25 Mayıs 2022

DÜŞÜŞ, 26 MART 1913

“Yazık ki yıkılmış Karaağaç’tan 

Bugün, artık, ağıt kokusu gelir!

Edirne’ye “mahzun Edirne” sözü, 

Şimdi sözlerin en doğrusu gelir.

“Şu köprü, köprümdür… geçeyim!” dersin… 

Önüne yabanın namlusu gelir. 

Şimalde bahçene çıkmak istesen 

Yolunu bekleyen bir pusu gelir.”[1]

                               

26 Mart 1913 sabâhı olan biten hakîkatin facîasını îlân edercesine Hıdırlık’taki telgraf direğine beyaz bayrak çekildi. Kahraman Edirne, tam beş buçuk aylık muhâsara fecâatına sabır ve tahammül ettikten sonra şân ve şerefiyle bugün teslîm oluyor.

Güney Cephesi Kumandanlığı’na düşmanla savaşmayı terk etmesi emri gönderilmiş, demiryolu üstündeki Maraş Köprüsü’nün derhâl tahrîb edilmesi emronulmuş, lâkin olanlar da olmuş. Düşman kendisine gönderilen muhâbere memûrlarından ikisini vurmuş. İş bununla kalsa iyi, top ateşleri bizden yana susunca bundan îmânsızca cesâret bulan Bulgarlar, Çörekköy yakınında saldırıya geçerek, dile kolay, bin beş yüz erimizi şehîd etmişler. Bulgar askeri, tam tel örgülere geldiği vakit Teğmen Cevad bir yolunu bulup görüşme memûru sıfatıyla, Bulgar Kumandanı Petrof’a zor zahmet ulaşarak mütâreke karârını bildirmiş. Küstah Bulgar da:

“Bulgar hatlarına gelecek Türklere ateş edilmeyecektir.”demiş.

Bu muhârib kentte her yerde silâhlar bırakılırken, Allah’ın işine bakınız ki, Güney Cephe’sinde Maraş Bölgesi’yle Pamukdere Müfrezesi’nde telefon ârızası yüzünden, mütâreke emri geç ulaştığı için olup bitenden haberi olmayan askerimiz, susan toplarımız karşısında arsızca şâhlanan Bulgarlar’ı aslanlar gibi geri püskürtmüşler. Kaçınılmaz son elbet olmuş ve ne yazık ki, daha sonra teslîm olmuşlar.

Batı Cephesi’nde Binbaşı Reşad, aldığı emir gereğince üç kişilik bir heyeti Sırp ordusuna göndermiş. Saat 9.30 sularında Kazantepe ve Karagöz Tabyaları’na Sırp bayrakları çekildi. 

Artık cephelerden gelen subaylar akın akın Hıdırlık Tabyası’na gelmekteler. Doğu ve Güney Cepheleri Bulgarlarca, Batı Cephesi ve Maraş mıntakası da Sırplarca teslîm alınıyor. Kale tamâmen sustu. Askerler elbiselerini atarak, perîşân hâlde şehre doğru kaçıyorlar. 

Düşmana teslîm etmemek için ateşlenen cephâneliklerden çıkan patlama sadâları, havada cehennemî seslerle yankılanmakta. Patlamalar sona erince koyu, katran gibi bir duman Edirne semâlarını kapladı, âdetâ kıyâmet gününü yaşatıyor bizlere bugün. Şehrin üzerinde koyu, kapakara, insanı boğan bir duman var. Şimdilik etraf sâkin. Bir tek tüfek sesi bile kalmadı. Bütün cepheler teslîm oldular. 

Bu târîhî unutmayınız. Bugün, 26 Mart 1913 günü, düşman süvârisi Edirne’ye giriyor, Bulgar ve Sırp askerleri Hükûmet’i, karakolları, resmî dâireleri teslîm alıyor, şehirde mızıka çalıyorlar.

Bir koldan Bulgarlar, diğer koldan Sırplar şehri teslîm alırken şimdi düşmanlar arasında bir mes’ele ortaya çıkmış bulunuyor: Kale Kumandanı’nı esîr etme şerefi kime âit olacak? Bulgarlar Edirne kuşatmasının başından beri kuşatmayı ve Kale’yi zaptetmeyi kendi kuvvetlerince gerçekleştirmeyi istemişler. Bulgarlar’a göre Kale’nin teslîm olduğu şu ânda Kale Kumandanı kesinlikle Sırplarca teslîm alınmamalı imiş. 

Saat 10’u 20 geçe Bulgar Kumandanı öyle ileri gitmiş ki, derhâl bir emir çıkartmış:

“Saat 10.20. Kale Kumandanı derhâl karargâhı ile Türk tümeni bölgesine geçecek ve şâyet Şükrü Paşa Sırp Ordusu’na teslîm olmak isterse, Ordu Kumandanı hiç bir şartı kabûl etmeyerek kendisini esir etmek üzere süngü hücûmuna devâm olunmasını emredecektir.”

Bulgar İkinci Ordu Kumandanı, hızını alamayıp Sırplar’dan evvel davranmak için saat 11’e 10 kala, bütün ordu kumandanlıklarına şu tâmimi yayımlar:

“Şükrü Paşa ile her ne sûrette olursa olsun görüşmeye geçmeye benden başka kimse yetkili değildir. Bölge kumandanları yalnız teslîm olacak, Türk birliklerinin silâhlarından tecrîdini isteyeceklerdir.”

26 Mart 1913 sabâhı Hıdırlık mevkiinin karşısında Kazatepe’yi tutan Sırp Alay Kumandanı Milanov Gavrilovich, telsiz kulesine çekilen beyaz bayrağı fark etmesine rağmen, taburu ile ilerlemeye devâm eder. Sağda, solda şehîdler, paramparça olmuş top arabaları, tellere takılmış hayvan ölüleri arasından geçerek yıkılmış köprünün yanına geldiklerinde kümelenmiş Türk zâbitlerini görür ve:

“Geçmiş olsun. Sizin için de bizim için de iyi oldu.”der. 

Türk zâbitlerinden Kolağası Emin Efendi, gâyet mahzûn:

“Sizin için iyi oldu evet, ama bizim için hiç iyi omadı.”der.

Sırp Kumandanı Gavriloviç merakla:

“İlerideki binâ ve önündeki kalabalık nedir?”

“Orada… Başkumandan Şükrü Paşa bekliyor.”

 

Gavrilovich heyecânla esas duruşa geçer ve;

“Sizden ricâ ediyorum yüzbaşı, beni bu kahramana götürünüz.” der.

Gavrilovich’i Şükrü Paşa’nın huzûruna götürüler. Kumandan heyecânla asker selâmı verir ve

“Ekselâns, Alan Kumandanı Milova Gavrilovich, Zât-ı devletleri’ne şu ândan itibâren Sırp ordusunun misâfiri olduğunuzu ve onun koruması altında bulunduğunuzu bildirmekle şeref duyar. Edirne’yi nice imkânsızlıklar içerisinde kahramanca savundunuz. Sırp ordusu adına takdîrlerimi arz ederim.” der.

Şükrü Paşa:

“Bilirim, Sırp milletinin kahraman bir millet olduğunu iyi bilirim. Savaş sırasında buna bir kere daha inandım. Buyrunuz, oturunuz. Size ikrâm edecek bir şeyimiz bulunmuyor. Buyrunuz, sigara alınız.” der. 

Gavriloviç, büyük kumandanı incitecek en ufak bir kelimeden dahî sakınarak dostâne sözler sarfeder ve ardından maiyetindekiler ile izin isteyip tam çekilmek üzere iken bulundukları yere Bulgar bölüğü gelir ve bölüğün başındaki zâbit:

“Paşa’yı bize teslîm etmeniz gerekmektedir.” demesiyle Gavrilovich:

“Bu husûsda elinizde yazılı emir var mıdır?”

“Hayır, henüz yok.”

Gavrilovich yeniden Şükrü Paşa’nın huzûruna gelerek:

“Ekselansları, Bulgar Bölüğü geldi, sizi teslîm almak istiyorlar. Kendileri ile gidip gitmeme husûsundaki emirlerinizi öğrenmek istiyorum.”

Şükrü Paşa, yanındaki Azîz Paşa ile kısa bir müşâvereden sonra:

“Biz burada kalacağız”

deyince, Gavrilovich askerleriyle birlikte oradan çıkar.

Ertesi gün, Hıdırlık Tabyası’na Bulgar Ordusu Kumandanı General Ivanov geldi. İki kumandan, Şükrü Paşa ve Ivanov birbirlerini tebrîk ettiler ve başka bir şey konuşmadılar. Ivanov, Şükrü Paşa’ya ertesi gün Sofya’ya götürüleceğini bildirdi. Şükrü Paşa, heykel gibi sessiz ve donuk bakışlarla kılıcını General Ivanov’a verdi. 

Bugün 27 Mart, Bulgar Kralı Ferdinand, Hristiyan ahâlînin coşkun sevinç gösterileri arasında Edirne’ye girdi. Şerefine düzenlenen askerî törenden sonra Şükrü ile tanıştı.

28 Mart 1912, Müstahkem Mevki Kumandanı ve kurmayları arabalarla Kadıköyü’ne oradan da trenle Sofya’ya götürülüyorlar. Esîr alınan zâbitlerimizden bir kısmı Karaağaç’ta, bir kısmı Yanıkkışla’da toplandı. Sırplar, Türk esîrlerini Sırbistan’a götürmek istediler, ama Bulgarlar buna müsaade etmediler. Geri kalan zâbitler yarın trenle Filibe ve Sofya’ya nakledilecekler. 

Şükrü Paşa, Sofya’ya götürülmek üzere araba ile Mustafapaşa İstasyonu’na getirildiğinde gar Bulgar askerleri, yaralılar ve zâbitlerle doluydu. Herkes kendilerine beş buçuk aydır Edirne’yi teslîm etmeyen bu ak sakallı paşayı görmek isterken, bir ânda merakları öfkeye dönüştü. İçlerindeki kîn ve nefret vaveylâsı ile şimdi artık avazları çıktığı kadar bağırmakta idiler. 

O ânda Kahraman Şükrü Paşa’nın bronzlaşmış elmacık kemikleri üzerinden iki damla gözyaşı, sıra sıra yüzünden aşağı doğru süzüldü. Edirne’yi düşmanlarına karşı kahramanca savunmuş olan kahraman Paşa, bu utanmaz haykırışlar arasında mahzûn, ama dimdik yürüyordu. Yağız çehresinden süzülen her damla yaş, akıtılan şehîd kanları gibi azîzdir. 

 kirmizilar.com

 

 

 

 

 

 

 

Şükrü Paşa, Sofya’ya yola çıkmak üzere Bulgar askerlerince fayton ile gara götürülürken. (Bulgar arşivleri)

Edirne’ye giren Bulgar ve Sırp birliklerini sevinç gösterileriyle karşılayan Hristiyan ahâli:

“İkinci bâsübâdelmevt. İsâ’nın dilediği gibi, Edirne yeniden Hristiyan oldu!”

çığlıkları ile Edirne sokaklarını dolduruyorlardı. 

Mûsevî, Rûm veyâ Ermenî olsun, daha düne kadar Türkler’in ayaklarına kapananlar, şimdi çığlıklar ve haykırışlarla yeni çarlarını selâmlamak istiyorlardı. 

Düşman askerleri, sıra sıra, boy boy, rütbe rütbe girdiler Edirne’ye. Hâllerinde hakları olanı almış tavrı ile Hristiyan, Musevî ve Ermeni kaafileleri, onların ardından komitacılar, milisler girdi ve onları diğerleri tâkibetti. Sabâha kadar sürdü bu uğursuz geçit. Ezân sesinin yerini Bulgar ve Sırp halk havaları aldı. İlk gün şehre bayram havasında giren düşman ertesi gün:

“Gelin buraya şehri delicesine savunanlar, şimdi bu savunmayı pahalıya ödeyeceksiniz!”

dercesine amansız bir katl-iâma giriştiler. Düşmanlar artık avlarını ele geçirmiş, kîn ve ihtirâs taşkınlıklarıyla Türk evlerine cehennemî acılar yaşatıyor ve hep yağma ediyorlar. Kafesler ardında, korku içerisinde bekleşen kadınları ve çocukları ne siz sorun, ne ben anlatayım. Düşman, gölgelerini dahî sezse evlere tekme darbeleri ile acımasızca saldırıyor. Akan onca mübârek kan yetmezmiş gibi, bundan sonra Türklere karşı şiddet ve yağmacılıklar, zulümler, öldürmeler başladı. Edirne’nin yüksekçe mevkîi olan Kıyık’tan şehre doğru, bir yanardağ ağzından saçılan alevler gibi akan Bulgar askerleri, Edirnelilerin evlerine, mallarına, canlarına ve ırzlarına hücûma başladılar. 

Elvedâ azîz değerler, elvedâ Türk’ün kudsiyeti…

Yağmaladılar! Ellerine ne geçerse, halı, kilim, mücevher, elbîse, ne varsa aldılar… Taşınabilecek ve çalınabilecek ne varsa aldılar… Yağma edilen evlerin kapılarına tebeşirle haç işâreti koydular ki, arkadan gelen yağmacılar bu evle vakit kaybetmesinler.

Bu amansız yağma ve talandan nasîbini alan ev, insan, târîhî eser ve pek çok kıymetin yanında bunlar yetmiyormuş gibi bir de kıymetlimiz, azîz dostumuz Hasan Rızâ Bey’in yürek dağlayan şehâdet haberini aldık bugün. İnsan sevgisiyle yoğrulmuş yüreği, Edirne Erkek San’at Okulu Müdürlüğü’nü yaparken her bir öğrencisine evlâdı, kendi gözü gibi bakan bir eğitimci, bir Türk ressamı idi Ressam Hasan Rızâ Bey. Karaağaç’ta bulunan ve resim çalışmalarını sürdürdüğü atölyesi, san’ata meraklı dostlarının uğrak yerlerinden biri olmuştu hep. Gelin görün ki, yağma başlayınca dostlarının bütün îkâzlarına rağmen, okulundan ok gibi fırlayarak Karaağaç’taki evine hayâtını verdiği eserlerini kurtarmak için canını bile düşünmeden âdetâ uçarak gider. İnsanın dili varmıyor söylemeye, Ressam Hasan Rıza Bey, yerli Rûmların da düşmana yol göstermesiyle, İstasyon karşısındaki Kâtipya’nın Değirmeni civârında süngülü Bulgar askerleri tarafından süngü darbeleri ile vahşiyâne şehîd edilmiş. Ne yazık ki, Üstâd’ın evi ve resimleri Bulgar vandallarca yağma edilip eski Türk silâhlarından oluşan koleksiyonu ile resimlerine el konularak bunlar tek tek çarşıdan geçirilmiş ve Bulgar kumandanlığına getirilmişler. İnsan yüreğinin taşıyamayacağı ağırlıkta acı günler yaşıyoruz. Hak rahmetler eylesin, Hasan Rıza Bey: 

“Memleket değil, târih kitabı!” 

dediği ve çok sevdiği Edirne’de, resimlerini kurtarmak isterken Bulgarlarca şehîd edilerek bir târîhi de kendisi yazdı.

Sonra ne mi oldu? Yağmadan sonra Edirne baştan başa bir feryâd şehri oldu. Düşman, kadınlara ve kızlara musallat oldu. Feryâdlar da imdâda yetişmeyince feryâd etmeden, bağırmadan bir süngünün ucunda intihar ettiler hep gencecik kızlar, kadınlar… Hiç kimseye dokunmamaları için emir almalarına rağmen dünyâyı fethetmiş gibi zafer sarhoşu olmuş bu kirli düşman askerleri yapacaklarını yapmıştı azîz Edirne’ye.

Oysa Edirne müdâfii Şükrü Paşa mahzûn, çok müteessir olarak İvanov’dan yaralıların toplanması, şehîdlerin gömülmesi, zâbit aileleriyle şahsî eşyâlarına dokunulmaması ve halkın saldırıdan korunması hakkında ricâda bulunmuştu. Bütün Edirne halkı şâhittir ki, muhâsara esnâsında Edirne Kale’sinde bulunan gayr-i müslüm halka milliyet, cins ve mezhep ayrılığı yapmadan büyük bir şefkatle, iyi davranılmıştır. Lâkin zafer sarhoşluğu içindeki düşman azîz değerlerimizi çiğnedi, geçti. 

Şehir, bombardıman esnâsında fazla hasar almamıştı. Koca Sinan’ın şâheseri, Selîmiye Câmîi, şükürler olsun ki kubbesiyle, incecik zarif minâreleriyle hâlen dimdik ayakta. Ammâ gelin görün ki, şimdi bu ecdâd yâdigârı yüce mâbedin içinde kalpaklı, sakallı, korkunç görünüşlü ve kir içindeki Bulgar askerleri çizmeleriyle dolaşıyor. Bugün yüce mâbed bedbaht, mahzûn, derbeder, yaralı… Düşman çizmesi altında olmaktan daha bedbaht bir vaziyet olabilir mi? Bugünlerde bedbahtlığın fevkinde günler yaşıyoruz, medet yâ yüce Yezdân!

 kirmizilar.com

 

 

 

 

Bulgar askerleri Selîmiye Câmii’nde.

Esîr Türk erlerine ne mi oldu? On binlerce Türk askeri Bulgaristan içine nakledilmek üzere toplanmak için Tunca Nehri üzerindeki Sarayiçi’ne getirildiler. Ne çâre ki askerlerimiz bu adada soğuk ve bataklık içinde bir ay aç, çıplak halde kaldı ve pek çoğu Hak rahmet eylesin, şehîd oldular. Buradaki erler açlıktan ağaç kabuklarını kemirdiler. Her gün hastalık, açlık ve soğuk sebebiyle yüzlerce askerimiz şehîd oluyor ve cansız bedenleri günlerce açıkta bekliyor. Bir ayın sonunda sağ kalmayı başarabilenler, geri kalan çilelerini doldurmak üzere yaya olarak Bulgaristan’daki esîr kamplarına hareket edecekler. 


kirmizilar.com

 

 

 

 

 

 

 

 

Edirne, Ölüm Adası (Sarayiçi)

Düşmanın şehre girmesinin ertesi günü, evinden Bulgar askerlerince alınan azîz dostum Doktor Rif’at Osman Bey’den duyduklarım ciğeri delip geçen kurşun etkisi yaptı bende. Rif’at Osman Bey anlattı, ben gözyaşlarım yanaklarımda dinledim:

“Düşüşün ikinci günü Mihâl Köprüsü üzerindeki evimden misâfirim Dilâver Cezzar Bey ile birlikte on Bulgar eri tarafından alınarak Sarayiçi’ne götürülmek üzere uzaklaşırken eşyâlarımın, kitaplarımın yağma edilmekte olduğunu görüyordum. Sarayiçi’nde Adâlet Kasrı yanına vardığımız sırada Doğu Cephesi zâbit ve erlerinin çayır üzerinde yatmakta ve yağmakta olan yağmurun altında ıslanmakta olduklarını gördüm. Bulgar er ve zâbitleri, geceyi çadırlarda geçirdikleri hâlde kaputlarını kurtarmayı başaran zâbit ve erlerimiz dünyânın şanslıları arasına girmişler ve hep berâber geceyi aç oldukları hâlde yağmur altında geçirmişler idi.”

 Mahsûr şehrin ahâlisini tehdîd eden açlık, üst üste gelen hücûm bombardımanları, askerimizin üzerine düşmanın yağdırdığı hücûm dalgaları, moral bozucu beyannameler, soğuk, salgın hastalık ve ölümün elinin kol gezdiği muhârib Edirne, süpürge tohumundan, kuş yeminden yapılmış ekmek, at eti, kurbağadan başka yiyecek bir şey olmayan günlerde pek çok def’a düşmanın teslîm tekliflerini reddederek beş ay beş gün mukâvemet etmiş, ancak imdâd ve yardım ümitlerinin kalmaması üzerine, Selîmiye Câmîi gibi ecdâd yâdigârlarının mahvının önlenmesi kaygısı ile teslîm olmayı uygun bulmuştur.

Bu şânlı müdâfaada, bütün Türk şehîd ve gâzilerinin kahramanca mücâdelesine, bütün Edirne ve târih şâhiddir. Yüce Yezdân, her birine rahmet eylesin, azîz ruhları şâd olsun. 

 “Altı yüz yıl Rûmeli’ye hâkim olan Türk adı,

Silinecek Avrupa’da son ışığı ki lâlîn

Sönecekti… Fakat Hakk’ın adâleti parladı,

Aydınlattı çehresini bu karanlık hayâlin…

Yangın söndü, gün açıldı, parçalandı zulmeti;

Sen bizimsin, ey Edirne, ey Rûmeli cenneti!”[2]

 

SON

Dipnotlar

[1] Arif Nihat Asya, 1964, Kökler ve Dallar, İstanbul: Toprak Yayınları.

[2] Celâl Sâhir, Öç, 18 Temmuz 1913, (Karaca 1992:143).

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden