25 Ekim 2021

“Türk” sözünün ilk şeklinin iki heceli olduğu sanılıyor. Bu iki heceli söyleniş ve yazılışın da “Törük” veyâ “Türük” hâllerinde iki farklı kalıbı var. Bunlardan birincisi, “töreye bağlı, töreli” gibi mânâlarla milletimizin bâriz bir vasfına işâretler yolluyor. Türk milleti, “töre” adını verdiği bir sözlü ahlâk sisteminin mîmârıdır. Batı dillerindeki “prens” kelimesinin Türkçedeki karşılığına da “töre” denmesi, hân, hâkân ve bey oğullarının, töreyi bizzat temsîl etmelerindendir. Töreli olmak, Türk’e pek yakışmıştır. Soyumuzun iki heceli söylenişlerinden ikincisi ise, “çoğalan, artan” tarzındaki mânâyı karşılamaktadır. Başta, meşhûr Ergenekon Destânı olmak üzere, daha nice söz yekûnu, Türk milletinin hızlı nüfûs artışını, ve dar yerlere sığamadığını ifâde eder. Bu yüzden, Türk’e bu çoğalma hasleti de pek yaraşır. Dolayısıyla, Türk adının iki heceli ilk görünüşleri, aslâ iğreti durmuyorlar. Türk kelimesinin, bütün Dünyâ dillerinde umûmî kabûl gören mânâları, ekseriyetle “güzel, kahramân, güçlü, kuvvetli, kavî, özüne bağlı, âlîcenâb, merhametli, müşfik” gibi, hepsi de müsbet ve göğüs kabartıcı sözler ve sıfatlardır.

İslâm dînine dâhil olan Türkler, sür’atle batı istikaametine yürüyünce, İran ve Arap coğrafyalarında bu fâtih millet için yeni adlar yakıştırıldı. Karahânlı ve Selçuklu başbûğluğunda Müslüman hüviyetine bürünen Karluk ve Oğuz kitleleri, yeni girdikleri dinlerini öyle benimsediler, onun uğruna öyle büyük fedâkârlıklara katlandılar ki, daha önce emsâli görülmemiş idi. Araplar, bu yeni dindaşlarının adı ile “îmân” fiilini birleştirdiler ve Müslüman Türklere “Türk+îmân: Türkîmân” dediler. İran ahâlisi ise, evvelden medhini duydukları ve hep güzel vasıflarıyla andıkları Türkleri yanlarında görünce, bu gelenlerin Türk gibi olduğunu ifâde ettiler. Türk’e Türk gibi denmeyeceği ortadadır. Lâkin, meziyette ve ahlâk fiillerinde numûne olarak gördükleri bu yeni dindaşlarının Türk olduğunu bir ân unutan İranlılar, onlara “Türk+mânend: Türkmânend”, yâni “Türk gibi” dediler. Arap dilindeki “Türkîmân” ile Farsçadaki “Türkmânend”, kısa vakitte “Türkmen” asâletine kavuştu.

Türkçede “-men, -man”, pekiştirme mânâsı olan bir ektir. Sonuna geldiği kelimelerin mânâlarını yukarıya çeker. “Kocaman, küçümen, karaman” örneklerindeki “daha büyük ve iri, daha küçük, daha kara” tarzındaki mânâ arttırıcı vazîfeyi, bu “-men, -man” ekleri sağlar. Aynı şekilde “Türkmen” söyleyişinde de, “daha Türk, öz Türk, çok Türk” gibi mânâ zenginliklerine ulaşılır. Dolayısıyla “Türkmen”, Türk’ün dışında bir vâdîde değildir.  Türklük Âlemi’nin mümtaz mensuplarından Türkmenistan Devleti, adında taşıdığı bu sıcacık “Türkmen” sözü ile bizi Kök Türk atalarımızın Orhun ve Selenge ırmakları arasına kondurdukları Ötüken Yış’a götürmekte, hem içimizi, hem de dışımızı Ötüken serinliğine taşımaktadır.

Sultan Alp Arslan’ın Malazgird’de, Sultan İkinci Kılıç Arslan’ın Miryokefalon’da, Sultan Murâd-ı Hudâvendigâr’ın Kosova’da, Sultan Yıldırım Bâyezîd’in Niğbolu’da, Sultan İkinci Murâd’ın Varna ve Kosova’da, Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul surları önünde ve Marmara sularında, Yavuz Sultan Selîm’in Çaldıran, Mercidâbık ve Rîdâniyye’de, Kaanûnî Sultan Süleymân’ın Mohaç’da, kuryuklarını bağlayıp eyerlerine oturdukları ve  cenk meydânına sürdükleri atlarına, her yer ve zamânda “Türkmen atı” denmesi, Türk’ün Türkmen bilinişindendir. Ne mutlu Türk’üm, Türkmen’em diyene!..

 

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden