29 Kasım 2021

Güneydoğu Asya’da Türk İzleri-5; XVI. ve XVII. Yüzyıllarda Güneydoğu Asya’ya Dâir Osmanlı Kaynaklarının İncelenmesi ve XVII. Yüzyılda Güneydoğu Asya’da Osmanlı Tebaası

 

“Bu adanın (Sumatra) halkının dinleri muhteliftir. Deniz kıyısına doğru yaşayan halkı Müslümandır. Orta kısımlarda putperestler yaşar. Bunların hepsi cenkçi olup Müslümanlar zehirli ok ve yay kullanırlar. Havan mermisi kullanırlar. Fakat ada ahâlisi ve başkaları Türkler’den harb san’atını öğrendiler. Zîrâ Portekizliler o bölgeyi istilâ edince pek çok kereler yenilmeleri üzerine Türkler’den yardım isteyerek onları bu bölgeye getirdiler.” (Kâtib Çelebî, Cihannümâ, Fasıl 17, s.285). 

XVI. yüzyıl Osmanlı kaynaklarında Güneydoğu Asya’dan bahseden eserler bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. Mevcut eserler incelendiğinde, o dönemin tâcirleri, gezginleri ile şifâhî kaynaklardan beslenip ortaya çıkmış olabileceği düşünülen eserlerdir. XVI. yüzyılın sonlarında Osmanlı Sarayı’nın himâyesinde gelişip popüler hâle gelen Dünyâ târihi yazıcıları, Atlas Maior ve Atlas Minor gibi Batı’da te’lif edilmiş coğrafya eserlerini Türkçeye tercüme etmişlerdir. Bu makale, Seyfî Çelebî, Seydî Ali Reis, Târîh-i Hind-i Garbî, Dımaşkî ve Kâtib Çelebî’nin Güneydoğu Asya’daki Türk izlerine dâir aktardıklarına ve o dönem hakkında mâlûmata ve şahsî notlara değinecektir.

 

Seyfî Çelebî:

XV. ve XVI. yüzyıllarda Asya, Çin ve Hindistan’da hüküm süren Cengizli ve Türk idarecilere dâir Türkçe târihî-coğrâfî bir eser yazmış olan Seyfî Çelebî kuvvetli ihtimal ile III. Murad Hân devrinde Osmanlı bürokrasisinde defterdar olarak görev yapmıştır. Bunun dışında hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Seyfî Çelebî’nin Dünyâ târihine ilişkin kısa bilgiler sunduğu eseri, Güneydoğu Asya’nın o dönemki Pegu ve Açe hükümdârlarına ve bunlardan bir kısmının seleflerine âit atıfta bulunur. (Peacock, 2014) Eser, Çin’in (Hıtay) son hükümdârıyla başlayıp İran’a dâir bir başlıkla sona ermektedir. Mukaddimede bir Cengiznâme’ye, Hâfız-ı Ebrû’ya âit Oğuznâme’ye ve Ahmedî’nin İskendernâmesi’ne atıfta bulunur. Seyfî Çelebî, eserinde açık bir kaynak belirtmemiştir, ancak o dönemin tâcirleri, gezginleri ile şifâhî kaynaklardan beslenmiş olabileceği tahmîn edilebilir. O, XVI. yüzyılın sonlarında Osmanlı muhîtinde popüler hâle gelen Dünyâ târihi yazıcılığının temsilcilerinden biridir. Bizzat kendisinin seyâhat ettiğine dâir bir işâret yoktur. Eser, diğer kaynaklarda doğrulanan târihî ayrıntıları ihtivâ ettiği gibi, sosyal, ekonomik ve etnografik mâlûmatı da içine almaktadır (L’ouvrage, s. 19-37). 

Seyfî Çelebî, Osmanlı müelliflerinin kaynakları arasında yer almamış ve XIX. yüzyılın ikinci yarısında Ch. Schefer ile W. Barthold tarafından ortaya çıkarılıncaya kadar adı meçhul kalmıştır. Seyfî Çelebî’nin yazmış olduğu eserin bugün iki nüshası mevcuttur. Bunlardan bir tanesi Leiden Üniversitesi Kütüphanesi’nde (Cod. 917), diğeri Bibliothèque Nationale’dedir (Suppl. Turc. nr. 1136). Eser, Joseph Matuz tarafından Fransızca tercümesiyle birlikte 1968’de yayımlanmış. Her iki yazmada da eser başlığı yoktur. Ancak Leiden metninde: 

Kitâb-ı tevârîh-i pâdişâhân-ı vilâyet-i Hind ü Hıtay u Keşmîr ve vilâyet-i Acem ü Kâşgar u Kalmak u Çîn ve sâir pâdişâhân-ı pîşîn ez-evlâd-ı Çengîz Han ve hâkān u fağfûr u pâdişâhân-ı Hindüstân der zamân-ı Sultan Murad İbn Sultan Selim Han. Min te’lîfât-ı defterdar Seyfî Çelebî el-merhûm fî sene 990 tarihinde. ibâresinin yer aldığı aktarılmıştır. (TDV İslâm Ansiklopedisi, 2009).

Osmanlı sarayında o zamanın gözde eser çeşitleri arasında olan Dünyâ târihi yazıcılığına III. Murad Hân da ehemmiyet göstermiş ve bu faaliyeti himâye etmiştir. Dünyâ târihine ve özellikle dönemin hükümdârlarının yaptığı savaşlara alâka duyan III. Murad Hân’ın târihe olan alâkası Dünyâ târihiyle ilgili olarak yaptırdığı tercümelerden anlaşılmaktadır. Bilhassa Amerika’nın İspanyollar tarafından keşfine dair Mehmed Suûdî’nin Târîh-i Hind-i Garbî adlı eseri yanında (İstanbul 1987, 1999) Feridun Ahmed Bey’in hazırlattığı Fransa Târihi (Tevârîh-i Padişâhân-ı Françe, nşr. J. L. Bacque-Grammont, Paris 1997), Seyfî Çelebî’nin Asya hânlıklarıyla ilgili eseri (nşr. J. Matuz, L’ourage de Seyfi Çelebî, Paris 1968) bunlar arasında sayılabilir. 

 

Seydî Ali Reis ve Kitâb-ı Muhît

Osmanlı kapdânı Seydi Ali Reis, Kitâb-ı Muhît’inde Arap denizci Ahmad bin Majid’den aldığı bilgilerin ışığında, Güneydoğu Asya hakkında bâzı bilgiler vermiştir. Bu dönemde çoğu coğrafyacı olan o dönemdeki seyyahların eserleri, Seydî Ali Reis’in kaynakları arasındadır.  Seydî Ali Reis’in Muhit’inde istifâde ettiği XVI. yüzyılda kaleme alınmış, Müslüman tâcirlerin raporları ve denizcilerin notları gibi diğer kaynaklar, henüz tam olarak tespit edilememiştir.

 

Dımaşkî ve Atlas Maior

Şâm’da Dünyâ’ya gelen Dımaşkî, ilk öğrenimini burada görerek daha sonra İstanbul’a gelir ve medrese eğitimini burada tamamlayarak ilmiyye mesleğini seçer. Adı önemli Coğrafya eserleri ile tanınmış olan Ebû Bekir Dımaşkî, Sadrâzam Köprülü Ahmed Paşa’nın himâyesinde tahsîlini ve ilmini İstanbul’da arttırdı. Batı kaynaklarına dayanarak kaleme aldığı Coğrafya-yı Kebîr adlı eserini Sultan IV. Mehmed Hân’a takdim eder. O dönemlerde kaleme alınan önemli târîhi ve coğrafî eserlerin Sultan ya da Krallara takdîm edilme geleneği dikkat çekiyor. Matematik ilminde ihtisas sâhibi olan Ebu Bekir Dimaşkî, Pâdişah IV. Mehmed’in emriyle Blaeu’nun Atlas Maior’unu tercüme etti (1675-1685). Eser aslında tam bir tercüme değil, Dimaşkî’nin kendi gözlem ve incelemelerini ve diğer kaynaklardan aldığı bilgileri de içine aldığı için bir te’lif çalışması olur ve Batı’da “Nusretü’l İslâm ve’l-Surur fi Tahrir Atlas Mayur of Behram el Dimaşki” adı ile anılır. 9 ciltlik bu eserin bir nüshası İstanbul’da Bâyezîd Devlet Kütüphânesi'ndedir. 

Dimaşkî, 1675 yılında XVII. yüzyılda Avrupa’da oluşturulmuş en ünlü eser olan Atlas Maior’un tercümesi vazifesini üstlenir. Atlas Maior, Hollandalı Willem Blaeu ve oğlu Joan Blaeu’nun ortak çalışmasıydı. Baba ve oğul, Amsterdam’daki başka bir harîtacının dul eşinden 1629’da biz dizi bakır levha satın almıştı. 1630’da atlas işine bu bakır levhalardan Gerrard Mercator’un meşhur Atlas sive Cosmographics Meditations de Fabrica Mundi et Fabricati Figura (Atlas or Cosmographical Meditations on the Creation of the World and Figure of the Creation)’a atıfta bulunmadan 60 harîtalık bir ek yayımlayarak başladı. Bir yıl sonra 98 adet harîta daha büyütülmüş olarak, üzerine Lâtince notlar düşülerek basıldı. 1635’te baba ve oğul Ortellius’un meşhur Theatrum Orbis Terrarum (Theater of Territories of the World / Dünyâ Topraklarının Tiyatrosu) adlı meşhûr eserini tamamen gözden geçirilmiş olarak dört ayrı versiyonda 208 harita olarak Latince, Flemenkçe, Fransızca ve Almanca olarak yayımlattı. Babasının ölümünden sonra Joan, yeni bir atlas üzerinde çalışmaya başladı. İlk ciltlerini 1662’de yayımladı ve ilk serîyi üç yıl sonra tamamladı. Bu yeni atlas Atlas Maior adıyla anıldı; Atlas Maior, sive Cosmographia Blaviana, qua solum, salum, coelum, accuratisime describuntur (Major Atlas or Blaeu’s Cosmography, in which are most accurately Described Earth, Sea and Heaven / Dünyâ, Deniz ve Cennetin en doğru şekilde tanımlandığı Ana Atlas veya Blaeu’nun Kozmografisi). 

Avrupa’daki çeşitli yöneticilere ve iktidar ve güç sâhibi kişilere adanmış beş farklı baskıda yayımlanan Atlas Major; 9’u Felemenkçe, 10’u Almanca ve İspanyolca, 11’i Lâtince, 12’si Fransızca cilt ile yaklaşık üç bin sayfa metinden oluşmakta. Bununla birlikte, tek başına ilk serî, Osmanlı Pâdişâhı’nın şânına lâyık cömert ve uygun bir hediyeydi. Hollanda büyükelçisi Justus Colier bu Atlas Majör nüshasını, Sultan IV. Mehmed’e diplomatik hediyelerinden biri olarak sundu.

 

Mehmed Suûdî Efendi ve Târih-i Hind-i Garbî

Mehmed Suûdî Efendi’nin XVI. yüzyıl sonlarında kaleme aldığı ve Sultan III. Murad Hân’a sunduğu Coğrafya Kitabıdır. Büyük bir bölümü Amerika’nın târihi ile yeni keşifleri anlatan Târih-i Hind-i Garbî (Batı Hindistan Târihi), Pasifik’in güney doğusunda bugün politik olarak Endonezya, Malezya ve Brunei arasında bölünmüş olan Borneo ve Moluccas coğrafyasını da anlatır. 

Eser, Amerika ve Batı Hint Adaları’nın sâkinleri ile buralarda yaşayan hayvanlar ve bitki örtüsü hakkında bilgi vermektedir. İlk kez İbrâhim Müteferrika Matbaası’nda  1730’da basılmıştır. Üç bölümden oluşan eserin ilk iki bölümünde kozmografik bilgiler bulunmakta, üçüncü bölümde de Amerika kıt’asının keşfinden bahsedilmektedir. İlk iki bölüme kendi görüşlerini de ekleyen Suudî Efendi’nin, üçüncü bölümde anlattıkları, Batılı kaynaklar ile birlikte Osmanlı denizcilerinin İspanya, Portekiz, Venedik, Cenova gibi memleketlere gönderdikleri câsusların sözlü rivâyetlerine dayanmaktadır. 

 

Kâtib Çelebî ve Kitâb-ı Cihânnümâ

Osmanlı ülkelerine dâir yegâne sistematik eser XVII. yüzyılın meşhûr kalem ehli Kâtib Çelebî’nin yazdığı Cihânnümâ’dır. Harîtalara merak, harita çizme denemeleriyle başlayan ön çalışmalarını derinleştiren Kâtib Çelebî, mevcut Türkçe, Arapça ve Farsça kitapları karışık ve yetersiz bulur. Batı’da coğrafyaya verilen kıymeti gören Çelebî, Gerardus Mercator’a âit bir Atlas’ı inceledikten sonra bunu Lâtince’den Osmanlıca’ya tercüme etmiştir. 1654 yılında “Levâmiü’n-Nûr fî Zulumât-ı Atlas Minör” adında bir coğrafya kitabı yazmıştır. Bu eser Mercator ve Hondios’un Atlas Minor’u temel alınarak açıklamalı ve şerhli olarak kaleme alınmıştır. 

Edindiği yeni bilgiler sâyesinde Kâtib Çelebî, ilk denemesini yapmış olduğu Cihânnümâ’yı yeniden kaleme alır. Eserinde eski İran, Arap ve Osmanlı Coğrafyacılarından da faydalanan Kâtib Çelebî, ikinci yazmış olduğu Cihânnümâ’da Christof Colombus ve Magellan’ın keşif gezilerinden, Dünyâ’nın yuvarlarlak olduğunu ispat etmeye yönelik fizikî coğrafya temelinden, Japonya’dan başlayıp Asya’daki ülkeleri yönetim biçimleri, târihleri, inançları ve ekonomileri ile ilgili bilgiler verir.

XVII. yüzyıl ile birlikte Dünyâ’nın geniş bir coğrafyasının parçası olan Güneydoğu Asya ve ürünlerine büyük ilgi gösteren önemli coğrâfî eserler İstanbul’da kaleme alındı ve basıldı. Kâtib Çelebî’nin Cihânnüma’sı ile Behram el Dımaşkî’nin Nusretü’l İslâm ve’l-Surur fi Tahrîr Atlas Mayur adlı eserlerinin her ikisi de Avrupa kaynaklarına göre kaleme alındı. Dımaşkî’nin eseri Johannes Blaeu’nun meşhur Atlas Maior’unun tercümesi gibi gözükse de, tercümenin ötesinde te’lif ağırlıklı bir eserdir. Bir diğer deyişle, Dımaşkî’nin gözlem ve düşüncelerini de içerir. 

Daha önceki Osmanlı kaynaklarının Güney Doğu Asya’yı ele alırken verdikleri bilgilerin kısalığının aksine, Kâtib Çelebî Cihânnüma’sının 14-17. bölümlerinde özellikle bahârat ticâretiyle ilgili olarak bölge hakkında önemli ekonomik ve siyâsî bilgiler verir. Bununla birlikte, siyâsetle ilgili bölümler, Portekiz ve İspanyollar’ın Güneydoğu Asya’da baskın oldukları XVI. yüzyılda târihlenen bilgilere dayanmaktadır. Kâtib Çelebî, denizcilikle ilgili Güneydoğu Asya bölümleri için hem Müslüman hem Avrupalı kaynaklara başvurduğunu iddia etse de, Avrupa kaynaklarının etkisi ilkinden daha belirgindir. Açe’yi ele alışı, özellikle XVI. yüzyıl Osmanlıları’nın Açe ile olan ilişkisini anlatmaktadır. Aşağıdaki satırlar Cihânnümâ’nın Fasıl 17, “Sumatra Hakkında” -bölümünden alınmıştır.  

“Bu adanın (Sumatra) halkının dinleri muhteliftir. Deniz kıyısına doğru yaşayan halkı Müslümandır. Orta kısmlarda putperestler yaşar. Bunların hepsi cenkçi olup Müslümanlar zehirli ok ve yay kullanırlar. Havan mermisi kullanırlar. Fakat ada ahalisi ve başkaları Türkler’den harb san’atını öğrendiler. Zîrâ Portekizliler o bölgeyi istilâ edince pek çok kereler yenilmeleri üzerine Türkler’den yardım isteyerek onları bu bölgeye getirdiler.”

 

Kâtib Çelebî’nin Cihânnümâ’sında Doğu Asya ve Pasifik Kıyılarına Dâir Söyledikleriyle Dımaşkî’nin Karşılaştırılması

Kâtib Çelebî, Güneydoğu Asya’nın siyâsî düzenlemeleri hakkında genellikle çok kabataslak bilgi verirken, bölgenin özelliklerini anlatırken detaya girer. Banda adalarının Hindistan cevizinden Sumatra’nın benzoinine kadar uzanan ürünleri hakkında mufassal paragraflar yazar. Seydi Ali Reis’in Kitâb-ı Muhit’inden iktibâs ettiği şu satırlar, bu tafsîlâta bir örnek teşkîl eder:

“Muhît’de bu adanın aloe, biber, uzun biber ve kâfurunun ana vatanı olduğu yazıyor. İpek de üretilir. Altın mâdenleri vardır ve bâzı yerlerde altın tozu da bulunur. Civet, örneğin Galia Moschata’da bolca bulunur. Kâfur ağaçları o kadar büyüktür ki, her ağacın gölgesi çok uzakları kaplar. Bu ağaçların üst kısmına dokununca kâfurun özsuyu akar, alt kısmını çizerlerse sakız gibi kâfur çıkar. Kâfur çıkarıldıktan sonra ağaç kurur. Lorenzo bu adanın çok verimli bir vilâyet olduğunu söylüyor. Bol miktarda altın ve lük var. Bâdem ağacına benzeyen bir ağaçtan toplanan benjuin olarak bilinen çok değerli bir koku vardır.”

 

Bitki ve hayvanlara dâir;

“Atlas’ta şöyle denir: Bu adada öd, karabiber, darüfülfül, kâfur ve ipek ve yetişir. Altın madenleri ve yer yer altın tozu bulunur. Zebad yani galiye-misk burada yetişir. (Kalemis yağı denilen, misk ile amberin karışımından elde edilen güzel bir koku) Kâfûr ağacı büyük olur. Her ağacın gölgesi büyük bir alanı kaplar. Bu ağacın üst tarafını kestiklerinde kâfur suyu akar, alt tarafını çizdiklerinde zamk benzeri kâfur çıkar. Kâfûr alındıktan sonra da kurur.”

Şehirler, limanlar, dağlar, nehirler, bitki, hayvan ve mahsûlleri tekmîl anlatılır. Anlatım esnasında kâh Atlas’tan, kâh Lorenso’dan, kâh Muhit’ten aktarımlar ile karşılaşırız. Bir limana dâir geçen bilgide der ki:

“Menkabu limanı: Batı tarafındadır.

Falunç Limanı: Doğu tarafındadır. Sumatra’nın arkasında insan yiyenler bulunur. Onlara Petah derler. Ahali onlardan çok çekinir.”

İnsan yiyen ahâlinin Sumatra Adası civarındaki diğer adalarda da olması dikkatleri çeker. 

Kâtib Çelebî ayrıca milletlerarası ticâretle de ilgilenir:

“Lorenso şöyle der: Aden’den Batı gemileri gelip buradan bol miktarda bahârat ve afyon yükleyip götürürler. Bu şehrin etrâfında bir cins kuş olur ki, ona Nori derler. Papağan kadardır. Değişik renklerle süslü, hoş görünüşlü olup güzel öten bir kuştur. Bundan dolayı kıymetlidir ve her biri 100’er kuruşa satılır. Orada hâlis sandaldan levhalar olur ki, Çinliler ve Farslar her bir tahtasını 100’er kuruşa alıp vilâyetlerine götürürler. Sunda şehrinden satın alıp yüklettikleri esirleri devşirip Çin’e götürürler. Mamanka şehri altın yatağıdır. Semâvî kitaplarda Hz. Süleyman Aleyhisselâm’ın her sene donanmasını Kızıldeniz’den Hind Yarımadası’na gönderip bolca altın, güzel koku ve bahârat getirttiği yazılıdır. İpuçlarına göre biz de öğrendik ki o ada budur.”

Bu satırlardan anlaşılacağı gibi, Kâtib Çelebî için Güneydoğu Asya, yalnızca exotik ürünlerin tedârik edildiği uzak topraklar değil, Dünyâ ekonomisine katkıda bulunan bir yerdi. Özellikle Hindistan’ın merkez olduğu Sumatra ve Yemen arasındaki afyon ticâreti, Asya’daki büyük afyon ticâretini ve dönen sermayeyi gözler önüne seriyor. Kâtib Çelebî’nin notlarını okurken selefi Dımaşkî’den de yer yer bilgiler aldığını görüyoruz. Ancak Dımaşkî coğrâfî bilgileri verirken politik yapılanmadan da bahsediyor. Ayrıca ipek üretimi ile yerli ürünlerin üretiminden bahsederken şu satırlar dikkatleri çekiyor:

“Bu bölgede ruzamaliya adında ince yağ ürettikleri bir çeşit ağaç var. Bakkam ağacı da çok yaygın. Giysiler bu ağaçtan üretilen boya ile boyandığında asla renklerini kaybedip solmuyorlar.”

Dımaşkî’de bahsedilen “bakkam” Türk tekstil sanâyiinde kullanılmak üzere ithâl edildiği için Osmanlı alıcısına âşinâ bir kelimeydi.

Yine de Dımaşkî ile karşılaştırıldığında, düzinelerce el yazma nüshası mevcut olan Cihânnümâ, zamânın en çok satan kitabı idi. Dımaşkî’nin eseri, Sultan IV. Mehmed’in vazîfelendirmesi sonucu, belli ki, Sultân’a bilgi sağlama maksadıyla yazılmıştı. Fakat bu kitapların politik elitlerden genel okuyucuya kadar geniş bir okuyucu kitlesine hitâb ettiği görülüyor. Bahsi geçen okuyucu kitlesi, Güneydoğu Asya’nın siyâsî, iktisâdî ve ticârî hayâtıyla yakından ilgileniyordu. Bu kitlenin meşgûliyetleri, Peacock’a göre, Osmanlı’nın bölgede müdâhil tanınmasını veyâ buna muhâlefet edilmesini de açıklıyordu. 

 

XVII. Yüzyılda Güneydoğu Asya’da Osmanlı Tebaası

Güneydoğu Asya bâbında XVI. yüzyıl Avrupa kaynakları Türklere atıfta bulunan pek çok referanslarla doludur. Neredeyse mahallî olmayan bütün Müslümanların adı Türk idi. Bâzen kendilerini Osmanlı olarak tanımlamaktan emin olacağınız Rûmîler ile karşılaşıyoruz. Sör Francis Drake’in elçisi 1587’de Bâbullâh’a, Ternate Hükümdârı’nı ziyârete gittiğinde, orada Ternate ahâlisinin Rûmîler diye adlandırdıkları, başlarına Türkler’den farklı olmayan başlıklar geçiren ve kırmızı esvabları olan dört adam ile karşılaştılar. Sör Frances’in notlarına göre, bu adamlar orada geliş gidiş trafiğini kontrol altında tutmak için kapıcılar ve ajanlar olarak hizmet ettiler. Mahallî ahâlinin onlara Rûmî demelerinin sebebi, bu adamların kendilerine özgü giyim tarzlarının da yardımıyla Osmanlı Türk Cihân Devleti’ne bağlı olduklarını düşündürüyordu. Bâbullâh’da ayrıca 1585’te İspanyollar’a karşı savaşta çok sayıda bomba, el bombası ve diğer ateşli silâhlar kullanan yirmi kadar Türk topçusu vazifelendirildi ve Cizvitler Açe ile Mekke’den gelen Türkler’in Borneo ve Sumatra’da İslâm’ı yaymasından çok korktular (Peacock, 2014).

Bölgede Osmanlı Türkleri’nin varlığından söz edilmesi, belki de Osmanlı düşmanlarının kötü niyetleri hakkında ortaya çıkan Avrupa paranoyası idi. XVI. yüzyılda yaşamış olan Portekizli yazar Mendes Pinto, Laos sınırından Pasai’nin biber emporiomuna kadar, bütün Güneydoğu Asya boyunca, paralı asker ve tüccar olan Türklerin varlığından bahseder. Peacock’a göre Mendes Pinto’nun her yerde Osmanlı Türkleri’ni görme takıntısı, belki de Portekiz’in Asya’daki etkisizliği konusundaki hicvinin bir parçası olarak, Portekiz’in büyük rakiplerinin tehlikesini vurgulamanın bir yolu olarak anlaşılmalıdır. Ancak başka yerlerde bu seyâhat notlarının tonu ölçülüdür. Ne olursa olsun, bu ayrıntılar, bize Güneydoğu Asya’da Osmanlılarla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor (Peacock, 2014). 

1595’te Endonezya Takımadaları’na ulaşan ilk Hollanda gemileri, Banten’de İstanbul’dan gelmiş bir tüccarla karşılaştı. İlginç bir şekilde Peacock, bu tâcirin Açeliler ile Osmanlılar arasındaki uyumlu ilişkileri gölgeleyen bir örnek olarak gösterir: “Bu tâcir, Jawa’da mahsûr kalmıştı, çünkü Kral bütün tüccârı elinde tuttuğu için, Sumatra’daki Açe üzerinden seyâhat edemiyordu.” Bu ifâdede, hangi kralın kimleri neden esîr tuttuğu açık değildir. Açe’nin o dönem krallık değil Sultanlık olduğunu düşünecek olursak, başka bir kimseden de bahsedildiği ihtimâlini düşünmek gerekir. Sonuçta İstanbullu tâcir, Avrupa’ya Hollandalılar ile birlikte dönmeyi dener. Bir vakit Venedik’te kalır, orada İtalyanca konuşarak anlaşır. Peacock’a göre, belki de bu Osmanlı tâciri, Sultan Alâüddin Riayat Şâh’ın Portekiz ile ateşkes arama politikasına kurban gitmiştir. Ancak Hollandalılar 1599’da Açe’ye ulaştığında Sultân’ın tavrı değişmişti. İngiliz John Davis’in kayıtlarında, sâdece grubunun sıcak karşılanmasından değil, aynı zamanda Mekke’den gelmiş olan Türk ve Arap tüccarların varlığından da bahsedilir. Thomas Best, 1613’te Açe’ye yaptığı ziyârette bir Türk tüccar kolonisine dikkat çekse de bu Türk rakîblere Avrupalı notlarda atıflar yapılması işinin, XVII. yüzyılın başlarından îtibâren giderek azaldığı gözlemlenir. Bu seyâhat notları, istatistikî değildir ve ne kadar gerçeği yansıtır? Fakat yine de XVII.yüzyıl başları, Güneydoğu Asya’da giderek azalan Osmanlı varlığı ile karşımıza çıkar. 

Jawa’da, Maratam Krallığı’ndaki Tegal Valisi Türk idi. Ancak genel olarak bakıldığında, bu Türkler genellikle isimsiz ve meçhûldür. Bununla birlikte XVII. yüzyıl’da Güneydoğu Asya’ya olan Osmanlı göçü ve yerleşimini öne süren ve şahısların kariyerleri hakkında bize bilgi veren Flemenkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca çeşitli kaynaklar da mevcuttur. Örneklere bakacak olursak, bölgeye gelen ve yerleşen ilk Türk, Siam’dadır. Siam, yabancılara, özellikle Müslümanlara kapılarını açmıştır. Aynı dönemde Siam gemileri de Basra ve Cidde’ye gidip geliyorlardı. Özellikle İran’dan gelip yerleşenler ekonomide ve Hint Okyanusu’nda daha geniş bir diasporanın parçası olarak aktif rol oynamışlar ve buranın yönetiminde de yer almışlardır. Yunanlılar ve Venedikliler de buraya gelip yerleşenler arasındadır. Ancak, Kral Narai’nin saltanatının hem Fars hem de Fransızca kayıtlarında adı geçen yüksek makâmda yetkili bir Osmanlı Türk’ü bulunmakta idi. 1685’te Siam’a ulaşan İran büyükelçisinin sekreteri İbn Muhammad İbrahim tarafından, Sefîne-yi Sulaymânî, veya Süleyman’ın Gemisi başlıklı yazıdan alınan bölüm aşağıdadır:

“Elçilik Raja Çelebî tarafından ince kayıklarla karşılandı. Kasabanın dışına vardığımızda Çelebî adında bir adam tarafından karşılandık. Rûm Diyârı’ndan gelen bu Türk buraya yerleşmiş ve Şiîliğe geçme şerefine nâil olmuştu. Çelebî bu bölgenin Raja’sı (Sultânı) idi. Yerlilerin kamucha dediği uzun bir tekneyle bizi karşılamaya çıktı. Bu tür bir tekne, Siam’daki bakanlar ve devlet yetkilileri için bir ulaşım aracıdır.

Süleymân’ın mührü (Safevî Şâhı) önünde eğildikten sonra Çelebî, altın boyalı çok uzun bir tekne emretti. Gemi büyük, yekpâre ağaçtan yapılmıştı ve ortasında yüksek bir taht vardı. Elli denizci bu tekneyi yaldızlı küreklerle çekiyordu. Bu özel teknenin kralın ‘geçit atı’ olduğu ve Süleyman fermânının onun mütevâzı tahtını onurlandırmasının uygun olduğu konusunda bilgilendirildik.” *

Çelebî, daha sonra Siam’a gelen Fransız misyonunda karşımıza çıkar. Kendisiyle farklı bir görevde, Phetchaburi (Pipely) Vâlisi olarak tanışan Claude Cebert, Çelebî’nin aslen Batı Anadolu’dan geldiğini, Bursalı olduğunu ve daha önce Bangkok Vâlisi olarak görev yaptığını söylüyor (Peacock, 2014).

İbn Muhamad İbrahim’in notları o dönemde, XVII. yüzyıl başlarında, 1639’da Kasr-ı Şîrîn Andlaşması ile son bulan Osmanlı-Safevî savaşları yüzünden, Güneydoğu Asya’daki göçmenlerin, İran ağırlıklı ve Şiî olduğunu gösteriyor. Öyle ki, Sünnî Osmanlı’nın îmânsızlık-inançsızlık olarak belirttiği bu görüş karşısında Çelebî’nin Safevî mührü karşısında eğiliyor olması da buradaki İran gücünün artmış olduğunu gösteriyor.

Osmanlı göçmeni olarak Güneydoğu Asya’ya gelen bir diğer kişi de, “Kurnaz Tâcir” olarak kayıtlara geçen Hoca Murâd lâkaplı bir şahısdır. Hoca Murâd bu coğrafyada ticâretin yollarını ve yabancı ilişkileri iyi bilen biri idi. Hristiyan bir Ermeni olan Hoca Murâd, Türk-Arap yakıştırma geçmişini bu topraklarda iyi kullanmış ve Etiyopya mahkemesinde yer edinmiştir. Güneydoğu Asya’ya gelen bir diğer Osmanlı göçmeni de Mansûr b. Yusuf b. el Mısrî el- Ezherî’dir. Mısır’da eğitim aldıktan sonra İstanbul’a giden Mansûr, oradan Anadolu’ya, Irak’a, Bâbür İmparatorluğu’na ve sonunda Güneydoğu Asya’ya gelir. Sumatra’da Açe’yi ve Palembang’ı ziyâret eder. Makassar’a kadar gider. Fakat aradığı şöhreti ve zenginliği bulamaz. Maldivler’den yeniden Ortadoğu’ya döner.

XVII. yüzyıl başlarında Osmanlı topraklarından Güneydoğu Asya’ya göç eden üç kişi örneğinde; Siam’da Kral Narai’nin vâliliğini yürüten isimsiz Çelebî, Hoca Murâd ve aradıklarını bulamayıp hayâl kırıklığına uğrayan âlim Mansûr’a, Güneydoğu Asya, yeni fırsatlar ve imkânlar sundu. Şüphesiz, isimleri kayıtlara geçmemiş, araştırılmayı ve gün ışığına çıkmayı bekleyen daha nice isimler var. 

 

Sonuç:

Özellikle bahârat ve biber, Hint Okyanusu boyunca çok çeşitli malları içine alan çok daha geniş bir mübâdele pazarının sâdece bir parçasıydı. Osmanlı Türk Cihân Devleti, Güneydoğu Asya mal ve ürünlerinin alıcısı olmasının yanı sıra, kendi mal ve ürünlerini de Güneydoğu Asya’ya ihraç etti ve bu ticârî bağlantılar, Türk Cihân Devleti’ni doğrudan Güneydoğu Asya’ya bağlayan ticârî yolları elinde bulundurduğu için, zannedildiğinden kolay oldu.

Bu makâle, Osmanlı-Güneydoğu Asya ilişkilerini bireyler şahıslar seviyesinde ortaya koymaya çalışmıştır. Osmanlı arşivleri Güneydoğu Asya konusunda XVII. yüzyılda sessiz kalmış gibi görünse de, Kâtib Çelebî, Behram al Dımaşkî, Târih-i Hind-i Garbî bizlere XVII. yüzyıldan kalma bir Osmanlı dinleyicisi vazifesi vererek dönem hakkında bilgilerimizi arttırmaktadırlar. XVI. yüzyılın sonlarında Osmanlı sarayında popüler hâle gelen Dünyâ târihi yazıcılığının temsilcilerinin, bizzat Latince’den tercüme ettikleri Atlas Maior ve Atlas Minör, Kâtib Çelebî ve Dımaşkî’nin eserleri bizleri aydınlatırken, Seyfî Çelebî, Seydî Ali Reis, Târîh-i Hind-i Garbî’nin ulaştırdığı notlar da Güneydoğu Asya’daki Türk izlerine dâir bize yeni bilgiler sunmaktadır. 

Bu yazıda Atlas’a dâir değinilen noktalar ve verilen ek bilgiler, konu ile ilgili farklı okumaların gerektiğini gösterme çabasıdır. Bu makâlenin yazımında başvurulan Türkçe kaynaklar, bu konunun sâdece İslâmî kaynaklarca işlenmiş olduğunu gösterdi. Oysa daha geniş bir perspektiften; târîhî, ekonomik, ticârî, siyâsî ve hatta dil açısından incelenmeyi bekleyen Güneydoğu Asya, daha geniş bir yelpazeye dayanan ve daha fazla araştırılmayı hak eden bir sâhadır.

 

5. Bölümün Sonu



Kaynaklar: 

BRENJES, Sonja, on two manuscripts by Abu Bakr B. Bahram al-Dimaşqi (1102-1691) related to W. and J Blaeu’s Atlas Maior, Journal of Ottoman Studies, 40 (2012) pp. 171-72

Çelebi, Kâtib, Cihânnümâ, ed.Sâid Öztürk, Mahya Yayıncılık, İstanbul, 2013.

Peacock, A. C. S., The Economic Relationship in the Seventeenth Century, in From Anatolia to Aceh, Ottomans, Turks and Southeast Asia, Proceedings of the British Academy, 2014.

Seyfi Çelebî, L’ouvrage de Seyfī Çelebī: Historien ottoman du XVIe siècle, ed. J. Matuz (Paris 1968).

Seapower, Tehnology and Trade Studies in Turkish Maritime History; International Congress of Eurasian Maritime History, (İstanbul, 2012). Edit. Dejenirah Couto, Feza Günergün, Maria Pia Pedani, İstanbul: Pîrî Reis Publications, 2014.

TDV İslâm Ansiklopedisi, Seyfi Çelebî, SEYFİ ÇELEBÎ - TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr)

TDV İslâm Ansiklopedisi, MURAD III - TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr)

Referanslar:

*Marcinkowski, M. İsmail, From Isfahan to Ayutthaya; Contacts between Iran and Siam, (Singapore, 2005).



Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden