25 Haziran 2022

“Söz olur keser savaşı, söz olur bitirir başı,
Söz olur zehirli aşı bal ile yağ eder bir söz.


Covid19 başlı “devletler üstü finans mekanizması” mantıksızca gezegenle savaşıyor. Dereleri kurutuyor, ağaçları söküyor, arıları öldürüyor, genetiği değiştirilmiş tohumlar ile zehirli ilaçlarla gıdamızı zehirliyor. İklim değişimi nuh tufanı gibi geliyor diyor Papa. Ursula K LeGuin bilim kurgu bir distopya kısa öyküsü değil bu giriş sözlerim.

Ursula K. LeGuin, Haziran 2015’te ABD Ulusal Kitap Ödülleri’ndeki teşekkür konuşmasında:“Bizler kapitalizm içerisinde yaşıyoruz ve gücü kaçılamayacak bir güç gibi gözüküyor -ama düşününce kralların kutsal egemenlik hakkı da öyleydi zaten. Her türlü insan gücüne yine insanlarca direnilebilir ve bu güçler alaşağı edilebilir. Direniş ve değişim ilk önce sanatla başlar. Çoğu zamanda bizim sanatımızda, sözcüklerin sanatında”  

Algılar sözcükler ile yönetilir. Önce söz vardıYunus Emre der ki 

Sözlerini iyi pişir, yaramaz sözü değiştir,
Aklın ile dile düşür, söyleme anlamsız bir söz.”

Çevre hukuku kapsamında düzenlenen haklar, başta Anayasa ve kanunlar olmak üzere, yaygın bir mevzuatta düzenlenmektedir; fakat çevre hukuku ve çevre hakkının düzenleniş biçimi ile kapsamlarının yetersizliği, ekosentrik etik anlayışla, ekosistemi bir varlık olarak kabul eden ekolojik hukuku dünya gündemine getirmiştir. Sürdürülebilir yaşam felsefesinin yansıdığı  ekolojik hukuk kanunları ile biyoçeşitlilik korunmaktadır.AB yeşil mutabakatı bu anlamda atılan en önemli hukukü adımdır. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları tüm bilim adamları, üniversiteler, düşünce kuruluşları tarafından yıllardır yayınlanıyor ama covid19 başlı “devletler üstü finans mekanizması” greenwashing ile gezegeni yok etmeye devam ediyor. Tüm dünyada ekolojik hukuk ;ekosisteme karşı işlenen suç tanımla­rı yapıyor,  ve ekosistemi savunan avukatlar Hukuk Profesörü Christopher Stone savunmasını referans alıyor. Ekosentrik etiğin çağdaş savunucularına bir örnek olarak prf. C.Stone nun doğanın da hukuki hakları olduğu düşüncesini benimseyen, duruşmalarda ağaçların haklarını savunan raporlarıyla bu çerçevede önemli bir başvuru kaynağıdır. Yeni Zellanda ve Hindistan ekosistemleri tüzel varlık olarak kabul eden kanunlara sahiptir. İskandinavya ülkeleri, Kanada ve Güney Amerika da bir çok devlet ekolojik hukuka sahiptir. Ekosistemin kendini yenileyebileceği ve böylece yok olmaktan kendini koruyacağı araçlarını da elinden almış durumdayız. İnsanın, bir ekosistemden talep edebileceğinden fazlasını aldığı ve doğadaki dengeyi bozduğu bir dönemdeyiz. Gereken tedbirleri almak için geç bile kalınmıştır. Gerekli korunma sağlanamazsa birçok türün daha nesli tükenecek, birçok alan kendini yenileyeme­yecek ve doğal kaynaklar yok olacaktır. İşte bu yüzdendir ki ekosiste­me karşı işlenen bir suç, tüm insanlığın geleceğine etki edebilecektir. Özellikle ekosistemin bir “VARLIK “olarak tanınması ve ekosistemin ko­runmasını talep hakkı, tüm bu gerekçelerle çok önemlidir. Ekosisteme yapılan haksız fiillere bu açıdan yaklaşmak ve anayasal korumayı sağlamak, yasa koyucu­nun bir görevidir. Yapılan düzenlemeler çok çabuk eskiyecektir çünkü ekosistemler canlıdır; bu canlılığı takip ederek ayak uydurmak ekosis­temlerin ve insan neslinin geleceği için mecburidir.

İnsanların sürdürülebilir yaşamı felsefesini benimsemesi iklim değişimini önler, ekosistemi korur, biyoçeşitliği güvence altına alır. Fizikçi ve sistem tasarımcısı Fritjof Kapra ve hukukçu Ugo Mattei’nin dünyanın gidişatına karşı “böyle gitmez” çıkışıyla kaleme aldıkları Hukukun Ekolojisi kitabında sürdürülebilir yaşam kültürünün kodlarını vermektedir. İklim değişimini önlemek için ekonomik insandan (homo economius) ekolojik insana (homo ecologius) evrilen bir paradigma dönüşümünü gerekli olduğunu kanıtlar. Capra ve Mattei, toprakların insanlar ve doğayla ilişki kurulan bir yaşama alanından “geliştirmeye” elverişli, metalaştırılmış araziye dönüştürülmesinin, “benzin istasyonu” ve “alışveriş merkezleriyle” dolu, ölü ve tek kültürlü bir coğrafya ortaya çıkardığını söyleyerek , çözümleri ise geçmişe özlem duyarak değil geleceği ekolojik tasarlayarak,  gerçekleşebilecek sürdürülebilir yaşam kültüründe olduğunu kanıtlıyor.Hukukun değiştirilebilir, insanlar tarafından insanlar için yazılan bir araç olduğunun ve hukukun doğanın ekolojisine uygun bir anlayışa dönüştürülmesi gerektiğinin unutulmaması gerekmektedir.

Belirli ellerde toplanılan sermayenin daha fazla AVM ve rezidanslara harcanmasının teşvik edilmesi yerine insanların ortak kullanımına hizmet edecek somut ve somut olmayan kültürel miraslara, müze ve dinlenme yerlerine, toplum taşım araçlarına harcanması müştereklerin çoğalabileceği bir dünyada yaşamaya hizmet edecektir. Doğayı kaynak olarak gören kulan, at lineer ekonomisi yerine döngüsel ekonomisine geçmek ve sürdürülebilir yaşam kültürünü benimsemek herkesin yeterince ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir kaynak dağılımına izin verecektir.

Müşterek varlıklar söz konusu olduğunda piyasa bir başarı ölçüsü olarak kullanılmayacaktır. Müşterek varlıkların çoğalması ahlaki olmakla birlikte, beraberinde ekonomik olarak da sürdürülebilir bir dünyada yaşamamızı sağlayacaktır. Fizik kanunlarının bile değiştiği bir durumda insanların yaptıkları kanunların değişmeden kalması beklenilmemelidir. Hukuk ancak böyle bir durumda kendi ekolojisini oluşturabilecek, kendi ihtiyaçlarımızı ve heveslerimizi gelecek kuşakların bedelini ağır bir biçimde ödemeyeceği şekilde karşılayabileceğiz.

Hukukun bu yeni anlayışı; kamu politikalarının oluşturulmasında üretken, problemleri çözen, sürdürülebilir sistemlerin kurulması ve problemlerin çözülmesine yardımcı olabilecektir. Ekolojik hukuk derin ekoloji ve gaia hipotezi gibi bilimsel kaynaklardan beslenir. Derin ekoloji en temelde, çevresel tahribatın sosyal ve kültürel etkenlere dayalı olarak çağdaş dünya insanlarından kaynaklandığına gösterir. Sığ ve derin ekoloji ayrımı, 1973 yılında, Norveçli filozof ve dağcı Arne Naess tarafından yapılır. Naess, sığ ekolojinin “çevre kirliliği ve kaynakların tüketilmesine karşı olan savaş”a adandığını belirtir  ve sığ ekolojinin insan merkezli , ana hedefinin yalnızca gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların çıkarlarını ve sağlığını korumaya yönelik olduğunu belirtir. Bunların yanı sıra, derin ekoloji insan hayatındaki etkileriyle sınırlandırılmayan, daha bütüncül etkileri olan esas sorunlar ile ilgilidir.

Derin çevre bilimcilerin en temel farkı, insan merkezli bir dünya görüşüne sahip olmamalarıdır: insanlığın  bu sorundan ne düzeyde etkilendiğini göz önünde bulundurur ancak bu sorunu merkeze koymazlar. Derin ekolojinin sosyal ve kültürel alanlarda radikal değişiklikleri talep etmesi ve bunu  gözetlemesi ona güçlü teorik ve felsefi bir temel sunar. Gaia hipotezi, Dünya'nın canlı ve cansız elemanlarının etkileşimini tek bir canlı organizmaya benzeten model İngiliz kimyacı James E. Lovelock ve Amerikalı biyolog Lynn Margulis tarafından geliştirilmiştir.

Tüm canlıların, yaşamın genelini teşvik eden dünya'nın çevre üzerinde düzenleyici bir etkiye sahip olduklarını varsayar. Yerküre’nin fiziki bileşenleri olan atmosfer, hidrosfer, kriyosfer (buzullar) ve litosferin birbirleriyle karşılıklı ve karmaşık etkileşimlerde bulunarak bir bütünlük oluşturduğu ileri sürer. James Lovelock 1965 yılında JPL (NASA Jet İtki Laboratuarı) adına Mars’taki yaşam koşullarını izleme projesi üzerine çalışırken, Dünya’nın yaşayan organizmalar tarafından kendi kendini iyileştirmesi fikri üzerine düşünmeye başladı. Hipotezi bir gezegendeki yaşamsal faktörlerin uyumluluğunun, o gezegenin atmosferindeki kimyasal konsantrasyonun incelenmesiyle tespit edilebilir oluşuydu. Hipotez daha sonra gerekli iyileştirmeler ile biyojeokimya, sistem ekolojisi ve jeofizyoloji gibi alanlarda bu hipotezden yararlanılmıştır. Sürdürülebilir yaşam felsefesi doğa ile iç içe yaşamak ve doğaya saygı duymakla başlar. Sürdürülebilir yaşam felsefesi metaforu olara tuva müziğine değer veriyorum.

Sürdürülebilir yaşam kültürünün kaynağı Tuva’dır. Orman, nehir ve göllerle kaplı Tuva Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Kızıldır. Kızıl, dünyanın altıncı büyük nehri Ulug Hem oluşturan Beg Hem  ve Kaa Hem’in birleştiği yerde kurulmuş. İki nehrin birleştiği nokta aynı zamanda Asya’nın tam orta noktası kabul ediliyor: Burada bulunan ve üzerinde Tuva’nın Asya’nın tam merkezinde gösterildiği bir yerkürenin yer aldığı anıtın kaidesinde Rusça, Tuvaca ve İngilizce olarak “Asya’nın Merkezi” yazıyor. Richard Feynman Tuva’nın üçgen pulları ve Tuva müziğine ilgisi Tuva’nın dostları www.fotuva.org organizasyonu kurmasına yol açtı. Doğanın sesidir Tuva müziği. Project Tuva adı ile Richard Feynman’ın fizik dersleri internet de yayınlanarak doğa bilimlerine isteyen herkesin ulaşması sağlandı. Tuva doğa-bilim tutkusudur, Richard Feynman için. Onun kitapları Türkçe de yayınlanarak, binlerce popüler bilim kitapları arasında yerini almıştır. Açık bilim kaynakları ile ekolojik okur yazar olmak çok kolay. Tuva2040 bilim kurgu öykü serim hem Türk mitolojisi, kültürü derinliğine, hem de doğa bilimlerine bir gönderme taşır.

KorKUT Ata boylarında, soylarında doğanın izlerini görmek kolaydır, eğer özünüze düşerseniz. Sürdürülebilir yaşam kültürünün ilk adımı, doğanın sesini duymaktır. Topraktan, doğadan koptu insanoğlu. Tuva dostu olursanız, doğaya saygı duyarsanız. Yaşam döngüsünü anlarsınız. Gençler iklim değişimine karşı duyarlı. Birleşmiş Milletler sürdürülebilir kalkınma amaçlarını çok iyi biliyor. Bu amaçlar bizim kültürümüze çok yakın. Doğa ile uyumlu Kültür –sürdürülebilir yaşam kültürü-tasarımında ise KOR-KUT ATA kitabı bize referans olmaktadır. Dr. ÜMRAL DEVECİ’nin Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı yayını DEDE KORKUT ANLATILARINDA DOĞA VE KÜLTÜR kitabı sürdürülebilir bir yaşam kültürü tasarımında bize referans kaynak olmaktadır. Özümüze düşüp, düşünürsek sürdürülebilir yaşam kültür tasarım kodlarını görebiliriz. Söz konusu kitapdan sayfa 108 -109 alıntı bize sürdürülebilir yaşam kültürünün kodlarını vermektedir.

Korkut Ata kitabından çıkardığımız sonuçlara göre, anlatılardaki yaşam biçiminin potlatch (sürdürülebilir, armağan toplumu) yaşam biçimi olarak adlandırılır. Potlatch, doğaya ek yakın yaşam biçimidir ve bu yakınlık potlatch ın temelini oluşturan alışveriş düzeniyle ilgilidir. Çünkü doğanın tek başına ya da insan aracılığıyla artık üretmesinin bir anlamı yoktur. Artığın işlenerek artı değer, yani kazanım haline getirilmesi ise kültürel bir olaydır. Potlatch insanı doğayı taklit eder. Bu yaşam biçimine göre ilişkiler karşılıklı yükümlülüklere bağlıdır. Potlatch iki temel unsura sahiptir. Bunlardan birincisi zenginlikten kaynaklanan itibar ve anlam; ikincisi armağanların karşılığını kesinlikle iade etme eylemidir. Bu iki temel unsura uymayan bey, temsil ettiği topluluğuyla birlikte rezil olma, sahip olduğu zenginliğin kaynağını oluşturan otoriteyi yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Korkut Ata boylarında, soylarında, başı sıkışan bir beye, yiğide hem Dış Oğuz’daki, hem İç Oğuz’da ki beyler ve yiğitler yardıma koşar. Bu yardım, ölüme göze alarak yapılan bir yardımdır ve önce kimse kimseye yaptıklarının karşılığını vereceği konusunda bir söz vermez. Ancak başarıya ulaşılır ve bu başarı karşılığında bir kazanç elde edilirse bunların paylaşıldığı görülür. Bu sahneler hemen hemen tüm boylarda, soylarda görülür. Potlatch yaşam kültüründe beyler, toplumsal, politik, kültürel, ve dolaysıyla ekonomik gücü elinde tutar. Ama bu gücü kendi yararlarından çok, toplumun yararına kullanırlar. Potlatch yaşam kültürüne özgü toplumların ortak özelliklerinden birisi, yıllık gereksinimlerini şöyle ya da böyle karşıladıktan sonra kalanı kolektif bir biçimde şölenlerde tüketmektir. Potlatch yaşam biçiminin insanı derinden etkileyen temel kuralı, diğerlerini mutlu etmeye çalıştığınız zaman mutlu, mutsuz ettiğinizde ise mutsuz ettiğiniz şeklindedir.  

Covid19 sonrası çok kutuplu politik dünyada; YEŞİL YENİ DÜZEN döngüsel  ekonomiye dönüşürken, SÜRDÜRÜLEBİLİR yaşam kültürü de ekosentrik HUKUK ile ekosistemleri tüzel bir varlık olarak kabul etmektedir.

“Söz olur keser savaşı, söz olur bitirir başı,
Söz olur zehirli aşı bal ile yağ eder bir söz.


Covid19 başlı “devletler üstü finans mekanizması” mantıksızca gezegenle savaşıyor. Dereleri kurutuyor, ağaçları söküyor, arıları öldürüyor, genetiği değiştirilmiş tohumlar ile zehirli ilaçlarla gıdamızı zehirliyor. İklim değişikliği ile dünya gıda krizi başlıyor. İnsanlık kolektif bir bilinç ile doğaya dönüyor ve doğanın bir parçası olarak önce sözle sahipleniyor ve ekolojik hukuk ile “gaia” yı savunuyor. Tuva müziğini dinliyor, söylüyor.

CAHİT GÜNAYDIN #karezcanal2050 RACE TO ZERO

Yazar Hakkında:

Cahit GÜNAYDIN

Yazarın diğer makalelerinden: