12 Ağustos 2022

        Kendilerine kitap veya suhûf indirilen, semâvî din teblîğ edicisi sıfatıyla ümmetleri olan birkaç peygamber dışında, diğerlerinin hayat hikâyeleri, muhtelif rivâyetlere, tahmînlere dayanıyor. Bunlardan biri de Hz. Lût.

            Deniz seviyesinin altında bulunmasıyla şöhrete kavuşan Orta Doğu’daki göle de adını veren Hz. Lût, yaygın ve kabûl gören mâlûmâta göre, Hz.İbrâhim’in yeğeni. Sodom’da yaşarken, şehir halkına ilâhî mesajı iletmiş. Fakat Sodomlular bu lâhûtî sese kulaklarını tıkayarak mülevves yaşayışlarını sürdürmüşlerdir.

            Bugünkü gay tâifesinin ataları durumundaki Sodom ahâlisi, alçaklıkta zirve sayılan bir harekete de tevessül edip, genç ve yakışıklı erkek kılığında Sodom’a gelen, Hz. Lût’un evine misâfir olan üç meleğe ( Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ) tecâvüze yeltenmişlerdir.

            Kulak, göz dayanmaz bir manzara içinde helâk olan Sodom’a, son def’a bakmayı deneyen Hz.Lût’un karısı, bulunduğu yerde bir tuz kayasına dönüşmüştür.

            Kur’ân-ı Kerîm’de müteaddid yerde adına ve fiillerine işâret edilen Hz. Lût’un; Türkiye’nin de aralaraında bulunduğu yirmibirinci yüzyıl Dünyâsında, yeniden uğraması gereken o kadar çok şehir var ki… Bunlardan bâzıları, Sodom’u da, Gomore’yi de mâsûma çıkarır.

            Ahlâksızlığı ve pespâye bir hayat sürdürmeyi, bâzı şehirlerin inhisârına alma veya verme devri, çoktan kapandı. Televizyon, internet vb. teknoloji meyveleriyle, bütün bir Dünyâ Sodom’laştı. Devlet sınırları ve pasaport kontrolleri, Başçavuş’un beygiri kadar bile kaale alınmıyor. Kuyruğuna basılanlar da, etrâfı dolduran alkış ehlinden cesâret alarak naiflik cakası satıyorlar.

            Resim veya ressamlardan söz ederken kullanılan “naif” kelimesi, Fransızcadan, bir nokta eksiği ile alınmış.[1]

            Herhangi bir ustaya, ekole, akıma bağlı kalmadan, kendi kendini yetiştirmiş ve eserlerinde de başkalarına âit iz, tesir görülmeyen san’atkârlara naif deniyor. Naif san’at gibi, geniş bir tâbire, başlığa karşılık, bu sözün borusu daha çok resim sâhasında çalınıyor. Batıda, özellikle Fransa’da pazar yeri ressamları, primitifler, alaylılar diye anılan naifler, peyzajda, harekette ve renkte çocuksu davranmakla ithâm edilmişlerdir. Her şeye rağmen, Avrupa resim galerilerine kalem ve fırçalarının hakkıyla giren, parmakla gösterilen yerlere çıkan naif ressamlar, hiç de az değildir.

            Peki, Türkiye’de durum nedir? Puro dumanını karşısındakinin suratına boşaltıp ha bire “lo lo” diyen fıkra ressamı gibi, anlaşılmazlık ve garîblik dışında hüneri olmayan –nereden icâb ettiyse – kendine naif yakıştırması yapan yığınla mukallid var. Özenti içindeki rûh hâlinden naif şahsiyet portresi çıkar mı?

            Kısacası, her işimiz gibi, san’ata bakışımız ve ortaya koyduğumuz san’atkâr tipi de bahtımızın rüzgârına kapılmış gidiyor.

 

[1] Fransızca aslı: naïf

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: