12 Ağustos 2022

            Güçlü şahısların, cemiyeti de güçlü olur. Maalesef, biz tam tersini yaşıyoruz. Her türlü gıdâ, vitamin ve mineral takviyesinden mahrûm bir yetişme tarzı, yâni, eğitim ile başka adreslere gitmemiz, mümkün değil.

            İstanbul sokaklarının, hele çeşme ve sebil cinsinden târîhî eserlerin üzerlerine yamanmış vahşet çizgilerini naïften[1] sayacaksanız, bir harf ilâve edip “nahif”[2] deyin de, ele güne mahcûb olmayın. Daha ne kadar cehâlete destek olacağız?

            Cehâletin en büyük destekçisi, hiç tereddüdünüz olmasın, gaflettir. Sözden fiile uzanan bir hayli uzun ve teferruâtlı bir gaflet listemiz var.

            Klâsik Selçuklu ve Osmanlı târîhlerinde “Adalar Denizi” gibi bize göre bir isim varken; mâlûm akla, kültüre hizmet ederek “Ege” dediğimiz; Anadolu’muzun Cennet’ten bir köşesini de aynı ada kurban verdiğimiz denizin güney doğusundaki ada topluluğunun, milletimize mâl olmuş nâmı, Oniki Ada’dır.

            Merkezi ve en büyükleri Rodos olan bu adalar: İstanköy, Kerpe, Kaşot, Tilos, Harki, Leros, Patmos, Nisyros, Sömbeki, Astropalya, Kalimnos adlarıyla denizdeki yerlerini almışlardır. Bunlardan Nisyros, İncirli diye de tanınmıştır.

            Türk milletinin yayla karakterini denize ve adaya uydurmak pek kolay olmamıştır. Bu yüzden, geç başlayan bir denizcilik hikâyemiz bulunuyor. Bahrîye, balıkçılık üzerine kullandığımız tâbirlerin ezici sayı ile yabancı menşe’li oluşu, bunun en görünen açıklaması.

            Çaka (Çakan) Bey’le başlayıp Adalar Denizi’ne bakan beyliklerle devâm eden ve nihâyet Barbaros’la zirveye yerleşen deryâlı mâcerâmız, daha sonraki asırlarda, yerini garîb bir hamâkate bıraktı.

            Meselâ, bu Oniki Ada hakkındaki tutumumuz, bizi bütün Dünyâ’ya rezîl etti. Kaanûnî’nin 1522’deki Rodos Seferi ile büyük kısmı Türk hâkimiyetine geçen Oniki Ada’nın, tâkib eden yıllarda, Barbaros Hayreddin’in gayretleriyle tamâmı Ay-Yıldız’lı bayrağın gölgesine girdi.

            1911’deki Trablusgarb Harbi öncesinde İtalya, bir oldubitti ile işgâl ettiği bu adaları, çeşitli gelişmelerin bahtını yâver tutmasıyla 1945 yılına kadar bırakmadı. 1945’de, İkinci Dünyâ Savaşı sonunda, taşlar yerine otururken, İtalya da bu ada tapularını esas sâhibine, yâni Türkiye’ye vermek istedi. Ama biz bu ikrâmı reddettik. Bu gaflet, İngilizlerin yardımıyla Yunanistan’ı Oniki Ada sâhibi yaptı.

            Bu netîce, bizim öz değerlerimizden hızla uzaklaştığımızı ve dışarıdan yönelen hamlelere, imhâ hareketlerine karşı plânsız, programsız, metânetsiz olduğumuzu gösterdi. Şekilsizlik, şuûrsuzluk, kültürsüzlük belimizi kavrayınca, Greko-Romen tarzıyla güreşenlere dayanamadık.

            Batı medeniyetinin baş tâcı ettiği Grek mitolojisine göre, yaratılan ilk kadın Pandora. Bu, söyleyenin ve yazanın bile inanmadığı yalana bakarsanız, narsist erkekleri cezâlandırmak için halk edilen Pandora, Zeus’un kendine verdiği ve bütün kötülükleri barındıran kutuyu, açmaması gerekirken, merâkına mağlûb olup açar.

            Bu sûretle, ne kadar kötülük varsa, yeryüzüne saçılır. Yaptığının farkına varır varmaz kutuyu hızla kapatan Pandora,  maalesef geç kalmıştır. Artık, kutuda umuttan başka bir şey yoktur.

            Güyâ, bu mel’anet kutusunun içindekiler, Prometheus’un Cennet’ten çalıp getirdiği ateşi kabûl edenleri, cezâlandırmak için istif edilmişti.   

            Adı, hakîkaten “Pandora’nın Kutusu” mudur? Bilinmez, ama Kürre-i Arz’da başıboş ve de tehlike saçarak dolaşan kötülükler, öyle bir kutuya sığacak kadar az değil.

            Canlı bomba denilen bir terör şekli, öyle umutla önlenecek gibi görünmüyor. Kendi canından vazgeçmiş birine, hangi nasîhatı, tenbîhâtı verebilirsiniz? Böylelerinin, yâni canına meydân okuma noktasına gelenlerin yapamayacağı kötülük, çılgınlık olabilir mi?

 

[1] naïf: meslek eğitimi almadan kendi kendisini yetiştirmiş, ustalık iddiasında olmayan ressamlar tarafından yapılan basit, sâde ve zamân zamân çok detaya kaçan bir resim tarzı.

[2] nahif: zayıf, çelimsiz, arık.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: