3 Temmuz 2022

Patrondan, yasadan korkmak, emirleri çiğneme ya da görevini yerine getirmeme, eksik veya bilerek yanlış yapma davranışıyla ilgilidir. Kendinden emin, art niyetsiz, görevini hakkıyla yerine getirme çabası içerisinde olan birey ne patronun ne amirin ne de yasaların korkularıyla yaşamaz. Dolayısıyla kendini işgale yöneltebilen korkulara da fırsat vermez. Yani benzer durumlarda korkuya teslim olma ya da korkuyu teslim alma yine doğrudan bireyin kendisi ile ilgilidir. Bazen korkular eksikliğin bir başka cephesini yansıtabilir. Cahilin cesareti her zaman başarıya ve özgürlüğe götürmezken, bilginin ve bilgilinin cesareti yaşatılmaya çalışılacak olan kaygı ve korkunun toplumun hayatında etkili olmasını engelleyecektir.

“Korku” sadece Allah’a karşı, daha doğrusu Allah’ın koyduğu emirleri çiğnemeye karşı olduğunda, onları doğru algıladığında, belki özgürlüğe zarar gelmeyecektir. –Ki burada bir ‘korku’dan ziyade imanın gerektirdiğinin hassasiyetinde olma söz konusudur.- Çünkü bu emirlerin tamamında bütün insanların her anlamdaki sağlığı, kendisi olması, mutluluğu, başarısının sağlıklı yoldan oluşması, insanlık sevgisi ve hakları yatar.

Ancak korku; bireye, sultaya, sultana, diktaya, diktatöre karşı büyütüldüğünde işgale “isyan ahlakı” geliştirmek söz konusu olamayacaktır.

Korkular eşyaya, nesneye, hayali varlıklara, başka insanların güçlerine yönelik olduğu sürece sayıları giderek artacak, bireyin ve toplumun kuşatılması da daha fazla olacaktır. Ama sadece doğrudan bireyin kendisinin yanında başkaları ile olan ilişkilerinde bağımsızlık öne çıkarıldığında, sadece bireyin hürriyetinden kaynaklanan mutluluğunu hedefleyen Allah’ın emirlerine uyma, diğer bütün güçlere karşı korkuları silip süpürecek, insan onlardan kurtularak korkularından gelen bütün işgal hatlarını yarabilecektir.

Çağımızda korku bağımlılığından bile bahsedilebilir. Sürekli ve kesintisiz olarak sindirilme, sinme, “ezik” liği kader olarak kabullenme anlayışları ve bunu bir hayat tarzı olarak kabul etme bir anlamda korku bağımlılığının göstergelerindendir. Bu durum bazen saygı ve korku arasındaki farkı karıştırmaktan da kaynaklanabilmektedir. Her korku saygı olmadığı gibi, her saygıyı da korku paralelinde görmemek gerekir. Hiçbir korku gerçek saygıyı oluşturamayacağı gibi, hiçbir gerçek saygı da içinde korkuyu barındırmaz. Bağımlılıkta, “insan olma” enerjisi baskılanırken, korkularda işgale açık olma ve işgali kabullenme pasifliği vardır.

Sadece despotların, diktatörlerin, idari gücü elinde bulunduranların özgür olduğu veya öyle göründüğü insanlıkta, bireylerin işgalinden başka neden bahsedilirse bahsedilsin, tarihten bu yana olduğu gibi bu bir oyalamadan, insanları “sürü” saymadan başka bir şey değildir. Adı ne konursa konsun, bireyi işgal etme anlayışı ve niyeti değişmediği sürece bu böyledir. Gerisi havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Yasalar karşısında “birey” sorumlu tutulur. Doğrudur. Hukuk, işlediği suçtan dolayı bireyi şahsen sorumlu tutar. Anne, baba, aile veya çevresi sorumlu değildir. Buraya kadar pek tartışılacak bir şey görünmüyor gibi. Ancak dünyada birçok eğitim uygulamaları ve anlayışında insanın birey olarak özgür olması, bireyselleşmesi yönünde programlardan ziyade “sosyalleşme”, “toplumsallaşma” kılıfı giydirilerek (çünkü bu kavramların gerçek anlamlarının ifade ettikleri çok az yerine getiriliyor) insanın “sürü” ye dâhil edilme çabası inadına sergilenmektedir:Bireyin kitleleşmesini sağlamak, bireyi işgal edilmiş olarak görmekle mümkündür. Bu da iki temel anlayışla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır; birincisi, zihni yeteneklerin kullanılmasının çeşitli faktörlerin yanında korku yoluyla bastırılması şeklinde olmaktadır. İkincisi de birey bilgi edinme basamaklarının hepsini aşmış olsa bile, bilgi üretmesini engelleyicilerin en önemlilerinden kaygı ve korkunun devreye sokulmasıyla, çeşitli yol ve yöntemlerle sürüye dâhil edilmesine de çalışılmaktadır. 

Korku, korkutma çoğu defa insanı işgalin somut göstergeleri olarak öne çıkmaktadır. Özellikle sosyal hayatta özgür aklın yerine peşin yargıların yerleşmesini besleyenler, baştan savma işleri yapmayı, şahsi çıkarları, menfaatleri destekleyenlerin asıl amaçlarının gerisinde; korkular üretme ve tehdit etme yatmaktadır. Birey yapsın veya yapmasın “ön yargı” ile, “baştan savma” iş yapmakla, şahsi çıkarlarını öne çıkarmakla, hatta kışkırtıcı olmakla korkutulmakta ve işgale direndiği takdirde de tehdit edilebilmektedir. Bu durumda da neredeyse namuslular namussuzlar kadar cesaretliolamamaktadır. Tabii ki ardından gelsin işgal… Gelsin sürüye yeni katılanlar!

Çağımız sürekli olarak korkular, kaygılar üretmektedir. Yeni uyarıcılarla bireyi ilgilenmeye, meşgul ve işgal etmeye devam etmektedir. İnsan hayatını işgal eden ve hala etmeye devam eden bu korku ve uyarıcıların sayısı o kadar fazladır ki her birinden ayrı ayrı ve geniş olarak bahsetmek konunun sınırlarını fazlaca zorlayacağından bazılarından örnekler vermek mümkündür.

İnsan hayatını tehdit eden korkular, doğrudan insanın bedenine yönelik, yani biyolojik olduğu gibi psikolojisini bozmaya ve işgale yönelik psikolojik kaynaklı da olabilmektedir. Bazen da insanı bütün olarak işgal etmeyi hedef alan faktörlerden bahsetmek mümkündür. Bireyler bunları o kadar iç içe yaşıyor ya da ona yaşatılıyor ki, çoğu defa bunların ayırdına varmasına bile fırsat verilmiyor.

Mesela sağlığı tehdit eden korkular, özellikle çağın haberleşme ağının gücünden de yararlanarak, bazen mevsimlere kadar indirgenerek körüklenmektedir. Ekonomik sömürüler adına, sosyal ve siyasal kazanım adına bilinçli olarak hastalıkları yayma, bulaştırma ve ardından da ilaç vb. ile insanları işgal etme… Geçmiş zamanların tarih boyu fazla kullanmadığı veya kullanılmasında yarar görmediği ama bu çağın zalimce kullandığı saldırılarından biri bu hınzırca yaklaşımdır. Her zaman ve dönemde insanı ikna ve işgal edecek sebepler üreterek insanı öldürmek yerine, kendilerine ‘bağımlı’ hale getirmeye ve süründürmeye zorlama yaklaşımı. Dikkatinizi çekmek isterim. Hem de sağlık uzmanları bilinen bazı kişilerin ağzından bir dönem “şunu, şunu sakın yemeyiniz”, bir başka dönem “onu yerseniz sağlığınız bozulur ama şunları yiyebilirsiniz” gibi çelişkiler, ister istemez bireyleri çatışmalı bir duruma sokuyor. Yani birey sağlığı konusunda korkuların, kaygıların içine atılıyor. Bir anlamda insanın psikolojik işgaline de bahaneler üretiliyor, alt yapı hazırlanıyor.

İnsanın fiziki olarak işgal edilmesi çağın güçlerine yetmiyor, yeterli gelmiyor. Çünkü asıl gerçekleştirilmek istenen bireyin psikolojik alanlarıyla işgal edilmesidir. Bunun için bireyin sadece biyolojik sağlığını değil, ruhsal sağlığını da bozan saldırılar devreye sokuluyor. İnsanın kendisiyle barışını bozan problemlerin çoğaltılması, psikolojik çatışmalar ortasında bırakılması, insan ilişkilerini tehdit eden, barışını bozan üretimlerin körüklenmesi ve benzeri girişimler de insanı işgal ediyor.

Bütün bunlarla birlikte velhasıl topyekûn yaşamayı tehdit eden korkular ve toplumu tehdit eden korkuların hazırladığı ortamlar bireyi çaresiz, neyi arayacağını bile bilemeyen davranışlara sürükleyebiliyor. Bunlar yetmiyor K. Horney ’in (a. g. e.s.274) şu tespitindeki tablo ortaya çıkıyor: “…ekonomik nedenler yüzünden, ilanlar, reklamlar, “aşırı tüketim” ve “eş-dosttan geri kalmama isteği” gibi birtakım yollarla ihtiyaçlarımız hiç durmadan uyarılmaktadır. Bununla birlikte, büyük çoğunluk için bu ihtiyaçların gerçek tatmini adamakıllı sınırlıdır. Bunun insanda yarattığı ruhsal sonuç, isteklerle bu isteklerin gerçekleşmesi arasında her zaman bir tutarsızlığın var oluşudur.” İşte bu tutarsızlık bireyin sadece fiziki hayat alanını değil psikolojik alanını önce kısıtlıyor, sınırlıyor, sonra da işgal ediyor. Dolayısıyla kaygıyla, korkuyla işgal edilmiş bireylerin oluşturmuş olduğu toplumlarda huzur çok aranan, arzulanan bir yaşama şekli olarak sadece dileklerde kalabiliyor ne yazık ki…

Yazar Hakkında:

İhsan KURT

Yazarın diğer makalelerinden: