar, kişiye özel tahsis edilen kadrolar, fakültelere o fakültelerin iştigal sahasıyla ilişkisi olmayan akademisyenlerin atanması, üniversitelerin yeteneksiz siyasallaşmış kişilerle doldurulması gibi hususları, akademik kariyere batı üniversitelerinde başlamış bir bilim insanının kabullenmesi kolay mı?  Siz olsanız, son on yılda tek bir makalesi yayınlanmamış,  bir ayın asgari 25 günü TV ekranlarında gözüken, il başkanlarının karşısında ön ilikleyen, imam hatipleri güçlendirme komisyonlarında görev alan, üniversite kadrolarına sülalesini dolduran, kendilerini bir bilimsel koordinatör olarak değil diğer hocaların amiri olarak gören rektörlerin yönetimindeki üniversitelerde çalışmak ister miydiniz? 

Soruları çalınan ALES sınavlarıyla akademisyenliğe adım atan; lise mezuniyet ödevi olamayacak veya intihallerle kaleme alınmış tezlerle “doktor” unvanı alarak akademisyen olan; tekke, tarikat, dernek, vakıf, siyasi parti gibi yapılarda geçirdiği süreler laboratuvarda, kütüphanede geçirdiği sürenin kat kat üzerinde olan “akademisyenler” ile aynı “akademik” çevrede olmak ister miydiniz?

Bilim insanı her şeyden önce veriye, bilgiye ulaşabileceği kütüphanelere yakın olmayı, araştırmalarını yapabileceği büyük laboratuvarlarda çalışmayı ister.  Hangi bilim insanı mükemmel kütüphaneleri, mükemmel laboratuvarları bırakıp da birkaç bin kitap var diye kütüphane tabelası asılan ve ciddi hiçbir araştırmanın yapılamayacağı,  göstermelik laboratuvarları bulunan üniversitelere gelir? Ve hangi bilim insanı dev kampüsleri bırakıp, şehir içindeki dağınık kiralık binalarda hizmet veren gece kondu üniversitelerine gelir? Bilimsel özgürlüğün olmadığı YÖK düzeninde çalışmayı, akademik kariyerine özgür bilim ortamında başlamış  bir bilim insanı kabullenebilir mi?

Üniversite mezunların önemli bölümünün işsiz gezdiği, kapı kapı “ne iş olursa yaparım” diyerek dolaştığı, iş bulamadığı için intihar eden üniversite mezunlarının vakayı adliyeden sayıldığı, mühendislerin polis memuru ve infaz koruma memuru olarak görev yaptığı, ilkokul mezunu dini kanaat önderlerinin milyonlarca insanı yönlendirdiği, ortaokul mezunlarının banka yönetim kurulu üyesi olduğu bir ülkede çalışmak, yurt dışında iyi bir iş bulmuş/kurmuş hiçbir beyin için cazip değildir.

Bütün bunlara rağmen, yurtdışındaki üniversitelerin tüm imkânlarını terk edip küçük taşra üniversitelerinde görev almayı kabullenmelerine rağmen kabul edilmeyen akademisyenlerin varlığından haberdar mısınız? Yurtdışından gelip çeşitli üniversitelere işe başlamalarına rağmen, kabullenilmedikleri, bilimsel çalışmaları yadırgandığı ve dışlandıkları için uyum sağlayamayarak tekrar yurtdışındaki üniversitelere dönen bilim inanı sayısının ne kadar çok olduğundan haberdar mısınız? 

Bir sıkıntı da dünya devi firmalarda, uluslararası kuruluşlarda çalışan bazı yöneticiler için uygun bir işin ülkemizde olmamasıdır… Dolayısıyla bu tür görevlerdeki yurttaşlarımız için beyin göçünün geriye çevrilmesi bugün için imkânsızdır…

Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış olan Türkiye, kalkınmayı gerçekleştirecek uzmanları yetiştirmek amacıyla kaynakları oldukça az olmasına rağmen sosyal ve fen bilimleri alanlarında öğrencileri yurt dışına göndermiştir. Uygulamaya en çok emek verenlerden biri olan, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey, yurtdışına eğitim için gönderilen öğrencilere yazdığı mektubu bizzat vermiştir. Söz konusu mektubun son cümleleri yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin eğitim felsefesini özetler niteliktedir: ‘Seni aziz vatanın birçok umutlar besleyerek ne azim ve fedakârlıklarla gönderdiğini unutma. Ona göre çalış. Yolun açık olsun.’

İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) Rektörü İsmail Hakkı Baltacıoğlu başkanlığındaki komisyonun yaptığı sınav sonucu Afet İnan, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Remziye Hisar, Ahmet Adnan Saygun, Mahmut Cûda, Enver Ziya Karal, Sabahattin Eyuboğlu, Samet Ağaoğlu, Ekrem Akurgal, Nüzhet Gökdoğan, Ali Rıza Berkem, Cahit Sıtkı Tarancı, Şeref Akdik, Sabahattin Ali, Sedat Alp, Necil Kâzım Akses, Osman Cevdet Çubukçu, Cahit Arf, İhsan Ketin, Mustafa İnan, Jale İnan, Besim Darkot, Kázım Çeçen, Sabri Esat Siyavuşgil, Şahap Kocatopçu, Mustafa Nusret Kürkçüoğlu, Macit Görkberk, Nüvit Arıcan, Oktay Aslanapa, Kâmile Şevki Mutlu, Mahir Canova, Zühtü Müridoğlu, Adnan Şener, Tarık Emiroğlu, Sedat Ersoy, Seyfettin Saracoğlu, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Bedrettin Sarp, Turan Kural, Sait Akpınareğitim için yurt dışına gönderilmişler, hepsi de eğitimlerini tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönmüşler önemli bir bölümü de dünya çapında önemli başarılara imza atmışlardır… Akademisyen olmayı seçenler, üniversitelerin ve bilimin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır…

Daha sonra 1929 yılında kabul edilen 1416 Sayılı “Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun” ile yurtdışına eğitim için gönderilecekler için objektif kıstaslar belirlenmiştir… Yine bu dönemde Suna Kan, İdil Biret gibi olağanüstü yeteneklerin yurtdışı eğitimleri için özel kanunlar çıkarılmıştır… 1927-1928 eğitim döneminde 42, 1928-1929 eğitim döneminde 170 ve 1929-1930 eğitim döneminde de 288 öğrenci yurtdışına gönderilmiştir. 

Bir başka ifadeyle Cumhuriyetin ilk yıllarında zekâ ve yeteneğe büyük önem verilmiş. Toplumun lokomotifi olacak seçkin bireylerden oluşan bir kitle yetiştirmek hedeflenmiştir.

Ama bugün Türkiye’de bir eğitim sisteminin varlığından söz edilebilirse, bu sistem (?) “vasat” insan esas alınarak kurgulanmıştır. Yetenekliyi, zekiyi tespit ederek, geleceğin kurgusunu bunlar üzerine inşa etmek yerine herkes “vasat”da dengelenmeye çalışılmaktadır. Böyle olunca da, üstün zekâlılar, yetenekliler heba olmaktadır… Tabela liseleri, tabela üniversiteleri ile eğitimin seviyesi düşürülmüştür. Eğitim sistemimiz (?) araştıran, öğrenen öğrenciler değil ezberleyen papağanlar yetiştirmektedir. Herkesin lise üniversite mezunu olduğu, ama kimsenin uzman olmadığı, bilimin gerçek anlamda yerleşmediği bir yapı, hatta daha acı bir ifadeyle diplomalı yetersizlerden oluşan büyük bir çoğunluk…

 Türkiye’de üstün zekâlı ve özel yetenekli çocuklara yönelik okulların sayısı son derece yetersizdir. Bugün Türkiye’de Anadolu Lisesi giriş ve üniversite giriş sınavlarını, dolaylı olarak bir zekâ-birikim ölçen organizasyonlar olduğunu kabul etmek gerekir.  Okulların mezuniyet derecelerinin de zekânın ne kadar disipline edildiğini gösterir ölçütler olarak kabul edilebilir. Eğitim sürecinde öğrencileri vasıflı zekâ ve yetenek testlerine tabi tutup onları yönlendirmediğimiz gibi elimizdeki tek ölçüt olan lise ve üniversite giriş sınavlarında dereceye girenleri takip etmiyoruz. Üniversite sınavlarında ilk 100’de ilk 500’de olanlar şimdi nerededir? Fakültelerini derece ile bitirenler şimdi nerededir? Maalesef bu konuda görevli bir birim olmadığı için bu beyinlerin takibi yapılmamaktadır. Ülke yarın stratejik projeler devreye koymak isterse, bu projelerde çalışacak beyinlere nasıl ulaşacaktır? Oysa bu konu çok önemlidir ve bu vasıflar yurtdışındaki üniversitelerden yüksek lisans ve doktora bursu almak için önemli referanslardır. Siz beyinleriniz değer vermezseniz başkası kapar götürür… 

Siz bürokrasinin, siyasetin zirvesinde Üniversite giriş sınavlarında dereceye girmiş kimseyi hatırlıyor musunuz? Ben rahmetli Adnan Kahveci’den sonra hatırlamıyorum. Türkiye’nin en seçkin beyinlerinin siyasette de, bürokraside de olmaması ne büyük şanssızlık… Bunun nedeni ekonomide pek geçerli olmayan, “kötü para iyi parayı kovar” şeklinde tanımlanabilecek olan “Gresham Kanunu”nun siyasette ve bürokraside geçerli olmasıdır. Siyaset, bürokraside ve akademik dünyada maalesef “Gresham Kanunu” geçerlidir. Yeteneksiz ve yetersiz insanlar; yetenekli ve vasıflı insanların söz sahibi olmalarını, öne çıkmalarını engellemektedir…

Gelelim yurt dışındaki beyinlerin geri dönüşü nasıl sağlanabilir konusuna… 

Türkçemizde güzel bir deyiş vardır;  marifet iltifata tabidir. Siyasetçiler aslında işlerine gelenleri taltif etmeyi bilirler… Tarikat liderleri ölünce baş sağlığı mesajı yayınlarlar, cenazelerine katılırlar, sanatçı olarak gördükleri ses icracılarına yakınlık gösterirler, spor dallarında başarılı olanlar kutlanır ödüller verilir. Pekiyi yurtdışındaki bilim insanları başarı gösterdiğinde onlar tebrik edilmekte midir? Varlıklarından bile haberdar olunmayanların başarıları nasıl takip edilecek, nasıl tebrik edilecektir? Yurtdışına yüksek lisans için giden gençleri oralarda ilk ziyaret edenler misyonerler ve FETÖ’nün yerel derneklerinin yöneticileridir. O gençler elçiliklerden konsolosluklardan bir yetkilinin kendilerini ziyaretini boşuna beklerler. Ve iyi gününde kötü gününde ülkesini yanında hissedemeyen beyinlerde de zaman içerisinde ülkesine karşı bir soğuma ister istemez oluşur… Devletin yapacağı ilk iş yabancı ülkelerdeki bilim insanları, araştırmacılar,  özel sektör çalışanları ile sıcak ilişkiler geliştirmesidir. Böylece Türkiye’ye dönme eğiliminde olanlar tespit edilerek Türkiye’de onlara uygun kadrolar boşaldığında onlar haberdar edilerek, en azından bir kısmının dönüşü sağlanabilir. Yurtdışında bulunan eğitimli Türklerin uzmanlık alanları, yaptıkları işler ve bilimsel başarıları takip edilir; Dışişleri Bakanlığı, YÖK, TOBB ve İlgili Bakanlıkların temsilcilerinden oluşan dinamik bir yapı oluşturularak bunlardan Türkiye’de istihdam imkânları olanlara devletçe teklifler götürülürse, beyin göçü kısmen de olsa terse çevirebilir…

Türkiye, ülkeye beyin göçünü sağlama konusunda deneyimi olan bir ülkedir.  1933 yılından itibaren Türkiye çok akıllı bir politika ile Almanya’dan baskıdan kaçan Yahudi bilim adamlarına üniversitelerden kürsüler vererek, Türkiye’ye bir beyin göçü akışını sağlamıştır. İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda, 38’i ordinaryüs ve 4’ü profesör, toplam 42 Alman bilim insanına görev verilmişti. Daha sonra Ankara Üniversitesi’nde de Alman ve Avusturyalı bilim insanlarına görev verildi. 1933-1955 yılları arasında çoğunluğu Alman yüz elli civarında bilim insanı İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde öğretim üyesi olarak çalışmıştır. Bunların, Türk Üniversitelerinin bilimsel yapısını kazanmalarında önemli katkıları olmuştur. Bu bilim adamlarının ülkemizde çalışmayı tercih etmelerinin iki nedeni vardır; bilimsel çalışma özgürlüğü konusunda verilen güvence ve ülkemize duyulan güven… Türk bilim insanları da ülkenin politikalarına güven duyar ve bilimsel açıdan özgür bir ortamda çalışmalarını sürdürürse neden geri dönmesinler? Tabii ki, onların yurt dışına gidişlerine neden olan, ekonomik, siyasal ve yapısal arızalarımız giderilmek kaydıyla…

Türkiye’nin 81 ilinde üniversite açılması, yurtdışındaki bilim insanlarının geri dönüşünü sağlamak açısından önemli bir fırsattı… Ama maalesef bu imkân heba edildi. Yurtdışındaki Türk bilim adamlarını bu üniversitelere getirmek için çabalanmak yerine nepotist ve kronist yapılanmaya gitmek tercih edildi. Böylece akademik düzey daha da düştü. Bu da yurtdışındaki akademisyenlerin dönme ihtimalini daha azalttı…

Özetle bilimsel, ekonomik, siyasal ve yapısal arızalarımız giderilmeden beyin göçünü tersine çevirmek pek mümkün gözükmüyor. 

Ama beyin göçünü beyin gücüne dönüştürmek mümkün. Nasıl mı?

Hatırlayın, her yıl 24 Nisan yaklaştığında ülkeyi bir telaş alır, medyada manşetler aynileşir; “Ermeni Diasporası faaliyette  24 Nisan’da Sözde Ermeni soykırım tasarısı ….’da parlamento gündeminde” … Veya “Temsilciler Meclisinden geçecek kararı Yahudi Diasporasının yardımı ile engelledik”. Pekiyi diaspora nedir? Diasporayı “Anavatanı dışında yaşayan insanlar topluluğu” diye tanımlayabiliriz… Bir Yahudi Diasporasının, bir Ermeni Diasporasından bahsediliyor da neden etkin bir Türk Diasporası yok? 1960’lara kadar yurt dışındaki Türklerin sayısı sınırlıydı… 1980’lara kadar da yurt dışında yaşayan eğitimli Türk’lerin sayısı çok azdı... 1980’lerde yurtdışına giden eğitimli Türklerin büyük bölümü devletin baskısından kaçarak gelmişlerdi… Ama 1990’lardan sonra yurtdışına çok sayıda Türk eğitim için gitti… Avrupa’daki ikinci, üçüncü kuşak Türklerden iyi eğitim yapanlar ve siyaseten önemli noktalara gelenler oldu… 2018 seçimlerinde yurt dışında yaşayan 3 milyon Türk’ün oy kullanma hakkı vardı… Bu küçümsenecek bir rakam değil. Bunlara yabancı ülke vatandaşlığına geçmiş Türkleri, İngiltere’de önemli gücü olan Kıbrıs Türklerini,  Finlandiya’da oldukça etkin olan Kırım Türklerini, Türk Cumhuriyetlerinden ve Balkanlardan Avrupa ve ABD’ye yerleşenleri, İran ve Afganistan Türklerini dâhil edin Avrupa ve Amerika’da yaşayan 7-8 milyonluk bir Türk nüfusla karşı karşıyayız demektir… Bunları mesleklerinde tanınan, yaşadıkları ülkelerde ağırlıkları olan eğitimli Türk Beyinlerin koordinesinde ortak hedeflere yönelttiğinizi düşünün; işte size Türk Diasporası… 

Tabii bu konudaki en büyük problem; yurt dışındaki Türkler arasındaki dini, mezhepsel ve etnik ayrılıklardır… Bu ayrılıklar gidermek ve bir güç haline getirmek de devletin ve yurtdışındaki Türk aydınlarının görevi… Bu görev de ancak kişi ve gruplara tarafsız, milli ve laik bir anlayışla yaklaşarak yerine getirilebilir…

Eğer bu başarılabilirse yurt dışına giden “Beyin Göçü”, “Beyin Gücü”ne dönüşmüş demektir…

Ama bu milletin fertlerini “biz ve onlar” diye ayırarak, onlara “tek tipçi” anlayışlarla bakılırsa bu fırsat heba edilir…

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

40233112