5 Aralık 2021

            Düne âit bâzı sahneleri anlamakta, anlatmakta sıkıntı çekiliyor. Meselâ, bir Hâlet Efendi melodramı var. Şeyh Gâlib, Keçecizâde İzzet Molla gibi, on dokuzuncu asrın yüz akı kalem erbâbı, Hâlet’in lehinde şâhitlik ederken, başta Tepedelenli Ali Paşa’nın rûhu olmak üzere, hamiyet sâhibi yığınla devlet adamı, Hâlet’e şeddeli bedduâlar okuyor.

            Fransa nezdinde Osmanlı Devleti’nin Paris Elçiliği’nde bulunmasına, Fenerli Rûmlarla içli-dışlı olmasına, İngiliz menfaatlerini koruduğuna dâir şâyiâlar ayyûka çıkmasına rağmen, Hâlet Efendi, Avrupalılaşma hareketlerine muhâlif görünmeyi başarmıştır.

            İkinci Mahmûd Hân’ın, Yeniçeri Ocağı’nı lâğvetmesine şiddetle karşı duran; Pâdişâh’a halk arasında “gâvur”sıfatı verilmesinde hissesi bulunan Hâlet, altı buçuk asırlık Osmanlı târîhinde “ Devlet Kâhyâsı “ unvânını taşıyan tek şahıstır.

            Vaktiyle yakın alâka ve üstün himâyesini gördüğü Sultan İkinci Mahmûd’un fermânıyla 1822 yılında Konya’da boğdurulan Hâlet Efendi’nin, bedeni orada, kesik başı ise İstanbul’a getirilerek Galata Mevlevîhânesi bahçesine gömülmüştü.

            Pek yaygın söylenişe ulaşan:

            “Ne kendi eyledi râhat, ne halka verdi huzûr,

            Yıkıldı gitti Cihân’dan, dayansın ehl-i kubûr”

beyti, Hâlet Efendi’nin ardından dillere peleseng edilmişti.

            Tıbbî bir tâbir olan ve hastalığın veya yaranın azması, kötüleşmesi mânâsına kullanılan “redâet”; Vak’a-i Hayriyye’ye tekaddüm eden günlerde, alçaklık ve kötülük karşılığında, Hâlet Efendi’nin ef’âli için sarf olunuyordu.

            Hâlet Efendileri ortadan kaldırmak, o kadar mühim değil. Asıl iş, onları yetiştiren muhîti yok etmek. Etrâfımızda hâlâ Hâletler kol geziyor. Onların kılık değiştirmeleri ve kendilerini câzib ambalaj içinde takdîm etmeleri bizi yanıltmamalı, aldatmamalıdır. Ziyâ Paşa, bu hakîkatıi anlatmak için:

            “Bed-asla necâbet mi verir üniforma?

            Zerdûz palan ursan, eşek yine eşekdir.”

derken, belki günâhsız bir hayvana haksızlık ediyordu.

            Anadolu’da temeli atılan Türk dîvân edebiyâtının ilk ustalarından Şeyhî, daha ziyâde Hârnâme adını taşıyan manzûm hikâyesiyle hatırlanmaktadır. Sâhibinden kahır ve eziyet dışında hiçbir iyi, yumuşak davranış görmeyen zavallı bir eşek, bu hikâyenin hem başrol oyuncusu, hem de isim koyucusudur.

            Daha kibâr zemîn ve muhîtlerde merkeb dediğimiz bu çilekeş, ama bir o kadar da sevimli hayvan, “eşek” lâfzının heybesine, ne kadar aşağılayıcı, tahkîr edici ve de muhâtabını gücendirici atasözü varsa, doldurup semerine asmıştır. Bu arada, deve kervânına kılavuz oluşuyla yükselen zekâ eğrisine, hörgüç kıvrımları refâkat etmiştir.

            “Eşek”le “eşk”in eski alfabemizde aynı harflerle yazılması, gözden süzülen yaş tânelerine Hârnâme vezninde lâtifeler göndermiştir.

            Lâtince “equus mulus” sözünün Türkçesi “katır” demek. Deveden sonra ata da üstünlük sağlayan eşek, bu asîl ve dahî cengâver hayvan âilesine dâmâd olup katırın babası mevkiine yükselmiş. Erkek eşekle dişi atın, yâni kısrağın evliliğinden doğan nesle katır denmiş. Dişi eşek ve erkek atın ( aygırın ) evlendiği de vâki, ama onların yavrusu katırdan biraz farklı ve eşeğe daha yakın göründüğünden “ Bardot / bardo”  adını almış.

            Fincancı katılırlarındaki nâzenin ve kırılgan hâlden inâdın üstüne tapu kaydı çıkartmaya kadar Türkçeye kök salan bu melez mahlûkun, her nabız atışında eşekden nişâneler taşıması, hilkat romanının en mânâlı tecellîlerinden biri değil mi?

            Ne diyelim? Karakaçanların, nallıfatmaların dünyâsından bakınca; Musul’un, Kerkük’ün, Kıbrıs’ın, Karabağ’ın, Doğu Türkistan’ın sancıları belki hafifler. İnsan eliyle ve diliyle yaşanılmaz hâle getirilen Dünyâ, hayvanların mâsûmiyetine teşne.

Bu yazarın diğer makaleleri