7 Temmuz 2022

            Düne âit bâzı sahneleri anlamakta, anlatmakta sıkıntı çekiliyor. Meselâ, bir Hâlet Efendi melodramı var. Şeyh Gâlib, Keçecizâde İzzet Molla gibi, on dokuzuncu asrın yüz akı kalem erbâbı, Hâlet’in lehinde şâhitlik ederken, başta Tepedelenli Ali Paşa’nın rûhu olmak üzere, hamiyet sâhibi yığınla devlet adamı, Hâlet’e şeddeli bedduâlar okuyor.

            Fransa nezdinde Osmanlı Devleti’nin Paris Elçiliği’nde bulunmasına, Fenerli Rûmlarla içli-dışlı olmasına, İngiliz menfaatlerini koruduğuna dâir şâyiâlar ayyûka çıkmasına rağmen, Hâlet Efendi, Avrupalılaşma hareketlerine muhâlif görünmeyi başarmıştır.

            İkinci Mahmûd Hân’ın, Yeniçeri Ocağı’nı lâğvetmesine şiddetle karşı duran; Pâdişâh’a halk arasında “gâvur”sıfatı verilmesinde hissesi bulunan Hâlet, altı buçuk asırlık Osmanlı târîhinde “ Devlet Kâhyâsı “ unvânını taşıyan tek şahıstır.

            Vaktiyle yakın alâka ve üstün himâyesini gördüğü Sultan İkinci Mahmûd’un fermânıyla 1822 yılında Konya’da boğdurulan Hâlet Efendi’nin, bedeni orada, kesik başı ise İstanbul’a getirilerek Galata Mevlevîhânesi bahçesine gömülmüştü.

            Pek yaygın söylenişe ulaşan:

            “Ne kendi eyledi râhat, ne halka verdi huzûr,

            Yıkıldı gitti Cihân’dan, dayansın ehl-i kubûr”

beyti, Hâlet Efendi’nin ardından dillere peleseng edilmişti.

            Tıbbî bir tâbir olan ve hastalığın veya yaranın azması, kötüleşmesi mânâsına kullanılan “redâet”; Vak’a-i Hayriyye’ye tekaddüm eden günlerde, alçaklık ve kötülük karşılığında, Hâlet Efendi’nin ef’âli için sarf olunuyordu.

            Hâlet Efendileri ortadan kaldırmak, o kadar mühim değil. Asıl iş, onları yetiştiren muhîti yok etmek. Etrâfımızda hâlâ Hâletler kol geziyor. Onların kılık değiştirmeleri ve kendilerini câzib ambalaj içinde takdîm etmeleri bizi yanıltmamalı, aldatmamalıdır. Ziyâ Paşa, bu hakîkatıi anlatmak için:

            “Bed-asla necâbet mi verir üniforma?

            Zerdûz palan ursan, eşek yine eşekdir.”

derken, belki günâhsız bir hayvana haksızlık ediyordu.

            Anadolu’da temeli atılan Türk dîvân edebiyâtının ilk ustalarından Şeyhî, daha ziyâde Hârnâme adını taşıyan manzûm hikâyesiyle hatırlanmaktadır. Sâhibinden kahır ve eziyet dışında hiçbir iyi, yumuşak davranış görmeyen zavallı bir eşek, bu hikâyenin hem başrol oyuncusu, hem de isim koyucusudur.

            Daha kibâr zemîn ve muhîtlerde merkeb dediğimiz bu çilekeş, ama bir o kadar da sevimli hayvan, “eşek” lâfzının heybesine, ne kadar aşağılayıcı, tahkîr edici ve de muhâtabını gücendirici atasözü varsa, doldurup semerine asmıştır. Bu arada, deve kervânına kılavuz oluşuyla yükselen zekâ eğrisine, hörgüç kıvrımları refâkat etmiştir.

            “Eşek”le “eşk”in eski alfabemizde aynı harflerle yazılması, gözden süzülen yaş tânelerine Hârnâme vezninde lâtifeler göndermiştir.

            Lâtince “equus mulus” sözünün Türkçesi “katır” demek. Deveden sonra ata da üstünlük sağlayan eşek, bu asîl ve dahî cengâver hayvan âilesine dâmâd olup katırın babası mevkiine yükselmiş. Erkek eşekle dişi atın, yâni kısrağın evliliğinden doğan nesle katır denmiş. Dişi eşek ve erkek atın ( aygırın ) evlendiği de vâki, ama onların yavrusu katırdan biraz farklı ve eşeğe daha yakın göründüğünden “ Bardot / bardo”  adını almış.

            Fincancı katılırlarındaki nâzenin ve kırılgan hâlden inâdın üstüne tapu kaydı çıkartmaya kadar Türkçeye kök salan bu melez mahlûkun, her nabız atışında eşekden nişâneler taşıması, hilkat romanının en mânâlı tecellîlerinden biri değil mi?

            Ne diyelim? Karakaçanların, nallıfatmaların dünyâsından bakınca; Musul’un, Kerkük’ün, Kıbrıs’ın, Karabağ’ın, Doğu Türkistan’ın sancıları belki hafifler. İnsan eliyle ve diliyle yaşanılmaz hâle getirilen Dünyâ, hayvanların mâsûmiyetine teşne.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: