16 Ağustos 2022

Öyle bir dil karışıklığı var ki, çözebilene ve içinden çıkabilene aşk olsun!.. Arapsaçı hâline gelmiş bir dil yumağı ile karşı karşıyayız. Bu yüzden, hastalığı teşhîs etmek için tahlîlde kullanılacak bir röntgen filmini çekmek bile zorun ötesinde. Çünkü rahatsızlık millî kültür yapısının her tarafına sirâyet etmiş.

Önce, Türkçe’nin kendisine savaş açıldı. Eski Sovyet metodlarından mülhem bir nifak sokma şekli, Türkçe’nin bağrına hançer gibi girdi. Türk milletinin îmân ve örfü ile sarıp sarmaladığı, kundak içine aldığı, anne sütü gibi azîz, bayrağı derecesinde mukaddes bildiği Türkçe, nâdân ehlinin gayretleri sonunda, milleti ayıran, bölen bir unsur hâline getirildi. Bin yıldan fazla bir zamânda Türkçe’nin bahçesinde boy atan nice saltanatlı kelimemiz; “kökü Arabî’dir, Fârisî’dir” diye, câsus ilân edildi. Çok az, parmakla sayılacak kadar arkaik Türkçe kelimeyle birlikte, ezici çoğunluğu “uydurma” olan yığınla kaba harf kümesi, dilimize yamanmaya çalışıldı.

Hâlbuki “kelimeler” bizim his ve hayâl dünyâmızın kapılarını açacak anahtarlarımızdır. Onlar olmadan, insana lâyık bir hayâtımız olamaz. Dilimizin tâbiiyetine giren her kelime, yıllar ve asırlar içinde tümen tümen sıfatın, fiilin sembolü hâline gelir. Bu kelimeler, sâdece sözlük mânâlarıyla değil, deyim, bilmece, atasözü, mecâz gibi daha birçok sâhada dal, budak salarlar. Câhilce ve kasıtla dilimizden atılmaya çalışılan bir asır-dîde kelimenin ardında, kütüphâne dolusu söz enkaazı kalır.

Meselâ, “hâtırâ” kelimesi, kökü Arabî’dir diye atılmak ve yerine “anı” diye bir sadâ konmak isteniyor. “Hâtırâ”,kökünü borçlu olduğu Arapça’da hangi izleri bırakmıştır bilemeyiz, ama Türkçe’de “hatırlattıkları”nı “hâtır”a getirmek o kadar kolay değil. Bir fincan kahvenin kırk yıl “hatır”ı olur diyen misâfirperver atalarımız, birbirlerinin “hatır”larını kırmamak için “hatır”a dokunmaktan kaçınmışlar ve bu suretle “hatırlı” mevkie çıkmışlardır. Türk târîhi, Türk milletinin “hâtıra” defteri hükmünü sürdürürken, temiz sayfalarını “anı”nın şerrinden koruyabilmek için “hâtıra”larına sığınmaktadır.

            “Ağlarım, hâtıra geldikçe hatırladıklarım”

sözünün neresine “anı”yı koyup merâmınızı ifâde edebilirsiniz. 

“Hâtırâ”daki nezâket ve inceliği, “anı” da görebilir misiniz?

İncelmek, maddede ve mânâda farklı tecellî ediyor. Maddenin incelmesi, bâzı durumlarda zâfiyetin, hattâ yok oluşun habercisi olabiliyor.

Ozon tabakasının incelmesi, bu fiilin felâket zirvesini teşkil ediyor. Yıllardır, insan eliyle delinen ve incelen ozon tabakası, artık Güneş’in önündeki filtre vazîfesini yapamıyor. Başta deri kanseri olmak üzere sayısız hastalık âfeti, bu incelmenin sâyebânında oturup, eğleşip, semiriyorlar.

Tahtanın incelmesi mobilya ve marangozluk dünyâsının giriş kapısı. Taze bir ağaç gövdesinin kesilmesi ve kesilen parçaların inceltilmesi esnâsında duyulan koku, yağmur damlalarının toprağa ilk değdiği ânda çıkardığı kokuya benzer. Bu iki kokudan, insan burnu aslâ rahatsızlık duymaz.

Taşın incelmesi, Dünyâ târîhinde en çok Mîmâr Sinan’a havâle edilmiş bir iş olarak görünüyor. O Koca Mîmâr da, bu havâleden duyduğu memnûniyeti, taş işçiliği ile tebessüm veznine yerleştiriyor. Taş inceliğinin şâhikası, “minâre”adıyla, İstanbul sokak ve tepelerine, âdetâ ekilmiş.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: