25 Ekim 2021

 

Eğitim kurumlarını yerinde incelemek üzere 2012 yıllının Ekim ayında Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın bir programı kapsamında Almanya’nın Augsburg şehrine gitmiştik. Burada kaldığımız süre içinde hem Augsburg hem de başka bazı şehirlerini görmek ve onları gözlemlemek imkânı bulmuştuk.

Avrupalı, tarihini ve kültürünü şehirlerinde dipdiri tutmayı başarabilmiş. Gezip gördüğümüz her şehir bir tarih mahşeri gibiydi. Bu yerleri gezen bir insanın hayranlık duymaması mümkün değil. Bir yok oluş hissini hatırlatan ne kadar şey varsa –mezarlıklar bile- şehirden kovulmuş, onun yerini –içinde sunilik bile olsa- eşyada tecelli eden bir tarih ve ebedilik şuuru almış.

İnsanların bu şehirlerde, tarihîlik hissinden bir an uzaklaşması mümkün görünmüyor! Çünkü her bina ve heykel, bir tarihi vakaya veya şahsiyete işaret ediyor. Mesela ilkokula giden bir çocuğun bildiklerini ve duyduklarını burada müşahede etmesi onda büyük bir etkinin oluşmasını sağlayacak, taklidin tahkike ulaşmasına imkân verecek ve onun milletine, vatanına olan bağlılığı kuvvetlenecektir. Kendisinin belki ulaşmayı bile düşünmediği yepyeni düşünce ufukları kapılarını ona sonuna kadar cömertçe açabilecektir. Aslında bu, bir millete ait olan ve tarihin derinliklerinden haykıran ebedi yaşama arzunun taştan, mermerden, demirden fakat onlarda tecelli etmiş mânâdan yeni nesilleri ikaz etmesinden başka bir şey değildir. 

Pek tabii bunları düşünürken insan, ister istemez Abdülhak Şinasi Hisar’ın şu sözlerini hatırlamadan edemiyor: “Medeniyet tahrip ve imha etmek değil, cem ve tertip, himaye ve sıyanet etmek demektir. Asıl medeni milletler belki bani olanlardan ziyade, muhafaza etmesini bilen milletlerdir.” (Abdülhak Şinasi Hisar, Türk Müzeciliği, Hazırlayan: Necmettin Türinay, YKY, İstanbul 2010, s. 37).

Abdülhak Şinasi Hisar’ın da dediği gibi hakikaten medeniyet; yıkmak değil, biriktirmek ve muhafaza etmek demektir. Ancak var olanlarla, millî ve mânevî benliğimizi kurabiliriz. Tarihî eserlerde, mekânın sihri zamanın gücüyle beraberdir. Buralarda, atadan dededen yâdigâr tarih mahşeri sayesinde sırf sükûnetin çağlayanı içinde, dünyanın en güzel derslerinden birini dinlemek mümkündür.

Mimar Turgut Cansever’in anlattığı bir şey var ki, Avrupalının tarihine sahip çıkmasını ifade sadedinde onun tespitleri gerçekten çok etkileyicidir:

“Avrupa’daki korumacılık şuurunu çok iyi anlatan bir örnek vermek isterim. Varşova şehrinin imar planını hazırlayan Prof. Skibniewsky anlatmıştı. Almanlar çekilip Ruslar’ın Varşova’yı istila ettikleri sırada, enkaz içinde, mağaramsı yerlerde yaşayan otuz bin insan varmış, üç ayda bu otuz bin kişi üç yüz bin kişi olmuş kışın bu insanlar birkaç kilometre yürüyerek donmuş nehrin buzunu kırıp kovalarla su taşıyorlarmış. İki sene hiçbir şey yapılmamış. Yalnızca bir şey yapılmış: Varşova Kalesi’nde ahşap bir mahalle var. Almanlar kaleyi bombalayınca bu mahalle de yanmış. Yanan binaların parçalarını söndürmek için bütün güç kullanılmış; söndürülemeyenleri Varşovalı gençler üzerlerine yatarak vücutlarıyla söndürmüş ve bu parçaları Varşova’nın sığınaklarında muhafaza etmişler. İnsanlara yer kalmamış, ama bu parçaları sığınaklarda muhafaza etmişler. İki sene sonra bu parçalar taşınarak Varşova Kalesi yeniden inşa edilmiş. Bir insanın yaşadığı şehri, yaşadığı ülkeyi sevmesi budur. (Beşir Ayvazoğlu, Dünyayı Güzelleştirmek Turgut Cansever’le Konuşmalar, TİMAŞ Yayınları, İstanbul 2012, s. 101).

Avrupa’nın çok iyi korunan şehirlerinden birisi de Viyana’dır. Şehrin her sokağında Turgut Cansever’in anlattıklarında beliren bir ruh hâlini hissetmek mümkündür.

Biz de bir fırsat deminde Viyana’ya gitmiştik. Şehrin pek çok mekânını ziyaret etmiş, en son olarak da Viyana belediye binasının önüne gelmiştik. Bina tam bir tarih şaheseriydi. Biz burayı gezerken az ilerimizde bir muhabirle kameraman yılbaşı için gençlerle röportaj yapıyordu. Onlara yılbaşı şarkısı söyletince gençleri biz de dinledik ve şarkının bitişinde de onları alkışladık. Bizim bu tepkimizi görünce muhabir yanımıza geldi. Nereli ve kim olduğumuzu sordu. “Türküz” dedik. Bize “Türkiye’de yılbaşı şarkısı söyleniyor mu?” diye sordu. Biz de “Evet” dedik. “Bize söyler misiniz?” dedi. Biz de ne söyleyelim diye düşünürken ben, “Ne düşünüp duruyorsunuz, Ceddin Deden marşını söyleyelim.” dedim.

Herkes kabul etti ve Ceddin Deden marşını hep beraber söylemeye başladık. Orada böylece bir Viyana televizyonunun kameramanı tarafından kayıt altına alındık. Muhabir bize “Bu söylediğiniz nedir?” diye sordu. Biz de “Osmanlı Marşı” dedik. Muhabirin yüzündeki ifade birdenbire değişmişti. Çekimlerin o kısmını Viyana’nın o mahalli kanalında gösterdiler mi, bilmiyorum. Gösterdilerse izlemeyi çok isterdim.

 

Bu kategorideki Makalelerden