22 Haziran 2021

Kanlı savaşların yapıldığı Maraş’ı ve Maraştepe’yi anlatmazsam hatırı kalır. Mitralyözlerin, şarapnellerin, topun, mermilerin dövmedik yerini bırakmadığı Maraş’ı görmeye gidiyoruz bu sabah. Mazhar Bey ile orada buluşacağız. Evvelâ Karaağaç’taki Maraş Bölgesi’ne gittim. İsmâil Hakkı Bey ve Kumandan Celâl Bey oturuyorlardı:

“Sabah şerifleriniz hayrolsun İsmâil Hakkı Bey’imiz, Kumandan Celâl Bey! Nasılsınız, iyi misiniz?”

“Buyrunuz Râkım Efendi. Sabah şerifleriniz hayrolsun. Şimdilik iyilik, sağlık diyelim. Size evvelden bahsettiğim gibi, Maraş Köprüsü’nden geçmek için bir vesîkaya ihtiyâcınız olacak. Askerden başkasının o köprüden geçmesi yasak. Bu vesîkayı sizin rahatça geçebilmeniz için hazırladım. Buyrunuz.”

“Size zahmeteler oldu, çok teşekkür ederim kıymetli Yüzbaşım, Hakkı Bey’im. Köprüyü geçince Mazhar Bey beni karşılayacak, birlikte göreceğiz tepeleri.”

“Tamam, siz merâk etmeyiniz Muallim Efendi, mâlûmâtım var. Ben sizi köprüye kadar uğurlayacağım. Nöbetçiler sordukları zaman bu izin kâğıdını gösterirsiniz.”

“Merak etmeyiniz Hakkı Bey’im, sağ olunuz, var olunuz. Mâdem geçiş kağıtlarım hazır, hemen yola çıkayım. Kıymetli kumandanlarımızın sohbetini balla keserek vakitlice yola çıkmayı arzu ederim, ne demişler; yolcu yolunda gerek.”

Kumandan Celâl Bey ile vedâlaştım ve Yüzbaşı Hakkı Bey ile köprüye doğru yürümeye başladık. O köprü başından ayrıldı, ben doğruca köprüyü geçtim. Askerler izin kâğıdı sormak yerine selâm durdular. İhtimâl ki, beni tabur imâmı zannettiler. Hiç renk vermeden selâmlarını alarak köprüyü geçtim. İstikâmet, Maraş Köyü. Bir yandan, kızılca kıyamet savaş verilen bu yerleri görmek istiyorum, diğer yandan bir ses bana dur, diyor. Bugün hislerim biraz tuhaf, bakalım hayrolsun. Maraş istikaametinde yürüdüğüm sırada nöbetçiler bir Bulgar treninin geldiğini haber verdiler. Durdum ve geçmesini beklerken saydım, tam 38 vagonlu. Yükü, denk hâlinde bağlanmış ot idi.  Maraş Köyü’ne vardığımda oradaki telefon dâiresine uğradım. Birkaç topçu subayı arkadaşım da orada idiler. Derhâl Mazhar Bey’e haber ettiler ve Mazhar Bey beni aldı, doğru köye yollandık.

Köy yıkılmış, vîrâne olmuş, Maraş Şehîdliği’nde sayısı belli olmayan binlerce şehîdimiz... Arda ve Meriç arası ufuk boydan boya sislerle kaplı… Burası Edirne Karaağaç’ta Arda Kule’nin 150-200 metre kuzeydoğusunda tarlalar arasında bir yer. Edirne savunmasının Batı Cephesi’nin sol kanadı Maraş Cephesi, Meriç ile Arda nehirleri arasında toprağının altında kaç şehîdinin olduğu bilinmeyen, düşman bombaları, lâğımları ile târûmâr edilmiş bedbaht bir vatan toprağıdır… 

Köyü geçtikten sonra Mazhar Beylerin çadırlarına vardık. Mazhar Bey;

“Varıp çadırlarda bir soluklanalım Râkım Bey. Buyrunuz. Bakınız Bulgarların attığı mermiler, onar metre genişliğinde oyuklar açmış.”

“Arâzi üzerinde neredeyse mermi düşmedik yer kalmamış!”

“Biraz dinlenince Maraştepe’ye gidelim. Topçu Yüzbaşısı İrfan Efendi geceli gündüzlü çalışarak ağır obüs bataryasını bu tepenin arkasına gayet güzel bir şekilde mevzilendirdi. Tepenin ilerisinde, tel örgünün gerisinde yerleştirilmiş gezici toplar var.”

Sohbete dalıp yine yola koyulmamızla tepeye varmamız bir oldu neredeyse. Tepede Yüzbaşı Mazhar Bey, ben ve Mâhir Bey bulunuyorduk. Burada gördüklerimi ömrüm oldukça unutmayacağım. Buralarda piyâde askerleri kendilerine yer yapmaya çalışıyorlardı. Bu askerler önce yeri kazıyor, oyuk oluşturuyor, sonra üzerini toprak ile örtüp o oyuğa girmek için delik açıyorlar, âdetâ mezar kazıyorlardı. Beş altı asker, gece olunca bunun içine girip yatıyorlarmış. İşin kötü yanı bu kazılan yerden su çıkıyordu. Zavallı Türk askeri bu soğukta, yağmurda, çamur içerisinde düşman karşısında, yarı aç yarı tok durumda bulunuyordu. 

Biraz ileride bir çadır vardı, oraya vardık, içeride Edirneli Asteğmen Hakkı Bey vardı. Tam selâm verdik ve iki söz ettik ki, nöbetçi asker koşarak geldi;

“Efendim, bu civârda kolera görülmüş. Etraf kordon altına alındı. Kimse çıkmasın!”

diyerek nöbet yerlerine geri döndüler. 

Ben ve Mazhar Bey, gözlerimiz faltaşı gibi açılmış vaziyette göz göze gelip aynı ânda zıvanadan çıkmış gibi tepeden aşağı koşmaya başladık. Mâhir Bey;

“Durunuz, beni bekleyiniz. Gözetleme yerinde eşyâlarım var, orada kalabilirsiniz.”

diye bağırsa da bütün gücümüzle koşarak bir soluğu aşağıda aldık. 

Daha sonra arkadan yetişerek;

“Kumandan emir vermiş, Maraş Köprüsü’nden şehre ve şehirden Maraş’a kimse geçmeyecekmiş.”

dedi.

Mazhar Bey, bana derhâl bir beygir ayarladı ve hiç beklemeden şehre doğru yola koyuldum. Allah’dan yolda kimseler bana bir şey sormadı. Velhâsıl, çıkan bu kolera haberi yüzünden bizim ileri hatları, avcı siperlerini ve düşman hatlarını göremeden geri döndüm.

9 Aralık’daki pek başarılı olamayan Maraş ziyâretimin ardından 22 Aralık’da bir ziyâret daha gerçekleştirdim. Bu sefer arkadaşlarımın ısrârı üzerine geceyi Maraş’da geçireceğim. Bu gece ben de tam bir asker hayâtı yaşıyorum. Çadırların içine soba kurmuşlar. Sobada odunlar çıtır çıtır yanarken içerisi iyi ısınıyor, ammâ sönünce içerisi ile dışarı arasında hiç fark yok, insanın elleri ve parmak uçları ile burun ucundan kendini hissettiren soğuk giderek bütün bedenine yayılıyor, üşüyorsunuz azîzim. Bu sefer savaş yerlerini, avcı siperlerini, tel hatları bir güzel gezdim, iyice gördüm. Tam bir asker hâyâtı geçirdiğim bu gece, sohbet hep harb üzerine cereyân ediyor. Kâh hüzünlü, kâh mütebessim, biz üç muhârip; Mazhar Bey, Mâhir Bey ve ben yine kendimizi savaşın ortasında bulduk âdetâ. Yürek kasılmaları ile işittiklerim karşısında kederlenmemek mümkün mü, durumumuz pek fenâ;

“Râkım Bey azîzim, asker bu mütâreke vaziyetinden pek usandı. Burada bulunan asker ve subaylar savaş istiyorlar. Nasıl istemesinler ki! Usanmışlık insanı canından bezdiren bir şey. Her gün aynı şey tekrar ediyor, değişen hiçbir şey yok.”

“Güney Cephesi’ndeki askerler verilen yemekleri dökmüşler. Yemek denilen şey peynir suyundan ibâret.”

“Bugünlerde askerin ekmeği bir tâne tayın ekmeği. Sabahları bir parça peynir, akşam yemeği olarak ta suya bulgur pilâvı, yâhut peynir suyuyla papara.”

“Şu gördüğünüz Bulgar katarları, sabah akşam askerin gözü önünde kendi askerlerine yiyecek taşırken bizim askerimizin bunları seyretmesi revâ mıdır? Elbette savaşmayı yeğleyecek asker.”

“Bu Maraştepe, azîzim Mazhar Bey’im, Edirne savunmasında mühim bir mevzidir, ancak ne kadar mühimdir, varınız deyiniz, bilelim.”

“Râkım Efendi, elbette pek çok mühimdir. Şöyle anlatayım; Türk birlikleri, ağırlıklı olarak Hadımköy-Ekmekçiköy, Kartaltepe ve Maraş mıntıkalarında mevzi aldılar. Bu üç mıntıka Kale’nin Batı ve Güneybatı’sına tekâbül eden noktalardadır. İşte bu mıntıkalar arasında Maraştepe, şu gördüğünüz tepe, mıntıkanın en önemli yeridir. Edirne halkı buraya Papastepe der, tam da Arda ile Meriç Nehirlerinin kesiştiği yer burası. Ancak ne yazıktır ki, o şiddetli ateş ve bombardımanlardan evvel bu bölgedeki tahkîmât tam olarak tamamlanamamıştı.”

“Buralarda kanlı savaşların olmasının sebebi arâzinin yetersizliği olabilir mi acaba? Bu arâzinin dar tarafı bizim elimizde, geniş tarafı da Bulgarlar’da. Hâl böyle olunca bizim için burada mevzi değiştirmek, manevra yapmak, askerî harekâtta bulunmak çok meşakkatli.”

“Tam da dediğiniz gibi azîzim, arâzinin bizde kalan tarafı ne yazık ki, bizim manevramıza pek uygun değil. Bir de böylesine önemli bir kilit noktasının, savaş başladıktan çok sonra silâhlandırıldığını da unutmamak gerekir”

“Hem tahkîmattan mahrûm, hem de savunmadaki Türk askerlerine karşılık, Bulgar kuşatma birlikleri çok daha geniş alanda rahat faaliyet gösterdiler. Sonuçta kanlı savaşlar ve sayısız şehîd, şimdi şu gördüğünüz Maraştepe Şehîdliği’ndedir dostlar.”

“Kasım’ın on ikisinden sonra Bulgar saldırılarına Sırp birlikleri de eklendi. Kartaltepe ve Maraş böyle kanlı çarpışmalar görmedi. Düşman birleşse de Türk askeri onları püskürtmeyi başardı. Bunu gören Bulgarlar, şehre yönelik bombardıman şiddetini ellerinden geldiğince, îmansızca arttırdılar ve bombardıman öldürücü bir nitelik kazandı.”

“1912 Aralık ayına girdiğimiz günlerde Edirne’de gündem Balkan Devletleri ile mütâreke görüşmeleri üzerine seyretti. Sonradan işittik ki, Türk tarafının mütâreke talebi Bulgar cenâhında kabûl görmemiş. Bulgarlar, Kasım sonunda Çatalca’ya yönelik şiddetli bir saldırı başlatmışlar azîzim. Kolera baş gösterince, Bulgarlar kendileri mütâreke şartlarını bize bildirdiler. Müzâkereler de olumlu sonuçlanınca, mütâreke olduğu Edirne’ye telgrafla bildirildi.”

“Gelin görün ki asker şimdi mütâreke değil, harb etmek isityor. Bu nasıl mütârekedir ki, düşman istihkâmını kuvvetlendirirken bizler seyrediyoruz. Bu vaziyet çok sürmez azîzim, gitmez böyle. Açlık bu, dile kolay. İnsan her şeyi yapabilir. Savaşmak, aç oturmaktan yeğdir.”

“Râkım Bey, görüştüğümüz subaylar arasında Yemen kuşatmasında yedi ay bulunanlar var. Askerin, ağızlarındaki derileri emerek savaştıklarını anlatıyorlar. Asker savaşla meşgûl olursa açlığın önemli olmayacağını söylüyorlar. Tecrübe edilmiş bir vaziyet var ortada.”

“Henüz teslîm alınmamış bir kaleden, düşman trenlerinin böyle sabah akşam geçmesi nasıl bir siyasettir?”

“Kâmil Paşa nasıl bir siyâset tâkip etti, bilemiyorum, Kale’nin durumunu günden güne zora soktu. Bizim Edirne Kalesi mütârekeye kadar olan savaşlarda bir tek topunu savaş hattı dışında bulundurmamıştır.”

“İşte bu sebeplerden dolayı, askerin boş durmayıp savaşması hayırlı olacak. Ama nerede o kararı verecek kimseler?”

“Arkadaşlar, yaşadığımız günleri idrâk etmeye çalışırken Hükûmet’in, bizi idâre edenlerin, bir kör olma hâli mi yaşadıklarını yoksa hâli okuyamama hastalığına mı yakalandıklarını bir türlü konduramadım. Hatırlar mısınız Mazhar Bey’im ve Mâhir Bey’im, daha Ekim ayı başında harb olacak haberleri ayyuka çıkmış iken, hangi akla hizmet ise o günlerde Edirne Vâlisi Halil Bey vilâyete bağlı idâre merkezlerini dolaşmakla meşgûldü. Zât-ı muhteremleri Tekirdağ yönünde geziyor, o ay kendisine ayrılmış olan yolluğu bitirmekle meşgûl oluyordu. Diğer yandan da, sanki başka hiçbir işi kalmamış gibi Vilâyet Dâiresi’nin merdivenlerini ve hamam dâiresini yıktırıyordu. Hasbinallâh! Bu paralar elbette ki, tahsîsât-ı mestûreden (örtülü ödenekten) harcanıyordu. Kale’nin kuşatılacağı kesin haberleri ulaştığında, Vâli Bey Hazretleri, kuşatılacağı muhakkak olan bir kale halkının âcil ve zarûrî ihtiyâcını düşünmüyordu. Zavallı göçmenler, yiyecekleriyle geldikleri hâlde geri çevrildiler, heyhat! Bütün bu ambarlar dolusu yiyecek, Bulgarlar’a yaradı ne yazık ki.”

“Bir de İstanbul’da Kâmil Paşa siyâseti var azîzim. Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa ile birlikte ne yapmaya çalışıyorlar, anlayabilene aşk olsun!”

“Şu içinde bulunduğumuz mütâreke günleri, utanç verici günler azîzim. Türkler’e revâ gördükleri şey; Bulgarlar’ın Edirne’deki demiryolu hatlarını kullanarak Çatalca’daki kuvvetlerine yolladığı her türlü yiyecek ve malzeme yardımını seyrettirmek! Osmanlı yokluk içindeki Edirne’ye hiçbir yardımda bulunamıyor. Bütün bunlar olurken Edirne insanı süpürge tohumundan ekmek yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Bunları kabûl etmek kaabil değil.”

“Her şey yerli yerine gelip bu mütârekeden yüzümüzün akıyla çıkacak mıyız, bilmiyorum, Yüce Yezdân, Türk’e zaferler yazsın da bu kara bulutlar tez dağılsın azîz dostlar.”

Sohbetin bu deminde, bıçak kemiğe dayanmış gibi hisseden Mazhar Bey derhâl ayağa kalkıp asker selâmı ile:

“Ben Topçu Yüzbaşısı Mazhar Bey, kanımın son damlasına kadar şu azîz vatan toprağını düşmana karşı savunacağıma and içerim, Yüce Yaradan şâhidim olsun, şâhid olunuz!”

demesiyle birlikte hepimiz derhâl ayağa kalkıp selâm durduk… 

O gece Maraştepe âdetâ bu kahraman Türk askerlerini seyrediyor, şehîdlerini yâdediyordu…

(9. Bölümün Sonu)

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden