12 Ağustos 2022

Duvarın “nem” tarafından yıkıldığını ifâde eden nefis atasözümüz, bu tesbîtiyle birlikte, “nem”e fırsat verilmemesi lâzım geldiğini de satır arasında iletiyor. “Nem”in, duvarda hasâra yol açması için, duvarın programlı bakımının yapılmamış olması, yâni ihmâl ve vazîfede kusûr gibi, menfî durumlar bahis konusudur. Burada da, kabâhat, aslâ “nem”in değildir. Çünkü nem, zayıf duvarları yıkar ve bu, onun tabiî şiârıdır, tıpkı düşman gibi. Düşman da, dost bilinmediği için, bu sıfatla anılmaktadır. Düşmanlık, onun tabiatındandır. Mühim olan, neme ve düşmana fırsat vermeyecek sağlamlıkta bir duvar, yâni devlet yapısı örebilmek, bunu ilelebed muhâfaza edebilmektir.

Deli Petro, Karadağ’ı yüreklendirip üzerimize sıçratırken, önce din istismârı yapıyordu. Sonra buna dil ve kültür başlıkları eklendi. Ulaşılan toplamdan, evvelâ muhtâriyet, sonra da müstakil devlet şablonu çıkarıldı. Aynı formül, Osmanlı topraklarının tamâmında tekrâr tekrâr kaynatıldı, her seferinde, biz biraz daha küçüldük. Duvarımızı, neme karşı duracak sağlamlıkta tutamadık, sızan yerlerini onaramadık. Hâlbuki Deli Petro’nun iştâh stajına başladığı ândan günümüze kadar, bize hep, açılımları onarma, tımar etme, ıslâh demek olan, topuna da yenilik sıfatı kondurulan hacâlet hareketleri yaptırıldı. Vücûdumuzun her bir uzvunu oynattıkça; devlet yapımız, yâni duvarımız daha bir nemlenmeye, daha bir dökülmeye yüz tutuyordu. Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethettiğinde; doğudan, batıdan Türk Hükümdârı ve Devleti’ne alenî düşmanlığını ilân eden ülkelerin sayısı, bir insanın el ve ayak parmaklarından fazla idi. Üstelik bu düşman topluluğu içinde Karamanoğlu ve Akkoyunlu gibi soydaş, hattâ akrabâ olanları da vardı. Yine bu adâvet ehlinin arasında, Venedik adında, Dünyâ’nın en büyük deniz gücüne sâhip devleti yer alıyordu. Alman, Fransız, İngiliz, Macar, Leh, Papalık, Ceneviz vs.nin ilâvesiyle bütün bir Avrupa ile Anadolu’daki, İran’daki bizim düşmanlar, Yeni Çağ’ın Mûcidi’ni bir kaşık suda boğmanın plânlarını yapıyorlardı.

1453-1481 yılları arasına sığdırdığı Fâtih yıldızının ışıklarını etrâfa saça saça, attığı her adımda arzı titrete titrete yol alan Sultan Mehmed Hân, ecel şerbetini içtiğinde, tekmil düşmanlarını tesbîh ipine geçirmiş bulunuyordu. Dolayısıyla, yaşanan fâciâları düşmana hamletmek, Türk’ün karakterine uygun düşmez. Fâtih Sultan Mehmed, anılan karakter yapısının en klâsik misâlidir. Fâtih’e lâyık olmanın en mühim şartı, lâf kalabalıkları ile nutuk atmak değil, devlet binâsını, yâni duvarı sağlam tutmaktır.

Millet; dün, bugün ve yarına âit müşterek duyguları, bu duygulara dayanan tavırları, yönelişleri olan topluluğun adıdır. Millet, dil ve inanç berâberliğinin süslediği ortak bir kültürü benimsemiş, onu yaşatmak için gelecek plânları yapmıştır. Millet, yaşadıklarından çıkardığı birtakım ibret hisseleriyle, yaşayacaklarına istikaamet verir. Millet, içine düşürülmek istenen tuzak ve pusuları, o kendine mahsûs hiss-i kable’l vukuu ile hemen anlar, hiç vakit kaybetmeden gerekli tedbîrleri alır. Millet, millî tesânüdünü bozacak şer plânlarını, daha başında fark eder, aslâ bu gibi oyunlara gelmez. Millet, vatanı ile kaaim olduğunu bildiğinden, onun mukaddes toprağını, kanının son damlasına kadar korur, parçalanmaması için elinden gelen her şeyi yapar. Millet, devletini de aynı azîz pâyeye yükseltmiştir, devletsiz yaşamanın sıkıntılarını tecrübe ile öğrenmiştir. Bahsedilen millet, şâyet Türk milleti ise, sayılan hassâsiyetleri daha yüksek râkımlara çıkarmak, daha büyük sayılarla çarpmak lâzımdır.

Her sâhada olduğu gibi, dinî mes’elelerde de, bilen insanı bulamadığımız için, önüne gelenin fetvâ verdiği bir hengâme yaşıyoruz. İslâm’ın özünden çok uzaklarda, şeklî bakışın da en rahatsız edicisini başımıza tâc yapmanın keffâretini ödüyoruz. Vıcık vıcık bir din istismârı, bütün insânî hasletlerimizi borsaya koyuyor.

Dinî husûslardaki bu muazzam boşluk, maalesef öteki millî bakış noktalarımızı da dumûra uğratmış bulunuyor. Vatan, millet, bayrak, âile kudsiyeti ve mahremiyeti gibi, daha da çoğaltılabilecek mefhûmlar, epeyidir semtimize uğramıyor. 

Türk milletinin, târîh boyunca karşı karşıya geldiği pek çok hâile, kayıtlara girmiştir. Er veyâ geç, bu büyük millet, kendi üzerine girişilen kasıt seferlerini boşa çıkarmıştır. Uyuyan devin uyanması yakındır..

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: