Güncel Yazılar

Yazar Hakkında

Mehmet MAKSUDOĞLU

“Olmaz öyle şey!  daha neler!” diyeceksiniz, değil mi?

Olmaması gerekir tabiî, İslâm’ı, câmide Müslümanlara, Müslüman hocalar, vâizler anlatır.

İyi de, okuduklarının etkisiyle, va‘z ettiği sırada hiç düşünmeden, misyon kelimesini kullanan vâize, hocaya ne buyrulur? Günlük konuşmada alıştığı gibi, ‘görev’, ‘vazîfe’ gibi kelimeler aklına gelmeyen hoca, “doğru bildiği, doğru sandığı, ama İslâm’a ve gerçeğe göre YANLIŞ olanı yayan, dalâleti yayan MİSYONERlerin yaptığı işi” belirten bu kelimeyi kullanabilmektedir. Kelime seçimi çok mühimdir. Bu dalâlet erbâbı misyonerler, yaptıkları misyon için, Arapçada tebşîr (muştulama) demekte, kendileri için sıfat olarak da mübeşşir (muştulayıcı) kelimesini kullanmaktadırlar. Cehennem muştuladıklarından haberleri yoktur.

Batı diline âşinâ vâizlerin ‘ölçü’ demek yerine, ‘kriter’ dediklerine de rastlarsınız.

Bunlardan daha da mühimi, hoca, vâiz, müftü olacakları yetiştirme durumunda olan bâzı akademisyenlerin, kâfir müsteşriklerin kitaplarından aktardıkları, İslâm’da şüphe uyandırıcı, îmân sarsıcı herzeleri, ‘fikir’, ‘görüş’ diye benimseyip İlâhiyat öğrencilerine aşılamalarıdır. Altyapı eksikliğinden dolayı, bâzı öğrencilerin zihinlerinde, bu herzeler yer tutabilmektedir.

Doğrusu, son yüz yıl, kendinden önceki yüz yıl bilinmeden doğru dürüst anlaşılamaz. O yüz yıl da kendinden önceki bilinmeden anlaşılamaz; bu, böylece sürer gider. (E.E. Kellett, Appreciation of Literature, p. 79.)

Tanzîmât ‘münevver’inin birikiminde bir veya birkaç yabancı dil de vardı, kültürü, günümüz ‘aydın’ınkinden çok daha genişti, kapsamlıydı ama, zihnindeki merkez eğilim, tutum; ‘İslâm’dan kurtulmak’tı. Nitekim:

İslâm imiş Millete pâ-bend-i terakki  (Milletin yükselmesine ayakbağı İslâm imiş)

Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı (önceleri yoktu, bu söylem yeni çıktı) 

denilmiştir ki, durumu çok açık, kesin bir biçimde anlatmaktadır.

Evet, 25 yılda bir nesil (kuşak/generasyon) değiştiğine göre, en az 8 nesildir, her neslin kendi oluşturduğu statükoyu bir sonrakine devrederek, sonrakinin de o maya üzerinde oluşan statükoyu, kendine göre geliştirerek, kendinden sonrakine devretmesiyle günümüze kadar geldik.

***

Tanzîmâtı, bize mason Mustafa Reşid Paşa’yı kullanarak dayatanların dilinde hak kelimesi YOKTUR; correct, true, right, kelimelerinin HİÇBİRİ “hak” kavramının karşılığı değildir. Fransızca droit kelimesi de, ‘doğru’ demektir; ‘hak’ kavramını karşılamaz. Bundan dolayı, Avrupalı’nın kafasında “hak” diye bir kavram, mefhûm, anlayış YOKTUR; güçlüysen, vurur, alırsın: Might is Right!

İngilizcede “Hukuk” diyemezsiniz; ‘hukuk fakültesi’ için Faculty of Law deyimi vardır: Kanun Fakültesi. Bilindiği ve Alev Alatlı Hanımefendinin de isâbetle belirttiği gibi: bir olay kanunî (yasal) olabilir, ama hukukî olmayabilir. Bu çarpıklığın farkına, dillerinde ‘hak’ kelimesi, zihinlerinde ‘hak’ kavramı bulunan milletler varabilir.

Bize Tanzîmâtı dayattıkları ondokuzuncu yüzyılda, Batılı emperyalistler yeryüzünün pekçok yerini işgal etmiş durumdaydılar. Sömürdükleri ülkelerin yerüstü ve yeraltı zenginliklerini yağmaladıkları gibi, o ülkelerde yaşamakta olan İNSANLARın yüzbinlercesini toptan öldürmüşler veya köle olarak kullanmışlardı. Batı ülkelerindeki kara derili insanlar, o ülkelerin yüzkarasıdırlar.

***

Kutlu Kitabımızı, Kur’ân-ı Kerîmi okumak için elimize aldığımızda onu;

Allâhumme bilHakki Enzeltehu ve bilHakki Nezele

Yâ Allah! Onu Hak’la İndirdin ve Hak’la İndi diyerek açar ve okumağa başlarız.

Hak davâyı yürütmek, Yeryüzünde Cenâb-ı Hakkın buyruklarını, hakkı üstün kılmak (i‘lâ-yı kelimetullah) için yüzyıllarca uğraşan bu milletin bâzı ferdleri, son 200 yıldır ağır baskısı altında yaşadığımız kültür istilâsı yüzünden, kendi değerlerimize, kendimize, Batılıların baktığı GİBİ bakar hâle gelmişlerdir. Batılı, Osmanlı’yı, kendi eşkıyâ kuruluşu imparatorluk GİBİ ona ‘imparatorluk’ yaftası YAPIŞTIRARAK Ottoman Empire mı diyor; malûmât deposu, fakat bilinçsiz tarihçimiz de, onlar GİBİ Osmanlı İmparatorluğu der. Tam devşirilmemiş, hattâ bilinçten nasibini almış olanı bile, “sömürücülük kasdetmiyorum, ‘büyük devlet’ anlamında kullanıyorum” diyerek, kafasına, kültür emperyalizminin başarısı olarak ilkokuldan başlayarak yerleştirilen ve öğrenimi boyunca devam eden, benliğinde kötü bir alışkanlık hâline gelen bu iğrenç kelimeden kurtulmayı akıl edemez. “Osmanlı, imparatorluktu ama, sömürücü değildi” demenin, “Kasap Kaya bıçak kullanmaz” demekten FARKSIZ olduğunu görmez: eğer “kasap” ise, Kaya efendi bıçak kullanır; başka ne yapar?

Hak davâsı güden Osmanlı Devleti, Cenâb-ı Hak öyle buyurduğu için, fethettiği (İslâm değerlerine açıp o değerleri hâkim kıldığı) ülkelerde MİLLET NİZÂMI uyguladı, oralardaki İNSANLARdan, korunmalarına ve sâdece askerlik görevi yapmamalarına karşılık CİZYE almıştır (Cizye: ‘bir nevi karşılık’ demektir; İslâm ordusunda askerlik yapamayacakları için yetişkin erkeklerden alınırdı. Çocuklardan, kadınlardan, yaşlılardan, papazlardan, hahamlardan alınmazdı.) Müslüman öşür, zekât verirken, kâfir de haraç verirdi. Gayrımüslimlere, tam manâsıyla inanç, dil, kültür, gelenek hürriyeti verilmişti; 400 yıldan fazla kalığımız Osmanlı Avrupa’sında, sömürücü olsaydık, ne Sırp kalırdı, ne Bulgar, ne Yunan; bu diller de UNUTULURDU.

Fransız işgalindeki Afrika’da Fransızca bilmeyen yerli, kapıcı bile olamazdı, geçim kaynağı nasıl olup da alınmamış, elinde kalmışsa, onunla kıt kanaat geçinirdi, yoksa, resmen açlığa mahkûmdu.

İngiltere, Afrikalı’ya kimliğini, kim idiğini unutturmuştu, insanları, hayvan gibi kimliksiz hâle getirmişti. Afrika’lı yerliye, hiç İngiltere’ye gittin mi? diye sorulduğunda: No, I have never been home (hayır, hiç anavatanda, yuvada bulunmadım) diye yanıtlardı; kendini, İngiltere’ye âid, oradan uzakta kalmış zannettiği bir kafa yapısına sâhip kılınmıştı.

Bugünlerde, Alman Hükûmeti ile Namibya arasında anlaşmadan söz ediliyor: Almanya, sömürgesi olduğu yıllarda Namibya’da öldürdüğü yüzbinlerce Namibya’lı için tazmînât ödeyecek ve ÖZÜR dileyecek; özür dilenmesi için HANGİ kelimelerin kullanılacağında anlaşacaklar!

Amerika’lı bir askerin, internette dolaşan konuşması, Batılı’nın zihin yapısını, davranma tarzını çok net olarak gösteriyor. Asker diyor ki :

Bulunduğumuz yerde (Irak, Sûriye tabiî), GAZETECİLER yoktu, NE İSTERSEK YAPIYORDUK.

Tam orman kanunu! Batı uygarlığının iflâs manifestosu!

***

Yine, bu zeminde açılan öğretim kurumlarında görevli bâzı öğretim elemanları, profesörler, Batı’yı ÖRNEK ALMA hastalığından kurtulamayarak, “Hak” kavramından nasipsiz bu zavallı kâfirlerin zırvalarını Türkçeye aktararak yaymayı mârifet zannetmektedirler. Bu komik saçmalıklar, televizyon kanallarında söylendiğinde, ikiyüz yıldanberi devam edegelen ANA AKIM zemîninde öğrenim görmüş, İslâm konusunda bir ilmihâl bile okumamış, eline Kur’ân-ı Kerîm alsa, sol taraftan açması kuvvetle muhtemel aydın(!)larımız ve İslâm konusunda altyapısı zayıf olanlar tarafından ciddîye alınmaktadır.

Batıyı tanımadığı anlaşılan bu öğretim üyelerine nasıl anlatmalı ki:

Kâfir oryantalistlerin İslâm hakkındaki zırvalarını, görüşlerini, İlâhiyat Fakültelerinde öğrencilere anlatmak, bu kâfirleri, Süleymâniye câmiinde kürsüye çıkarıp va‘zettirmekten FARKSIZDIR! Hattâ DAHA VAHÎMDİR!

***

04.04.2021

Bu yazarın diğer makaleleri

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

43468087