25 Eylül 2021

“Bilgi, Zulmün Karanlığı İçinde Bir Kuvvet Kaynağıdır”

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir.” 

 İşte bu ilk vahiyle başladı her şey. Bütün İslam medeniyeti okumakla, bilmekle başladı bu uzun yolculuğa. Ne güzel bir örnektir ki ünlü seyyah Evliya Çelebi rüyasında Resullulahı gördüğünde ona “Şefaat ya Resullulah” yerine, “Seyahat ya Resullulah” dediğini söyler. İmam Buhari de “Seyahat ya Resullulah” diyerek yollara çıkmış, Mısır’dan Maveraünnehir’e bütün ilim merkezlerini dolaşmıştır. Ama onun yolu uzak beldelere, masal diyarlarına değil söze doğrudur. Kur’an’a, İslam peygamberine ve oku emrine doğrudur. Öyle bir meşaledir ki yanmaya başlayan her meraklı dimağ bu meşalenin aydınlığından yolunu bulmuştur. Ve her büyük deha bu meşaleye kendi korundan bırakmıştır. Bu vahyin üzerinden ne âlimler gelip göçtü bu kutsal topraklardan, ne şehirler yükseldi. Ve en önemlisi bunu ne mal mülk için ne ün için ne de çıkar için yapmamaları. Her şey ilim içindi, insanlık içindi, en önemlisi din içindi. Ne de güzel demiş Yunus: 

Cennet cennet dedikleri 

Birkaç köşkle birkaç huri.      

İsteyene ver onları     

Bana seni gerek seni.

Her şey O’na olan şükür ve minnet içindi. İlk planda doğruluk olmuştu hep. Marifet, esas olanı bulmaktı çünkü. Gerekirse uzun yollar kat edilirdi. Bu yollara genellikle tüccarlar ile birlikte çıkılırdı. Genellikle bu yol en önemli ticaret yollarından biri olan İpekyolu olurdu. Özbek Türklerine göre evrende iki büyük yol vardı. Bunlardan biri gökyüzündeki Samanyolu, diğeri ise yeryüzündeki İpekyolu’dur. Bu yolun VII. yüzyılda taşıdığı en paha biçilmez hazine “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir.” mesajıdır. Ruhu olgunlaştırmak için seyahat edilmesi gerektiğinden hareketle yaz kış demeden dolaşırlar. Gittikleri yerlere hikmet taşır ve en güzel, en seçkin bilgileri alır gittikleri yerlere taşırlar. Tıpkı kuşlar gibi yıllarca kanat çırptıktan sonra gün olur yorulurlar ve nerede nefesleri tükenirse orada kalıverirler.  

Yüzyıllarca lider konumunu sürdüren İslam uygarlığının bilim, sanat, edebiyat, felsefe, matematik ve daha birçok alanda eser verdiğini bilimsel kaynaklarda da görebilmekteyiz. Farabi’ye göre felsefe ile İslamiyet aslında paralel bir ray vardır. Ne kadar bütün ilim dallarına hâkim olsalar da tek bir felsefe mektebi olduğuna inanırdı. Bu da hakikat mektebiydi. Din ve felsefenin hakikatlerini uzlaştırmaya çalışmıştır. Müslümanlara dinî inançlardan uzaklaşmaksızın ilimle felsefe yapmanın imkânsız olmadığını kanıtlamaya çalışmıştır. Yaradan, derdi verdiği gibi dermanı da vermiştir, hüner olan ümitsizliğe kapılmadan dermanı bulmaktır elbet. 

Toprağın da vardır bir kişiliği, her insanın nasıl bir iklimi varsa. Bir toprağı anlatmak değil mi ki bir insanı anlatmak biraz da. İşte onu anlamak da böyle idi. 

Dünyadaki bütün ilim erbabı tarafından, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük âlimlerinden biri olarak kabul edilen büyük İslam âlimi ve filozofudur İbn-i Sina. Kuran-ı Kerim’i kendine yoldaş ve en güzel yol gösterici alarak on yaşında bu ilim yoluna atılan bir bilgindi o. Her zaman bir yol olduğunu biliyordu ve işte şu şekilde anlatıyordu: “Bilgi, zulmün karanlığı içinde bir kuvvet kaynağıdır. Bilgi gaflete ve günaha karşı bizi himaye eder. Cennet yolunu aydınlatır, hayatın ağırlık ve tatlılıkları içine götürür.” Ortaçağ tablet kitaplarında, ortada İbn-i Sina, sağında Galenos solunda da Hipokrates oturur. Çünkü ikisini de geçmiştir. Kuran-ı Kerim’i kendine yol gösterici olarak hayata başlayan bir kimsenin adaletsizlik yapması olur mu hiç? Adaletten şaşmayan İbn-i Sina, bir konuda orta yolu bulmaya çalıştığında, darda kaldığında camiye gider; Rabbinin huzuruna çıkar ve onunla olan en güzel iletişim yolu olan namaza başlar ve her şeyi güzel yaratan rabbine dua ederdi. İşte böylesine güzel bir kişiliğe sahipti. Artık yaşı ilerledikçe ve ölümün yaklaştığını anlayınca son olarak “Yüceldim, sığınacak bir şehir kalmadı. Arttı kıymetim, alacak hiç müşteri bulunmadı.” olur son sözleri. 

“Aşk İmiş Her Ne Âlemde İlm Bir Kıylükâl İmiş Ancak” 

İçinde birçok şairin yüreğinin attığı, dilden dile dolaşan sonsuz bir aşk hikâyesi bu. Bütün aşklar gibi ezeli ve ebedi bir bağlılıktı. Kurak ve umutsuz çöldeki umut dolu bir hikâye idi. Her şair bir başka anlatırdı Leyla’nın Mecnun’a olan bakışlarını, Mecnun’un o leyla hâllerini. Efsaneyi anlatan değişti, zaman değişti, mekân değişti ama kahramanlar hep aynı kaldı. Bir de birbirlerine duyulan aşk.  Eser defalarca yazılmıştır fakat Leyla ile Mecnun bir edebiyat anıtı olarak yükselen hikâyelerinin sahibi kesin değildir.  XVI. yüzyılda Nevai tarzına yakın tuhaf ama hoş bir üsluba sahip olan yazarın gönlünde sonsuzluğa kavuşurlar. Fuzuli o umutsuz çöllerde öyle benzersiz bir yol açmıştı ki bu hikâye için, ne daha önce o çölden geçmiş kişiler bilecek ne de sonradan gidenler.  

Fuzuli aynı zamanda ilahi duyguları oldukça yoğun yaşayan bir edipti. Bu hislerini şu kelimelerle nakşetti eserlerine: “Benim şiirim altın değil, gümüş değil, inci değil, lal değildir; bu kulun şiiri bir topraktır fakat kerbela toprağıdır.” diyordu. İşte bu topraktan çıkanlar hem insani hem de ilahi duyguları en saf şekilde anlatır.  

Bütün Müslüman âlimler-bilginler bize aynı şeyi vermek istedi belki de. Aşkın (ilahi) en güzelini, bağlılığın en kuvvetlisini bilimle beraber yaşanabileceğini öğretmek istediler. Bu kişilerden örnek verecek olursak Harezmî, Biruni, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Ahmet Yesevi, Abdülkadir Meragi, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Ali Şir Nevai ve daha niceleri… hepsi kandil olup yolumuzu aydınlatma uğruna kendilerini yakan bir çıra misalidir sonsuzluğa uzanan. 

Bu kategorideki Makalelerden