29 Temmuz 2021

Doç. Dr. Süleyman Doğan’ın hazırladığı, Akıl Fikir Yayınları arasında çıkmış olan bu kitabı, her lise mezununun, üniversite öğrencisi veya mezununun, hattâ, yaşı ilerlemiş fakat kafası genç olanların okumasını harâretle tavsiye ediyorum.  Okuyacak olan, bâzı mühim konulara kafa yormuş olan, birikiminin süzgecinden geçmiş olan bilgileri sunan ‘yerli’, ‘yabancılaşmamış’ zevâtın görüşlerini öğrenebilecektir.

Burada, kitapta yer verilmiş olan bâzı zevâtın görüşlerinden özet cümleler aktaracağım.

Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç-

“Günümüzde, diğer tüm İslâm ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de maalesef belirlenmiş bir eğitim sistemi yoktur. Eğitim her seviyede rasgele yapılmakta, eğitim sistemlerinin üretildiği ve geliştirildiği Batı dünyasından ithal yoluyla taklit edilmektedir. Halbuki eğitim gibi hassas bir kurum ancak kendi toplumumuzda bizim zihniyetimize uygun bir dünya görüşü üzerine kurulmalıdır ki benliğimizi ve kimliğimizi koruyabilelim. Eğitim kurumlarımız güvenli bir şekilde demirlemişken aniden limanla olan irtibatı koparılarak salıverilen bir gemiye dönüşmüştür. Geçmişle olan tüm bağları koparılmış ve modern bir sisteme geçiş adı altında her gelen rotasını ayrı bir yöne doğru çevirmektedir. Bu yüzden de gemi yani eğitim sistemimiz hiçbir zaman hedeflediği yöne tam olarak yönelememektedir. 

Burada soracağımız soru, bu yönlendirmenin NASIL yapılabileceğidir.”

***

Evet: Tanzîmât (1839) ve İslâhât (1856) adı verilen, bu sistemsiz eğitimimiz içinde hâlâ, ‘atılım’, ‘yenileşme adımı’ diye kafalara doldurulan sosyal depremlerin ürünü olan okumuşlar yığınının hâkim olduğu bir statüko içinde yaşıyoruz. 

Önce, bu depremlere DOĞRU tanıyı koymak, bu parlak sözlerle ifâde edilen hareketlerin, gerçekte ‘kültür istilâsı’nın resmen kabulü olduğunun farkına varmak, sonra da, bu depremlerin etkilediği zeminde 7-8 nesildir mayalana mayalana gelen statüko kabuğunun kırılıp, zihinlere yerleştirilmiş olan deli gömleğinden kurtulmak gerekir. 

Ötesi, günübirlik, palyatif işlerdir.

*********

 

Prof. Dr. Seyyid Nakib el Attâs – 

“İçtihada karşı değilim. Ancak gelenekte bize intikal eden özellikle toplumsal ve hukukî bazı temel hususlarda günümüzde içtihattan sakınmalıyız; çünkü toplumun küresel ortamda umumi akışını Müslümanlar ellerinde tutmamaktadır. Bu durumda yapılacak içtihatlar dünyanın gidişatını elinde tutan  Batı medeniyetinin algılamalarına göre verilecektir. Bu da İslâmın tahrifine yol açacaktır; İslâmın tahrifi, geleneğin muhafazası ile önlenebilir.

            İleride Müslümanlar dünyanın gidişatını kontrol edip ellerine geçirebilirlerse, o zaman Hz. Ömer gibi ve diğer mezhep imamları gibi rahatlıkla her konuda içtihat edebilirler.

***

Harâretle tavsiye etmekte ne kadar isâbet ettiğim görülüyor: günümüzde, İslâm’da, “yenilik”, “çağdaşlık”, “yorum”, her ne denilecekse, adına ortaya çıkan kimi akademisyenler, bu görüşü okuyup, üzerinde DÜŞÜNMELİ değiller mi idi?

*********

Hattat, Prof. Dr. Süleyman Berk-

“Osmanlı mezarlıkları insanı hayrete düşüren bir kültürün ürünüdür. Orada ecdadın ince zevk ve kültürünün derinliğini görüyoruz. Mezar taşlarında üç önemli sanat bir aradadır: 

İnce taş işçiliği,

Hat sanatı, 

Edebî sanat.

              Yahya Kemal Beyatlı, ‘Kırık bir mezar taşına, kırk bohçaya sarılı Sakal-ı Şerif gibi kıymet vermezsek, ne din kalır, ne vatan’ demiştir.

***

Evet, Osmanlı mezar taşında, orada yatanın erkek mi, hanım mı olduğu, mesleği vb. uzaktan bakılınca bile anlaşılır idi; teknolojik üstünlüğü uygarlık sananların gözündeki ‘uygar’ Batı’nın, seviyesine ulaşmak şöyle dursun, hayâl bile edemediği Osmanlı Medeniyeti’nin bir tezahürüdür mezar taşları ve ülkemizin TAPUSUdur.

*********

Prof. Dr. Kadir Canatan-

Yüksekokul ve üniversite eğitimini Avrupa’da alan Kadir Canatan, haklı olarak, akademisyenlerin az okuduğundan şikâyetçidir. Öyle ya; Batı’da, akademisyen için formül “publish or perish” (yayın yap, yoksa yok ol)dur. Bizdeki, belli puan doldurup akademik unvan elde ederken yorulup dinlenmeğe çekilen, konuşmaktan okumağa fırsat bulamayan bazı öğretim üyelerini görmek, onu herhalde şaşırtmıştır. 

***

            Bu kafa donukluğuna ben de şâhit oldum: bilindiği gibi, Türklerin efsanevi başkentinden hep Ötüken Yış diye söz edilir. Bizim Kırım lehçesi, rahmetli Abdurrahman Kaya dostumun belirtmiş olduğu gibi, maşallah, Türkçe maymuncuğu gibidir; diğer lehçelere âşinâlık sağlamamıza yardımcıdır.

            Tatarcada kullanılan öt (mek/üv) fiili, eylemi, “geçmek”, etkilemek” demektir. Ötken de, “etkileyici”, “sözü geçer”, eski tabirle : şevketlû demek olur. (Günümüzde ‘şevket’, maalesef, Okyanus ötesindeki, haydut torunlarındadır.) Herhâlde ‘börküyaruk’u ‘Berkyaruk’ diye okuyan, Altınordu’nun ilk Müslüman Hânı ‘Bereke(t)’yi ‘Berke’ olarak okuyan, ‘Kut almış’ı, ‘Kutlumuş’ diye YANLIŞ okumalara imza atmış olan oryantalistler, verimli, sulak yerlere seyyâr başkentlerini nakleden Türklerin bu başkentinin yanındaki, muhtemelen yaş olan kelimeyi de ‘yış’ olarak okumuşlar, öyle yerleşmiştir.

            Türklerin efsanevi başkentinin adı (şevketlû, siyâsî nüfuz sâhibi, sözü geçer, etkili, mâmur) ÖTKEN YAŞ olmalıdır, diye yazdığım, Kırmızılar’da yayınlanan yazımın bir nüshasını da, gerçekten bilgili ve tanınmış iki Türkolog’a gönderdim.

 Cevap : Mezar sessizliği!

Bu hastalığın bir adı olmalı.

*********

Prof. Dr. Candemir Doğan-

“İlahiyat Eğitim Fakültesi açılmalı” görüşünü ortaya koyan Candemir Doğan, “Usul ilmi, bir Kur’anî akıl işletim sistemi faaliyetidir ve aksi; tek kelimeyle cehalet zırvasına dönüşen kapkaranlık bir kaostur. Çünkü usul ilmi, bilgi ile aklı kendi kurallarıyla kullanma işlemlerini düzenler. Bunun aksi olan usulsüzlük ise, cehalet ve akılsızca sözde kurallar koymaktır” diyerek son derece mühim, hayâtî bir konuya işâret etmektedir. 

“…Dînî ilimlerde usul isminin eksikliği, İslâm’ın doğru anlaşılmasının önündeki en ciddî engeldir. Usulsüz bilgi; mazi, hâl ve istikbalin bütünlük bilincini yok eder…” diye devam etmektedir.

***

Evet; ‘değişik’ görüşlerle ortaya çıkan, Ortaçağ Avrupasındaki ‘atın dişleri’ sakat zihniyetinin devam ettiricisi oryantalistlerin gâvurca yazdıklarını Türkçe söyleyen nevzuhûr bazı akademisyenler, ‘Evreka!’ diye ortaya fırlamadan önce, KEŞKE bu konuyu hatırlasalardı!

Değil mi?

Ne dersiniz?

*********

Prof. Dr. Mustafa Demirci-

Türklerin dünya bilimine öncülük ettiklerini vurgulamakta, “Samaniler, Karahanlılar ve Selçuklular dönemi, Türk ve İslâm medeniyeti açısından dört asırlık İslâmî bilgi ve düşünce birikiminin yeni bir hamle ile geliştirildiği ve üretildiği bir dönemdir” demektedir. Mâverâünnehir’in İslâm medeniyetindeki mümtaz yerine dikkat çekmektedir. Bu bölgede yetişmiş pek çok değerli âlimlerden söz etmektedir. 

***

Prof. Dr. Mustafa Demirci, üzerinde dikkatle durulup incelenmesi gereken bilgiler vermekte, düşünülmesi gereken görüşler sunmaktadır. 

*********

Prof. Dr. Mustafa Güneş-

Prof. Dr. Bilal Aktan ile birlikte, Emîr Hüseyin Enîsi’nin yazmış olduğu Menâkıb-ı Akşemseddin  adlı kitabı, farklı nüshalarını da dikkate alarak ortaya koyan Prof. Dr. Mustafa Güneş, eserin çevriyazısını ve günümüz Türkçesine aktarımını da gerçekleştirmiştir. …Büyük fetih, Kur’anda geçen Beldetün Tayyibetün  ifadesi gereği, 857 tarihinde gerçekleşti. Fatih Sultan Mehmed, çok mutlu oldu. Hiçbir zaman bu kadar sevinmemişti. Bunun üzerine sultan şöyle demişti: Bende bir ferahlık görürsünüz. Kalenin fethine sevindiğimi zannetmeyiniz. Akşemseddin’in benim zamanımda yaşadığına sevinirim dedi. (Profesörler Geçidi, s.73.)

***

            Mustafa Güneş;  Fâtih’in, Şeyh Akşemseddin hakkında  söylemiş olduğu o cümleyi nakletmektedir.  Akşemseddin Hazretlerinin değerini anlamak için, bu cümleyi hatırlamak kâfidir:

            (İstanbul’un fethinden çok) Akşemseddin’in benim zamanımda yaşadığına sevinirim.

*********

Prof. Dr. Fethi Güngör-

“Okula başlayana kadar tek bir cümle olsun Türkçe bilmiyordum” diyen Prof. Dr. Fethi Güngör, Türkçeyi çok iyi öğrendiği gibi, birkaç başka dili de, değişik seviyelerde öğrenmiş, bu dillerden bâzılarında (dil bilmenin son merhalesi olan) yazacak duruma da gelmiştir. Bu konuda, çok ilgi çekici bir durumu dile getirmektedir: “Esasında, dünyada tek bir dil vardır. Fıtratı gereği insan zihninde gelişen ifade ve iletişim mekanizması aynıdır. Farklı olan, duygu ve düşüncelerimizi ifade ederken başvurduğumuz ses veya sembollerdir. Bunları öğrenmek ise sanıldığı kadar zor değildir. (İnsan 45 günde Fransızcayı öğrenen, yine bir Kafkasya’lıyı, Dr. Murad Davudov’u hatırlıyor.) 

            Fethi Güngör, Prof. Dr. Rahmetli, Ali Murat Daryal’dan: “sosyoloji formülleri üretmiş, alana son derece özgün katkılar yapmış olan” diye söz etmekte, birçok meslekdaşının farkına bile varmadığı bu içli, değişik insanın değerini dile getirmektedir. 

***

Rahmetli Daryal’ın bana söylediği bir konuyu hatırlıyorum: Demişti ki: “Avrupa’ya gitmiş olan bir mezunumuz (Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu), uğradığı sarsıntı karşısında, tutunacak dal ararken, Enstitütüdeki hocalar arasında beni hatırlayıp bana yazmıştı, cevaplandırmıştım. Buna ‘kültür şoku’ derler, yardımcı oldum” demişti. 

***

            Prof. Dr. Fethi Güngör’ün bu kitaptaki (Profesörler Geçidi hayat özetini ve dediklerini okumak için bile bu kitabı almağa değer: Aydın İnsan, Sorumluluğunu Üstlenendir, demektedir.

            Bu ölçüyle bakıldığında, ‘aydın’ diye tv. lerde boy gösteren okumuş, mâlûmât deposu ağustos bülbüllerinden kaç tanesi eleğin üstünde kalır dersiniz?

*********

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden