22 Haziran 2021

          Yenilik, bir kısım at gözlüğü takmış ham-ervâhın sandığı gibi, isyân makâmında bestelenen bir şarkı, marş değildir. Asıl arzûlanan ve bizim medeniyet âlemimizde yıldızlaşan ilerleme, yenilik kalıbı, tarz-ı selefe tekaddüm faaliyetidir.

            Ahmed Hamdi Tanpınar’ın: 

“Değişerek devâm etmek, devâm ederek değişmek.”

dediği hâl, insanlığın kurtuluş reçetesi. 

             Hz. Peygamber’in, iki günü aynı olan kişileri hem kınayan, hem de onlara gayret tavsiye eden sözü, dinî kıstasların dışında bir insânî haslet taşıyordu.

            Zamânı durdurmak mümkün olmadığına göre, onu en iyi ve ideâl bir şekilde değerlendirmenin yolu, yordamı aranmalıdır. Bütün devirlerin en mühim şikâyet konularının başında, boş vakitleri değerlendirmek diye açılan başlığın aldatıcılığı yer alıyor. Sanki insanın boş vakti olabilirmiş gibi.

            Boş vakit bezirgânları, kendi ufuksuzluklarına ortak aramanın telâşı içinde, yaradılış esaslarına taban tabana zıd bir endüstri tesisine çalışıyorlar. Bu meyânda sarf edilen söz ucûbeleri arasında:

“Boş vakitlerimde kitap okurum.”

cümlesi, ayrı mevkide duruyor.

            Kitabı, boş vaktinde okuyanın, doldurabileceği haysiyetli bir vakti olabilir mi? Nereye ve hangi istikaamete doğru yol aldığımızı anlamak için, bu, boş vakitte kitap okuyan garîb insanları iyi tanımak lâzım.

            Aynı şey, öteki ciddî konular için de geçerli. Meselâ, boş vaktinde değişik san’at faaliyetlerine iştirâk, hattâ kendi mesleğine âit alıştırma, temrin işlerini de boş vakte havâle, hep insanı tabiat kaaidesinden koparıp alma hâlleridir.

            Îzâfî bir değer taşıyan zamân, ona kastedenlerin indinde hiçbir ağırlığı ve ciddîyeti bulunmayan bir mefhûm. Zamânın kayıt defterinde ise, sâdece vakti dolu dolu yaşayanların ismi var…

            Hayâtının son demlerini, gözlerini kaybetniş olarak Istanbul’da geçiren Enderûnlu Fâzıl, vefâtı sırasında XIX. asrın başına yetişmesine rağmen, mısrâlarına rûh verdiği devir XVIII. yüzyılda kalmıştır. Akkâ’da doğmuş, ama kimse ona bu şehre izâfeten hitâb etmemiştir. Enderûn’da, yâni Osmanlı Saray Üniversitesi’nde yetiştirildiği için, hep bu isme nisbetle anılmıştır. Ahmed Midhat, Ahmed Râsim ve en çok da Hüseyin Rahmi’de, damardan dışarı çıkan hayat sahnesi yazıcılığı, bizde, üstelik manzûm olarak ilk pırıltılarını Enderûnlu Fâzıl’da bulmuştur.

            Zenânnâme, onun kadın tip ve çehreleri üstüne kaleme aldığı bir cins-i lâtif ansiklopedisidir. Fâzıl’a göre, kadın güzellik ve letâfetinin, nezâketinin Dünyâ’daki merkezi Istanbul’dur. Istanbul’un kadınlarını bir yana, diğerlerini öte yana koymalıdır:

                        “Der beyân-ı zen-i İslâmbol

                        Revnâk-ı rûy-ı Cihân İslâmbol

                        Kân-ı gılmân u zenân İslâmbol.

                        Zen-i Dünyâ’ya budur mâye-i hüsn

                        Çihre-i âleme pirâye-i hüsn”[1]

            Bu arada, eskilerin birtakım kalıplaşmış alışkanlıklarını da değiştirmek lâzımdır. Duyup okuduğunu aynen tekrârlayanlara, Fâzıl’ın bir çift sözü vardır:

                        “Ümm-i Dünyâ dedi Mısr’a kudemâ

                        Şimdi ammâ bu arûs-ı Dünyâ

                        Dahî bu şehrin içinde cânâ

                        Bir iki fırka olur nev’-i nisâ

                        İdelüm cümlesini zikr ü beyân

                        Ta ki, temyîz ola nikân u bedân

                        Evvelâ fırka-i ehl-i perde

                        Ki, görinmez dahî hiç Mahşer’de”[2]

            Enderûnlu Fâzıl’ın Zenânnâme’sinde bahsettiği vakar, nâmûs ve gayret sâhibi İstanbul kadınları gece, gündüz evlerinde otururlarmış. İki asır önceki kadın telâkkîmizi anlatan şu mısrâlar, bugün için de epeyi mesaj taşıyor:

                        “Sâhib-i gayret ü nâmûs u vekâr

                        Hânesinde oturur leyl ü nehâr”[3]

            Kendi devrinin şartları ve anlayışı çerçevesinde hiçbir fevkalâdelik taşımayan bu tasvîr, zamân içinde alınan mesâfeyi de haber veriyor. Nâmûs mefhûmu ile evden dışarı çıkmamak fiilinin, çok fazla bir yakınlığı yok tabiî, ama bir toplu kabûle ışık tutması bakımından kayda değer.

            Nikâhın sarakaya alındığı, birlikte yaşamak denilen gayr-ı meşrû hayat tarzının özendirildiği günlerden haberi olmayan Fâzıl, hânesinde gece-gündüz oturan kadını övüyor.

            İşi, ismi ve cismiyle cemiyete kendini tanıtmış olan meşhûrlar, en fazla taklîd edilen insanlardır. Yaşadığımız devrin ahlâkî erozyona kapı açan gelişmeleri arasında, bu meşhûrların teşkîl ettiği kötü örnekler başı tutuyor.

            İnsan cinslerinin, hilkatten gelen düzenine ve formuna isyân edenler, târîhin her döneminde aşırı uçlara tuğla-kiremit taşımışlardır. Hâlbuki bu dengenin – hangi tarafın lehine olursa olsun – bozulması, tabiatın bilinen-bilinmeyen bütün kaanûnlarına ters düşüyor.

            Âhenk bozucuların keyfini temin etmek için fedâ edilenlere bir bakın. O, uzun mu uzun listenin muhteviyâtı, insanlığın huzûr ve sükûnuna dâir mâneviyât lâzimesidir.

            Böylesine çarpık ve sakîl sahne düzeninde, teknolojik imkânların sağladığı kolaycılığı, bulup da bunama hâllerini ihmâl etmemek gerekiyor…

 

 

[1] İstanbul’un kadınlarını anlatış, / İstanbul, Cihân’ın yüz parlaklığıdır. / İstanbul, tüyü çıkmamış genç erkeklerle kadınların menbâı, kaynağıdır. / Dünyâ’ya güzellik mayasını İstanbul verir. / Âlem’in yüzündeki güzellik süsü, İstanbul’dur.

[2] Eskiler, Mısır’a Dünyâ’nın annesi dediler, / Şimdi, ey sevgili, Dünyâ’nın gelini dahî, bu şehrin, yâni, İstanbul’un içinde. / Kadın cinsi bir, iki grup olur. / Hepsini anıp açıklayalım. / Tâ ki, iyilerle kötüler ayrılsın, ortaya çıksın. / Evvelâ, perde ehli grubu, / Mahşer’de dahî, hiç görünmezler.

[3] Ağırbaşlı, nâmûs ve gayret sâhibi, / Gece ve gündüz evinde oturur.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden