26 Ekim 2021

Yürümek insanın iç özgürlüğüne doğru bir seyirdir. Yürüyen insan hürriyeti arayan bir yolcudur. Zihnini ve kalbini onu sarmalayan bağlardan kurtarıp tabiattaki oluşların sırrına nüfuz etmeye çalışan bir kişi için yürüyüş, hemen her türlü entelektüel faaliyetlerden daha verimli ve bütün eylemlerimizden daha samimidir. Böyle bir yürüyüş arzusu insanı derhal sığındığı, nefes aldığı, kucağında büyüdüğü doğaya dâhil ederek onu derinden duymak gibi imkânla karşılaştırır. Yürüdükçe insanın etrafında beliren dağlar, uzaktan belli belirsiz gözüken ağaçlar, yeryüzünü kaplayan ormanlar, yanından geçilen rengarenk çiçekler, ruha bir musiki faslı armağan eden kuş sesleri o kimsenin iç âlemine, ruhuna, özüne dâhil olur. Yaşamın o tek ve kuşatıcı kaynağından beslenen bunca şey yürüyüş sayesinde insanda bir araya gelir, bir gönülde duyulur ve yürüyen kişi bütün bunları tefekküründe harmanlamaya başlar. Bunu da sağlayan şey serazat bir tabiatta amaçsızca, bir başına ama gönlünce yürüyen bir insandır.

Yürüyüş, hiçbir vasıtanın vermediği ruh dinginliğini ve derin bir mutluluğu bahşeder insana. Yürüyen insan aslında içe yönelen bir mütefekkirdir. Dolayısıyla Yaratıcı’nın insandan istediği o tefekkür hâli yürüyen bir kişiyi derhal kuşatır. Böylece iç âleminde derinleşen bu kişi, etrafında beliren her şeyin tefekkürünü besleyen bir kaynak olduğunu daha iyi anlamaya başlar. Beden ve fikir, gönül ve mânâ, iç ve dış, tabiat ve insan bu beraberlikte bütünleşir. İşte buradan şiir, yazı, roman, hikâye; bilim, felsefe, edebiyat ve insanlığı besleyen nice duygu ve düşünce verimleri belirmeye başlar.

Yürüyüş bence hep seyir hâlinde olan duygu ve düşüncelerimizi anlatmaktan kinaye bir eylemdir. Bir bakıma o, bizi anlatan, insanı ifade eden sembolik bir hâldir. Bu hâli sezebilmek için yürüyüşün insana sunduklarına teslim olmak, bunlara baştan razı olmak gerekir. Etrafımıza itiraz edici nazarlarla yönelmek ve daima eleştirmek bizi o şeylerin özünde yer edinen ve insanı onlarla bir ve bütün yapan mânâdan hep uzaklaştırdığına göre yürüyüş en başta bizim çevremize hep tevazu ve sevgi dolu bir hâl ile yaklaşmamızı bekler. Çünkü bu, yürüyüşün bizde beliren düşünceleri besleyebilmesi için gereklidir.

Hayat hep eleştiren, kırıp döken, bozguncu insanların mutsuz olduğunu gösteren bir ibret arenasıdır. Anlamak yerine itiraz, sevmek yerine nefret, anlaşmak yerine mücadele etmek insanı yaşamın âhenginden uzaklaştırıp yoruyor ve derin bir kaosun içine itiyor. Yürüyüş bunu fark edebilmek için bir dolu imkân sunar bize.

Yürüyen bir insan itiraz etmez. Neye itiraz edecek ve neyi eleştirecek ki… Baş başa kaldığı kendisi, kendi eylemleri, kendi görüntüsüdür. Hele bir de yürüyen kişi, yaşamın her ânında karşılaştığımız şeylerin içimize, fiillerimize, niyet ve düşüncelerimize ayna olduğunu fark ettiğinde bu sefer anlamaya çalıştığı şeylerle kendi yumağını çözmeye başlayan bir bilgeye dönüşür. Yürüyüşünü tefekkür yolculuğu hâline getiren bir kişi, artık kendi cevherinde hissettiği bilgeliğe doğru seyretmeye başlar. Konuşmak yerine susmak, anlatmak yerine anlamaya çalışmak, itiraz ve eleştiri yerine hissetmek ve onun gönlünü bürüyen daha bambaşka hâller yürüyen bir insanda belirir, bunlar onu bir hâl gibi kuşatır.

Hayatı güya kendi dokunuşlarıyla güzelleştireceğini zanneden, her şeye itiraz eden ve daima eleştirip konuşan bir kişi, bir gün artık büyük bir ümitsizlik içinde kendine yöneldiğinde bütün kuvvetlerin kaynağı onda giderek yapıcı bir kudrete, bütün görünüşlerin özü bir anlam evrenine kavuşmuş olur.

Bunu anlayabilmesi için insanın, o yorgunluk ve ümitsizlik hâlini ille de yaşaması mı gerekirdi? Sanırım evet… Bu, bütün oluşların, bütün bir evrenin özünün ve mânâsının insanda olduğunu anlayana kadar yürüdükten, yaşadıktan, seyahat ettikten ve bu âlemin girdaplarında gidip geldikten sonra kendimizdeki oluşlara ve bilgeliğe dönmek gibidir.

Bu sebeple dünyada anlamın gücünü, sevginin hâkimiyetini ve bunlardaki yaratıcı kuvveti anlamaya yarayan ve bizden daha az bedel isteyen eylemlerin en başında yürüyüşü görmekteyim. Yürümek, çok fazla bedel ödetmeden, mütevazı ve samimi bir insana bilgeliğin, dinginliğin, tefekkürün ve sevginin yollarını öğretmektedir.

Öyleyse her yürüyüş kendimizi anlamaya ve okumaya doğru sade bir başlangıçtır. Yürüdükçe seyir devam eder ve bu seyir hiçbir zaman bitmez, nihayete eremez. Bizi kendimizden ayıran sadece yürüyüşün sona ermesidir. Yürüyüşü bitirmeyi istemek, varılacak yere derhal varmayı dilemek onun özüne asla uygun düşmez. Yürüyüşü kıymetli kılan, esasında onun çevre ve insanın iç âlemini bir araya getiren seyridir. Bu seyrin nasıl olacağı insanın kendisiyle evren arasında yakalayabildiği âhenge, kurabildiği birlikteliğe bağlıdır.

Yürüyüşün âhengine dâhil olan kimsenin hâli hep bir özlem ve gurbet hissini hatırlatır. Yürüyen bir insan, dinlenmek için bir süre bir ağacın dibine veya uzayıp giden düzlüklerde bir yere uzansa bile aslında yine hep bir yürüyüş hâlindedir. Çünkü bu insan, yürüyüş sona erse de içindeki seyrin sürdüğünü fark eder. Kendi kendine ve kendinden kendine seyreden bir insanın yaşadığı bu zevkli hâlin ve onun yakaladığı âhengin içinden onu kimseler ayıramaz artık. Yürüyüşün lezzetini duyan bir kişi bundan böyle bu eylemin iflah olmaz bir müptelasıdır. Onu kendine çeken, daima çeken, tabiatın bin bir rengine bürünen bir tefekkür hâli, ses ve görüntü şeklinde beliren bir sevmek tecrübesidir. Gönlüyle yöneldiği bu şeylerden; ağaçlardan, kuşlardan, çiçeklerden, uzayıp giden tarlalardan ve ormanlardan daima bir tefekkür vesilesi ve bu şeylerin her dâim kendilerini bir başkasına ifade etme ihtiyacını hisseder bu insan. Çiçek ona bir şeyler söylemek ister, ağaç onunla konuşmayı arzular, gökyüzü anlatmak ihtiyacındadır ve toprak ona içini dökmeyi diler.

Yaratıcının; evrenin ve mutlak bilgeliğin eliyle insandan talep ettiği şeye, hayatını tefekkür dolu bir yürüyüş hâline getiren kişinin erişebildiğini çok az kimse sezebilecektir.

Bu kategorideki Makalelerden