6 Temmuz 2022

         “Kemoterapi”, hastalıkların ilâçla, yâni kimyevî maddelerle tedâvi edilmesi demek. Ama bu tâbirin geçtiği her yerde “ kanser”in gölgesi dolaşıyor. “Kemoterapi” sözü, kimyevî tedâvi değil de, sanki kanserin tedâvisi gibi kullanılıyor.

            Târîhin değişik dönemlerinde, adı konmamış ve âniden zuhûr eden hastalıklardan hayâtını kaybeden nice meşhûr insan var. Türk târîhinde de, bunların sayısı bir hayli yekûn tutuyor.

            Meselâ Attilâ, evlendiği gecenin sabâhında ölü bulunuyor. O zamânki tıbbın kıt imkânlarıyla Attilâ’nın gerçek ölüm sebebi açıklanamıyor. Sâdece, geçirdiği kriz yüzünden öldüğü söyleniyor. Lâkin bu krizin adı konamıyor. Kalb krizi mi, sinir krizi mi? Yatağında, ağzından ve burnundan kanlar gelmiş hâlde ölmüş. Günümüzün tıb penceresinden bakıldığında, Attilâ’nın hayâta vedâ ediş sahnesinde, tanıdık birçok “ kanser” motifi var.

            Yine Kaanûnî’nin iki şehzâdesi, Mehmed ve Cihângîr, Attilâ gibi, adı konamamış hastalıklara yenik düşerek, pek genç yaşlarda vefât ettiler. İstanbul’un pek mârûf iki semtine alem olan bu bahtsız şehzâdeler, 16. yüzyıl markalı “kanser”lerle tanışmış olabilirler mi?

            İkinci Mahmûd’dan başlayarak, arka arkaya nice sultan, şehzâde ve hanım sultan, “ince hastalık” denen “verem”yüzünden öldüler. Ne var ki, bu, neredeyse “hümâyûn” sıfatını kazanacak hastalığın, teşhîsi safhasında, yine gözden kaçmış “kanser” alâmetleri olamaz mı? Her türlü ihtimâl mümkün. Zîrâ kanser, yeni bir hastalık değil… Modanın yeni olmayışı gibi… 

Moda, insana yakışan giyim- kuşam tarzıdır. Aslında moda, insanın kendine yakıştırdığıdır. Rahmetli Ali Nihad Tarlan,  şerh ettiği Fuzûlî mısrâlarının sözü taşıdığı vâdîde, “moda” tâbirinden bahisle; üç düğmeli, dört düğmeli, beş düğmeli, iki düğmeli, bir düğmeli, düğmesiz, açık yakalı, kapalı yakalı, kıvrık yakalı, dik yakalı, arkası yırtmaçlı, yırtmaçsız ceketlerin, değişik yıllarda “moda” denilen beğenme rüzgârıyla insanlara takdîm edilebileceğini, fakat tek kollu veyâ üç kollu ceket yapılamayacağını, zîrâ, insan anatomisinin buna müsâit olmadığını anlatıyordu.

            Moda, insan anatomisinin müsaade ettiği esneklik sâhasında gidip- gelen hareketlerle karşımıza çıkıyor. Bu yüzden de, sık sık kendini tekrârlıyor, ama bu tekrârı çok usturuplu ve iyi düşünülmüş reklâm unsurlarıyla süslemesini bildiği için, dâimâ yeniymiş hissini uyandırıyor.

            İnsan anatomisi, hilkatle şekillenmiştir. Bu anatominin içinde, vücut kıvrım ve hatlarının yanında edeb, hayâ, ar, nâmûs, ahlâk ölçüleri de vardır. Bu cümleden olarak, insan yaradılışına ters gelen ve zorlama ile “moda”laştırılmaya çalışılan bâzı kılık tarzları,  karikatürize edilmiş komikliklere ve insan tabiatını hafife alan hareketlere sebep oluyor.

            Enderûnlu Vâsıf’ın:

            “O gül endâm, bir âl şâle bürünsün, yürüsün…

            Ucu, gönlüm gibi ardınca, sürünsün, yürüsün…”

mısrâlarına istîf ettiği “yürüyen güzellik”“âl şâl”in sihrine kapılan bir “sürünen güzellik”tir.

            

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: