2 Aralık 2022

Şu sıralar belki de kendi kendinize soruyorsunuzdur, Türkiye-Mısır ilişkileri olumsuz bir biçimde hem de tepetaklak giderken, nasıl oldu, n’oldu da böyle bir iyileşme trendine girmiştir? Bunların nedenlerini düşünürken, belki de olması gerektiği gibi, çözümler de bulmaya çalışıyorsunuzdur. Daha çok fazla ileri gitmenize gerek yok. Kuşkusuz bu soruya mantıklı bir yanıt arıyorsanız, hiç boşuna aramayın, söyleyelim, hem de iki kelime ile. Bu soruya verilebilecek en mantıklı yanıt ‘devlet aklı’ dır. Devlet aklı, öylesine söylenmiş bir sıradan söylem değil, bir doktrin, bir öğreti ya da bir yaklaşımdır. Modern devletin karakteristik özelliklerini yansıtan en önemli kavramlardan biri olan “devlet aklı”, terim olarak 16. yüzyıl modern Batı Avrupa’sında ortaya çıkmış ve 17. yüzyılda yaygınlık kazanmış bir kavramdır.  Yani bilimseldir. En genel anlamıyla ‘devlet aklı doktrini’, devleti bir bütün olarak “yönetmeye” ilişkin olup, belirli bir yönetim anlayışı ve siyasi tutumu ifade etmektedir. Devlet aklının öngördüğü siyaset ve yönetim anlayışı ise, devlet merkezli bir zihniyette ve “devletçi” bir tutuma işaret etmektedir. Böyle bir zihniyet ve felsefe ise, devletin meşruiyetini bizatihi devletin içinde bulmakta ve devleti en yüce değer olarak görmektedir. Devlet aklı, devletin köken ve meşruiyeti ile ilgilenmeksizin devleti korumayı hedeflemektedir. (1) Diğer bir deyişle, devlet aklı öğretisinde devletin ebedi kılınması temel amaçtır. “Devlet, ebet müddet” şiarı bu öğretinin en belirgin özelliğidir. 

Dolaylı bir tutum olarak, başlangıçtan itibaren Türkiye – Mısır ilişkilerinin devam ettirilmesinde ‘devlet aklıöğretisi’ her zaman egemen olmuştur. Devlet aklı Osmanlı’nın modernleşme sürecinin en önemli zihniyet değişikliğinden birisidir. Bu zihniyet değişikliğini bir başka şekilde ifade edecek olursak diyebilirim ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet aklı, selefi olan Osmanlı’dan tevarüs etmiştir. Bu anlayış, inkâr edilemeyecek kadar sarih bir durumu dikte ettirmektedir. Yadsınamayacak bir gerçektir ki, istihbarî, diplomatik ve ekonomik ilişkilerdeki devlet aklı; olağanüstü bir durumda ya da bir gerginlik döneminde, devletlerarası ilişkilerin kesintiye uğramadan, mutlak surette muhafaza edilmesini zorunlu kılmaktadır. Unutmamak gerekir ki, ikili ilişkilerde bir kopukluk olunca kamuoyu bunu bir güven eksikliği olarak algılamaktadır. Oysa, bu durum herhangi bir genel geçer bir kuralla ya da herhangi bir hukuk ilkesiyle açıklanamaz, bağdaştırılamaz. “Devlet aklı”, Fransızcadaki “raison d’étad”, Almancadaki “Staatsräson” veya“Staatsraison”, İtalyancadaki “ragione di stato” ve İngilizcedeki “reason of state” terimleri gibi, Türkçeye de geçmiş olan bir ‘hikmet-i hükümet’ prensibidir.  Türk siyasal hayatında önemli bir yeri olan ‘hikmet-i hükümet geleneği’devletin önem açısından üstün konumu, kurumlarıyla görünür olan devletten daha fazlasını ifade ettiği ve devletin yüce çıkarlarının korunması gerekliliğini zorunlu kılmaktadır. Devletlerarası ilişkilerde bir halefiyet, ardıllık ilkesi gereğince Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bir süreklilik vardır, Cumhuriyet döneminde tezahür eden “devlet aklı”nı Osmanlı’nın “devlet aklı”ndan bağımsız olarak düşünülemeyeceği bu bakımdan önemlidir. Özü sabit kalmakla birlikte bu yaklaşımın, değişen güç dengeleri ile uyumlu olarak konumunu değiştirdiği ve bu sayede siyasal kültürün dirençli bir niteliği haline geldiği düşünülmektedir. Unutmamak gerekir ki, diplomasi yaşamında iki ülke arasındaki ilişkiler hiçbir vakit sıfırlanmaz, devletlerarası ilişkiler, belki seviyesi düşürülür ama kesintisiz devam eder, özellikle de istihbarî, diplomatik ve ekonomik alaka ve menfaatler alanında kesilmeden devam eder. Türkiye ile Mısır ile olan ilişkiler de devlet aklı ilkesi sayesinde aynen devam etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Nitekim, Türkiye ile Mısır arasındaki diplomatik ilişkiler 2013 yılından beri karşılıklı olarak maslahatgüzar seviyesinde devam etmiştir. 

Şimdi bakışlarımızı Türkiye ve Mısır ilişkilerinin kırılma noktasına çevirelim. Malum, 30 Haziran 2012 tarihi 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren askerler tarafından yönetilmeye başlanan Mısır’ın demokrasiye dönüşümünde ilk şeffaf cumhurbaşkanlığı seçimleri bakımından önemli bir dönemeçtir. Tahrir devrimi demokrasinin pekiştirilmesinde sağlamlaştırılmasında önemli bir adımı gerçekleştirmiştir. İhvan’ın, Müslüman Kardeşlerin adayı Muhammed Mursi, Türkiye’deki seçimlere benzer bir oranla yüzde 51,7 çoğunluk ile Mısır’ın demokratik yollardan göreve gelen ilk Cumhurbaşkanı olmuş, yemin ederek görevine başlamıştır. Tam anlamıyla bir vesayet ülkesi Mısır’da BM gözetiminde yapılan ilk seçimi Müslüman Kardeşler’in desteğiyle Muhammed Mursi’nin kazanması Mısır’ın demokratikleşmesi alanında umutların artmasına vesile olmuştur. Bir başka açıdan Mursi Mısır’ın demokrasi tarihinde halkın serbest irade ve oyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olması demokrasinin vesayetten kurtarılması önündeki engellerinin kaldırılabileceği umudunu da yeşertmiştir. Seçimden yaklaşık bir buçuk ay sonra, 12 Ağustos 2012 tarihinde Mursi, 25 Ocak devriminin ardından geçiş dönemini yöneten Mısır Savunma Bakanı Mareşal Hüseyin Tantavi'nin yerine Genelkurmay Başkanı Abdulfettah es-Sisi’yi aynı göreve getirmiştir. Bir ay sonra da büyük bir önsezi ile Türkiye’de darbeler tarihi bakımından oldukça önemli bir gün olan 12 Eylül 2012 tarihinde Başbakan Erdoğan Mısır’ı ziyaret etmiştir. Türkiye ile Mısır’ın birlikteliğini üçüncü dünyacı yaklaşımıyla değerlendiren Erdoğan, kendisini karşılamaya gelenleri Arapça olarak ''Türkiye ve Mısır el ele. Selam olsun Mısır gençliğine, Mısır halkına. Allah'ın selamı üstünüzde olsun'' sözleriyle selamlamış ve yapmış olduğu görüşmelerde hemen her vesileyle Mısır’ın laikliğini ısrarla tavsiye etmiştir. Anadolu Ajansı'nın haberine göre Erdoğan'ın sözlerine büyük bir coşkuyla karşılık veren Mısırlılar, ''İslam'ın kurtarıcısı, Allah'ın azizi Erdoğan'', ''Türkiye-Mısır tek yumruk, abluka kırılacak'' diye sloganlar atarak, tempoyla karşılık vermişlerdir. (4) 

Erdoğan, Mısır temaslarına Meçhul Asker Anıtı ve Türk Şehitliği'ne çelenk koyduktan sonra, daha sonra El Ezher Şeyhi Ahmet el Tayyib, Mısır Müftüsü Dr. Ali Cuma, Yüksek Askeri Konsey Başkanı Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el Arabi ile baş başa görüşmeler yapmış, görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanı Mursi’ye iktidarda kalıcılığın ve Mısır’da istikrarın sihirli sözü ‘Türkiye Laikliği’ni anlatmaya özen göstermiştir. Tabii ki, bu sözcüğün dile getirilmesi beraberinde daha ziyaret esnasında bile karşıt söylemleri beraberinde getirmiştir. Mısır’a laik devlet sistemini tavsiye eden, ‘laiklik, din karşıtlığı demek değildir’ diyen Başbakan Erdoğan’a, İslamcı Müslüman Kardeşlerden yoğun bir tepki gelmiştir. El Ahram gazetesine konuşan ‘Müslüman Kardeşler'in sözcülerinden Mahmud Guzlan, “Başka ülkelerdeki deneyimler, Mısır'a kopyalanamaz. Türkiye'de laik bir devletin kurulmasına neden olan koşullar, Mısır'daki koşullardan farklıdır” ifadelerini kullanmak zorunda kalmıştır. (5) Oysa Başbakan Erdoğan’ın yapmış olduğu tespit yerinde ve Mısır’ın geleceği açısından son derece önemli bir parametre olduğu o vakitler anlaşılamamıştır.  Bu ziyaretin ardından 70 gün sonra 22 Kasım 2012 tarihinde Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, kararlarını yargı denetiminden muaf tutan ve mahkemelerin anayasa komisyonunu dağıtmasını engelleyen cumhurbaşkanlığı kararlarını açıklamış, açıklanan kararlar, geniş katılımlı günler süren protesto gösterilerine yol açmıştır. Arkasından daha önceden hazırlanmış, bir Siyasal İslam görünümünde, gündeme sunulduğu günden itibaren tartışmalara yol açan anayasa taslağı, cumhurbaşkanının güvenliğini sağlaması için orduyu görevlendirdiği referandumda 22 Aralık 2012 tarihinde yüzde 63,8 oranla kabul edilmiştir. Neredeyse, Türkiye’deki 1961 Anayasasının kabul oranı gibi. 1961 Türkiye Anayasa Değişikliği Referandumu Türkiye'de yapılan ilk halk oylamasıdır. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra hazırlanan 1961 Anayasası, 9 Temmuz 1961'deki halk oylamasında yüzde 38,3 'hayır' oyuna karşılık, yüzde 61,7 'evet' oyuyla kabul edilmiştir. 

Mısır’da laikliğin göz ardı edilmesi, demokratik yaşam tarzının çimentosu konumundan çıkarılması doğal olarak laik kesimde hoşnutsuzluğun artmasına neden olmuştur. Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yönetiminin birinci yıl dönümünde 30 Haziran 2013 tarihinde Tahrir Meydanı'nda geniş katılımlı Mursi karşıtı gösteriler hızla ülkenin diğer kentlerine yayılmıştır. Muhalifler tarafından kurulan Temerrüd (İsyan) Hareketi, Mursi'nin istifası için 22 milyon imza toplandığının açıklanmasının üzerinden 48 saat sonra Ordu yönetime el koymuştur. Mursi ve İhvan liderleri hakkında, ''yabancı güçlerle iş birliği yapıp, istihbarat toplama ve firar etme'' suçlamasıyla dava açılmış, tutuklamalar artarak devam etmiştir. 

Gelişen bu durum üzerine Türkiye Cumhuriyeti, seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi deviren askeri darbeyi sadece sert biçimde kınamakla kalmamış, aynı zamanda uluslararası duyarlılık adına darbeye ve kurulan vesayetçi yapıya da karşı çıkmıştır. Kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti, AB(D) ve Suudi Arabistan başta olmak üzere birçok Arap devletlerinin oportünist yaklaşımlarından farklı olarak Mısır halkının siyasi iradesini yansıtmayan askeri cunta idaresini açıktan ve yüksek sesle eleştirdiği gibi, her bakımdan ilkeli bir tavır ortaya koymuştur. Ancak yanlış anlaşılmıştır. Küreselcilerin güdümündeki ana akım medya Türkiye’nin bu haklı tutumunu çarpıtmıştır. 

Darbe hükümetinin güdümündeki Kahire Ceza Mahkemesi, 29 Kasım 2013 tarihinde otuz yıl boyunca tartışmalı bir yönetimde imzası bulunan Hüsnü Mübarek ve ailesinin tüm üyeleri serbest bırakılmasına karar verirken, Mayıs 2015 tarihinde Mısır'da askeri darbeyle görevinden uzaklaştırılan Cumhurbaşkanı Mursi ve beraberindeki 100 İhvan üyesi idam cezasına çaptırılmıştır. Mısır yargısı sadece bir yıl süren Mursi ve yönetimi hakkında suç icat etmeye devam ederken, Mısır tarihinin demokratik seçimlerle iş başına gelen ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, 17 Haziran 2019 tarihinde yargılandığını duruşma salonunda yaşamını yitirmiştir. Başta Türkiye'de olmak üzere Avustralya'dan Kanada'ya, Malezya'dan Bosna Hersek'e kadar dünyanın dört bir yanında Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi için gıyabi cenaze namazları kılınarak bu durum sessiz bir biçimde tel’in edilmiştir. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere hükümet üyelerinin katılımı ile gerçekleştirilen gıyabi cenaze namazlarındaki bu duruş, İhvan’a destekten ziyade uluslararası duyarlılık adına darbeye, Mısır halkının serbest iradesine vurulan ket ve küresel güçlerin piyonu cuntacı Sisi tarafından kurulan vesayetçi yapıya olan bir dik duruş olarak Cumhuriyet tarihimizde yerini almıştır. Bir başka deyişle küreselciler ve çıkarcılar susarken Türkiye Cumhuriyeti Mısır halkının siyasi iradesini yansıtmayan askeri cunta idaresini açıktan ve yüksek sesle eleştirerek olması gereken bir tavır ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti bir devlet politikası olarak, demokrasi ve halkın iradesinin sandığa yansıması konusundaki hassasiyetini her vesile ile dünya kamuoyu ile paylaşmıştır. 

Şimdi gelelim Mısır'ın Doğu Akdeniz’de 18 Şubat 2021 tarihinde 18’inci Parselde hidrokarbon arama ihalesindeki tutumunun reel-politik açısından irdelenmesine.  Mısır'ın Doğu Akdeniz'de 18 Mart 2019 tarihinde Türkiye'nin Birleşmiş Milletler (BM) 'e bildirdiği münhasır ekonomik bölge haritasını daha doğru bir deyimle kıta sahanlığı sınırlarını dikkate alarak 18’inci Parselde 18 Şubat 2021 tarihinde Doğu Akdeniz’de hidrokarbon arama ihalesine çıkmasını devlet aklı çerçevesinde anlamak ve irdelemek gerekmektedir. Gerek Türkiye gerekse Mısır, tarihten gelen bir misyonik görev bilinciyle devlet aklıyla hareket ettiğinden Yunanistan'ın planlarının suya düşme olasılığı yüksektir. Devlet aklının gereği Mısır’ın bir saygı çerçevesinde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hakkaniyet çerçevesinde atmış olduğu adımı benimsemiş olması, diğer yandan Türkiye’nin tek taraflı olarak ilan ettiği kıta sahanlığı sınırlarının BM tarafından tescil edilmiş olduğunu da tereddüde mahal bırakmayacak şekilde açıkça göstermektedir. Bu durum bir öngörü değil gerçeğin ta kendisidir. Öte yandan Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan iki ülke Mısır ile Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleşmeye doğru gitmesi Lübnan ve Filistin (Gazze) dahil bölgede herkesin kazanması anlamına da gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti bir devlet geleneği olarak ‘güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğu’ ilkesini benimsemiş olduğunu da bu arada belirtelim. (2) 

Mısır’ın da benzer şekilde düşünmeye başlamasının en önemli kanıtı Mısır Enformasyon Bakanı Usame Heikal’in de Ankara’nın yakınlaşma çabalarına övgüde bulunması ve adımlarının "iki ülke arasındaki tartışmalı vakaları tartışmak için uygun bir atmosfer yaratmak için iyi bir işaret" olduğunu söylemesidir. Heikal, Mısır ile Türkiye arasındaki farklılıkların her iki tarafın da çıkarına hizmet etmediğini belirtmesi de uluslararsı ilişkilerin başat gerçeğinin alana yansımasıdır. (3) Aslında Mısır ile Türkiye arasındaki sorunun çıkış noktası Fransa’nın acullüğü yüzünden bir oldubitti ile Türkiye’nin, Libya’ya NATO müdahalesinin içinde yer alması, ancak daha sonrası yürütmüş olduğu akilane siyasetini Mısır’a anlatamamasından kaynaklanmaktadır. Mısır, Libya Lideri Muammer Kaddafi'nin 2011'de NATO destekli bir ayaklanmanın ardından devrilmesi ve de linç edilmesi sonrası patlak veren iç savaşta Fransa ile birlikte hareket edip Hafter güçlerini desteklemesidir. Ancak, üzülerek ifade etmek gerekir ki, AB (D)’nin güdümü sayesinde darbeyle işbaşına gelen Abdel Fattah el-Sisi bu çarpık durumu devlet politikası haline getirmiş ve Türkiye’nin karşısında yer almıştır.   Sorunun kaynağı bu farklı görüş açısıdır. Oysa ki, Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler kişilerden ziyade, millî çıkarlar üzerine oturmuştur. Ana akım medyada fazlaca dillendirilmemekle beraber, Türkiye’nin Mısır’da da çok ciddi ekonomik çıkarları, bundan da öte çok önemli yatırımları bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin Mısır ile yakınlaşmanın gerekçesi sadece deniz alanları üzerinden anlatılması son derece yanıltıcı bir bakış açısını da beraberinde getirmektedir. Neredeyse bütün dünya Sisi’yle iş yaparken Türkiye’nin müteveffa Mursi boyutu üzerinden Mısır’la ilişkilerini askıya alması, Türkiye aleyhine köprünün altından sel ve seylabın akmasına neden olmuş ve olmaktadır. Eğer bu şekilde devam edildiği takdirde Türkiye’nin millî çıkarlarıyla uyumlu olmayacak bir sonucun da meydana gelebileceği kaçınılmazdır. Millî çıkar Mısır ile anlaşmayı, barışmayı emretmektedir, bu doğrultuda adımların atılmasını gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Yalnız önemle ifade edilmelidir ki, bu konu millî çıkar üzerinden savunulmalı hiçbir şekilde iç politika malzemesi ve de polemiği yapılmamalıdır. Millî çıkarlar açısından Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler doğrudan devletin ilgi alanına girdiğinden bu konu iktidar partisiyle hiçbir şekilde ilişkilendirilmemeli, kamuoyunun bilgilendirilmesi de dahil parti üzerinden değil, devlet üzerinden yapılmalıdır.  

Bir diğer konu ise Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, 8 Mart 2021 tarihinde 18’inci parselle ilgili Kahire’ye uçarken bir yandan Akkuyu Nükleer Reaktörünü geleceğin Çernobil’i olarak nitelendirmesi ‘panikleyen’ bir adamın tezahürünü gözler önüne sermiştir. GKRY ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de imzaladıkları anlaşmalarla diğer ülkelerin haklarını gasp ettikleri gerçekler Türkiye ile Libya arasında 27 Kasım 2019 tarihinde “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına Dair Mutabakat Muhtırası” nın Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmasının imzalanmasından sonra bir bir ortaya çıkmaya başlamıştır. Dendias, Kahire’de Mısırlı mevkidaşı Samih Şükri ile görüştükten sonra Kathimerini gazetesinin yayımladığı yeni bir haritada 18’inci parselin yarısının gösterilmemesi Türkiye’nin Libya ile imzalamış olduğu MEB anlaşmasını kuşkulu bir hale getirmekten başka bir şey değildir. Ancak üstü örtülemeyecek bir gerçektir ki, Mısır 21.800 kilometrekare bir deniz yetki alanını kaybetmiştir. (6) Mısır’ın 6 Ağustos 2020 tarihinde Yunanistan ile imzaladığı deniz yetki alanları anlaşması Mısır kamuoyunda olumsuz bir etkiye neden olmuş, uğradığı kaybının telafisi gayretlerine hız vermiştir. 

Mısır’ın Türkiye’nin kıta sahanlığına bitişik 18. Parseli için ihaleye çıkarken Türkiye’nin 18 Mart 2019 tarihinde Birleşmiş Milletler 'e bildirdiği münhasır ekonomik bölge haritasını benimsemesi Yunanistan’ın Ege’de bir oldubitti ile dayatmaya çalıştığı kıta sahanlığını sorununu da gayrimeşru hale getirmiştir. Bu durum Türkiye’ye, en uzun kıyıya sahip karşılıklı iki kıyıdaş ülkeden biri olan Mısır üzerinden ilan etmiş olduğu kendi kıta sahanlığına uluslararası bir meşruiyet sağladığı gibi, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Meis Adası’nı esas alarak ilan etmeye çalıştığı kıta sahanlığı iddiasını da gayrimeşru bir duruma düşürmüştür. Mısır, geçtiğimiz yıl Yunanistan’la yaptığı deniz yetki alanlarının belirlenmesi anlaşmasında Meis’i dışarıda bırakması bu işin birinci adımını teşkil etmiştir.

Bir başka açıdan bakıldığında ise Doğu Akdeniz’de Türkiye-Mısır ilişkilerinin normal zemine ulaşmasında kilit ülkenin İsrail olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İsrail'in Türkiye ile ilişkilerinin ideolojik ve siyasi boyutlarından bağımsız olarak enerji kaynakları temelinde Ankara'yı gözetmeye çalıştığı da bilinen bir gerçektir. Arap sokaklarında dolaşan “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz” özdeyişi gibi ‘Türkiyesiz Doğu Akdeniz kaynaklarında adil bir paylaşım olmaz’ sözü de belleklerde yer etmeye başlamıştır.  İsrail'in bu yolda çıkarlar temelinde ancak meşru ve gerçekçilik bağlamında GKRY ile uzun süre anlaşmadığı bu konuya yakın mahfiller tarafından bilinmektedir. Olaya reel-politik açısından bakıldığında iç siyasette deniz alanları üzerinden 'pazarlanılmasına' Mısır’ı tek başına bağımsız bir aktör olarak alınması çok da akılcı bir yaklaşım olarak görünmemektedir. Doğu Akdeniz’de başat rolün Türkiye ve İsrail’in karşılıklı ulusal çıkarların gereklerinin yerine getirmeleri daha bir pragmatik olabileceği düşünülmektedir. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin ideolojik ve siyasi boyutu bir tarafa, konuya tamamen maddi temelden deniz alanları ya da hidrokarbon yasakları ya da Doğu Akdeniz’deki enerjinin kullanımıyla ilgili perspektiften bakılacak olursa, İsrail başından beri bu bölgede Türkiyesiz adım atılamayacağını, siyasi veya askerî açıdan değil fizibilite, maddi, ekonomik anlamda bir anlamı olmayacağını kesin bir şekilde dillendirmektedir.  Bu durum 2003 yılından 2010 Davos sürecine kadar GKRY ile oturup anlaşmamasından, GKRY tarafından yapılan teklifleri reddetmiş olmasından anlaşılmaktadır. İsrail, açık ve seçik olarak Türkiye ’siz bu anlaşmanın yapılmasının olumlu bir sonuç doğurmayacağını hep vurgulaya gelmiştir. O kadar ki, GKRY’nin, Türkiye ile herhangi bir anlaşma sağlanamaması halinde Doğu Akdeniz’de en son anlaşmayı İsrail ile yapabileceği düşünülmektedir. Davos süreci, Türkiye’nin HAMAS ’a yönelik yaklaşımı özellikle de Mavi Marmara ile ilgili süreçten sonra İsrail adım atması bu savın açık bir tezahürüdür. Doğu Akdeniz’de Türkiye ve İsrail arasındaki münhasır ekonomik bölgenin eşitlik ölçütünde paylaşımı, bir başka ifadeyle İsrail’in Türkiye’nin doğal müttefiki görüntüsünü dikte ettirmektedir.  Her türlü olumsuzluğa karşın bu anlayışın en önemli göstergesi Davos ile İsrail’in GKRY ile yaptığı anlaşma arasında yaklaşık bir yıllık bir süreç bulunmasında gözlemlenebilir. Peki, nedir bunun arkasında yatan neden? İsrail gerçekten de Türkiye ile olan ilişkilerin her an düzebileceğini, iyiye gidebileceğini ve de iyileşebileceğini ısrarla beklemiş olmasıdır. Unutmamak gerekir ki dış politikada atılacak her bir adımın başka ilişkileri, çıkarları, içinde bulunulan ittifakın da ortak menfaatlerini gözeterek atılması gereken, gerçekçi bir temele oturması gereken bir zeminini göstermektedir. 

Bütün bunlardan sonra demem odur ki, Türkiye – Mısır İlişkilerinde ‘Devlet Aklı’ birinci derecede başat rol oynamıştır. Doğu Akdeniz'de en uzun kıyıya sahip olan iki ülke; Mısır ile Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleşmeye doğru gitmesi KKTC, Lübnan ve Filistin(Gazze) dahil bölgede herkesin kazanması anlamına da gelmektedir. Doğu Akdeniz’deki uluslararası ilişkilerde devlet aklının egemen olması başta İsrail ve Mısır olmak üzere, GKRY ve Yunanistan arasında Türkiye’ye karşı oluşan siyasi ittifakın her an çökebileceği gerçeğini de dikte ettirmektedir.   İşte bu nedenle bundan sonraki süreçte İsrail başta olmak üzere Lübnan ve Filistin (Gazze)’le benzer anlaşmaların yapılması gündeme gelmesi beklenmektedir. Bu durumun gerçekleşmesiyle GKRY’nin tek taraflı olarak ilan etmeye çalıştığı MEB ve bunun üzerinden KKTC’nin hakkını gasp etme girişimi de sonuçsuz kalabileceği değerlendirilmektedir.  Türkiye ile Mısır arasında Doğu Akdeniz’de ortak enerji çıkarılması konusunda bir anlaşma olduğu takdirde, çıkarılacak olan enerjinin doğrudan bir enerji arz ülkesi olan Türkiye üzerinden Avrupa’ya gönderilmesi, zoraki taslak ‘EASTMED’ projesi düşüncesini de ortadan kaldırabileceğini açıkça göstermektedir. Sonuç olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye kendi kıta sahanlığını uluslararası ortamda kabul ettirmiş olacağı, bundan maada Yunanistan’a karşı stratejik alanda ciddi bir durum üstünlüğü elde edebileceği de kıymetlendirilmektedir, sevgili okurlar. 

Dipnotlar

(1) Salim Orhan, “Devlet Aklı Doktrini ve Modern Türkiye’ye Geçiş Sürecinde Bir Tezahürü Olarak Teşkilat-ı Mahsusa”, DÜHFD, Cilt: 23, Sayı: 39, Yıl: 2018, ss 375-409.

(2) Özlem Doğan, “Türkiye devlet aklıyla hareket ediyor! Yunanistan'ın planları suya düştü”, Milat Gazetesi, 15 Mart 2021,  https://www.milatgazetesi.com/haber/turkiye-devlet-akliyla-hareket-ediyor-yunanistanin-planlari-suya-dustu-9484/Erişim Tarihi 15 Mart 2021/

(3) Https://Www.Aljazeera.Com/News/2021/3/19/Turkey-Asks-Egyptian-Media-To-Tone-Down-Criticism-Against-Sisi/Erişim Tarihi 21 Mart 2021/

(4) BBC News, “Erdoğan Mısır'da sevinç gösterileriyle karşılandı”, 13 Eylül 2011; https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/09/110913_egypt_turkey/Erişim Tarihi 19 Mart 2021/

(5) Deutsche Welle Türkçe, “Mısır’da Erdoğan’a laiklik eleştirisi”, 15.09.2011;https://www.dw.com/tr/m%C4%B1s%C4%B1rda-erdo%C4%9Fana-laiklik-ele%C5%9Ftirisi/a-15388018/Erişim Tarihi 19 Mart 2021/

(6) Güray Alpar, “Rum-Yunan İkilisi Mısır, İsrail ve Lübnan'ın Akdeniz’deki Haklarını Gasp Ediyor” Stratejik düşünce Enstitüsü, 07 Aralık 2019; https://www.sde.org.tr/guray-alpar/genel/rum-yunan-ikilisi-misir-israil-ve-lubnanin-akdenizdeki-haklarini-gasp-ediyor-kose-yazisi-14308/Erişim Tarihi 21 Mart 2021/

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: