25 Eylül 2021

Güneydoğu Asya’da Türk izleri üzerine yapılan araştırmalara ışık tutan çalışmalardan biri de asırlardan beri nesilden nesile aktarılarak günümüze ulaşan klâsik Maley ve Endonezya kaynaklarında yer alan efsâne ve hikâyelerdir. Bu hikâye ve efsânelerde geçen “Rûm, Türkistan, ve Türkî” kelimeleri günümüze kadar ulaşmış olup Maley ve Endonezya kaynaklarında destansı anlatımlarla ifâde edilmiş ve günümüze kadar korunmuştur. Bu destan ve hikâyelerden bir kısmı İslâm öncesi Türkler’e âit anlatımlar iken, bir kısmı da İslâmî döneme âit bilgiler verir. Türkistan Hânedanlığı ile Maley Hânedanlığı arasında bir soy bağı kurulması, bahsi geçen ifâdelere örnek teşkîl eder. Açe Sultanlığı ile kurulan diplomatik ilişkilere değinen hikâyeler de, İslâmî döneme âit örnekler olarak Türk Cihân İmparatorluğu’nun en bayındır olduğu döneme rastlar. 

Geleneğe dayalı Maley Edebiyâtı’nda “Türk” e dâir ifâdeler XVI.-XIX. yüzyıllarda işlenen edebiyât türlerinde karşımıza çıkmaktadır. Maley Edebiyâtı’nda Türk kelimesi iki farklı terminoloji ile ifâde edilir. Günümüzden çok evveline, Orta Asya ve Hazar steplerine uzanıp oradaki Türkleri anlatan metinlerde “Turkic” kelimesi kullanılırken, “the Turkish” kelimesi de Osmanlı Türklerinden bahsederken kullanılır. Gelenekli Maley Edebiyâtı’nda bir inceleme yapmak gerekirse, Maleylerin Müslüman Hindistan’da hükümdâr olan Türkler ile nasıl temâsa geçtikleri ve İslâm dininin bu etkileşimdeki yeri ve akabinde de Osmanlılar ile iletişimleri karşılaştırmalı olarak ele alınabilir. Türk hânedanları ile Müslüman Hindistan, Maleyler için dînî ve kültür yakınlığı açısından bir teşvîk ve heyecân kaynağı idi. Hindistan’dan Malezya’ya gelen Farsça eserler, Delhi Sultanlığı ve Moğol İmparatorluğu etkisi ile adalara ulaşmış, tercüme edilmiş ve de gelenekli Maley edebiyâtının hem formunu, hem de muhtevâsını, nazımda ve nesirde romantik, didaktik ve dînî mistik temaları ile etkilemiştir.

Güneydoğu Asya’da edebî metinlerin oluşumuna “Türk etkisi”, ilk olarak 1969 yılında A. Reid tarafından iki önemli edebî metin grubunun karakterize edilmesi (incelenmesi) ile fark edilmiştir. Burada XVI. asrın ikinci yarısında “Bâb-ı Âlî / Yüce Kapı”, “Sublime Porte” diye nitelendirilen Pâyitaht’a, yâni İstanbul’a gönderilen Açe elçisine dâir diplomatik kaynakların yanı sıra, aynı konu edebî metinlerde de dikkatleri çeker. İncelemeler göstermektedir ki, Pâyitaht’a gönderilen Açe elçisinden bahseden edebî metinler diplomatik kaynaklara göre daha detaylıdır ve o zamanlar bu gelişmeler karşısında insanların hislerine de tercüman olmuştur. Edebî metinler incelendiğinde, ilk etapta yardıma isteksiz gibi davranan Pâyitaht’a karşı oluşmuş olan bir kîn ve öfkeyi fark ederiz. Oysa diplomatik kaynaklarda böylesi bir bilgiye ulaşamayız. Dolayısıyla edebî metinler asırlar evveline ışık tutarak bizleri o günlere taşıyacaktır.

Maley Edebiyâtı’nda Türk etkisi üzerine ilk çalışma 2011 yılında Rus araştırmacı ve akademisyen Vladimir Braginski’nin yapmış olduğu; “Hint Okyanusu Boyunca İslam, Ticaret ve Politika” başlıklı hacimli akademik araştırmaya katılması ile başlamıştır. İlk olarak çalışılan kaynaklar; “Hikayat Acheh-Tale of Aceh-Açe Hikâyeleri” nde Türkler’e dâir bilgilerin bir kısmı XVI. yüzyılda Osmanlı Türk Cihân Devleti ile Açe Sultanlığı arasında kurulan diplomatik ilişkilere dâirdir ve bir kısmı da Türk-Rus savaşlarında Rusların nasıl anlatıldığı konusudur. Hikâyat Acheh, Hikâyat Meukota Alam ve Bustan al Salaatin adlı eserlerde kurulan diplomatik ilişkiler çerçevesinde gelişen olaylar anlatılır.

Açe dilinde ve destansı şiir üslûbuyla yazılan Hikâyat Meukota Alam adlı vekayinâme, Osmanlı-Açe ilişkilerine dâir günümüze ulaşmış nadir eserlerdendir. 

Açe Sultânı, mukaddes topraklara hayır yapmak ister ve bir miktar para ile pirinç ve o zamanlar altın değerinde olan karabiber yüklü üç gemiyi elçileriyle birlikte İstanbul’a yollar. Türk Cihân Devleti’nin Sultânı, o zamanlar Dünyâ’daki müslüman hükümdarların en güçlüsüdür. Lâkin yol uzun ve meşakkatlidir. Pirinç ve biber yüklü gemi yollarda öyle zorluklarla karşılaşır ki, yolculuk tam üç yıl sürer. Mürettebat hayatta kalabilmek için bütün pirinçleri yer ve biberi de satar. Geriye kala kala bir torba karabiber kalmıştır. (Lada Seçupak) Nihâyet elçiler yorgun, bîtâb bir şekilde Türk Sultânı’nın huzûruna varırlar, olan biteni anlatarak ellerindeki “Lada Seçupak; bir torba karabiber” i mahcûb bir şekilde Sultân’a taktîm ederler. Türk Sultânı, hey’ete çok cömert davranır ve onları “Lada Seçupak” diye bizzat kendisinin adlandırdığı bir büyük top ile yolcu eder. Osmanlı Sultânı Açe’ye ayrıca 12 pehlivan (mâhir savaşçı) gönderir. Bu pehlivanlar öyle mâhirdir, öyle hünerlidirler ki, Açe Sultânı için Açe’de büyük bir saray ve kale inşâ ederler. Türk Sultânı,Açe Sultânı’na işleri bitince bu pehlivanları öldürmesini söyler. Ancak Açe Sultânı bundan çekinir. Bu pehlivanlar zaman içinde öyle bir gurûra kapılırlar ki, sonunda kazmasını istedikleri bir çukurda iken üzerleri toprakla örtülerek öldürülürler.

Anlatılan bu hikâyenin dört farklı versiyonundan birinde Açe Sultânı İskender Muda iken diğer bir versiyornunda Açe Sultânı olarak Sultan Alâüddin adı geçer. Fakat bu diplomatik gelişmeler Kanûnî Sultan Süleyman ile Sultan II. Selîm Hân zamanlarıdır. Açe Sultanlığı Türk Cihân Devleti’nden almış olduğu yardımlar sâyesinde, üzerlerindeki Portekiz tehdîdini kırmış, askerî kuvvetini giderek arttırmıştır. Açe hükümdarları Portekiz saldırıları karşısında diğer Müslüman sultanlıklar ve Hindistan ile dostluklar kurarak bu devletlerden de yardım sağlamışlardır. Ancak bunlardan yalnızca Türkler’in yardımı Açe halkı arasında destanlaşarak nesilden nesile aktarılmıştır. 

1874 yılında Hollanda’ya götürülünceye kadar Açe Nehri’nin ağzında üzerinde Türk yıldızı motifi olan koca bir top bulunmaktaydı; “Lada Sachupak”. “Bir tutam karabiber” mânâsına gelen Lada Seçupak, Açe’den İstanbul’a gönderilen elçi hey’etine, hey’etin seyahatlerine, aldıkları askerî yardıma ve 12 pehlivâna dâir sözlü gelenekleri bünyesinde toplayarak nesillerce anlatılagelmiş ve günümüze ulaşmış epic bir şiirdir. 

 Aşağıda Türk Sultânı’nca Açe hey’etine hediye edilen koca top Lada Seçupak’a dâir satırlar, Vladimir Braginsky’nın The Turkic-Turkish Theme in Traditional Malay Literature adlı akademik çalışması kaynak alınarak Türkçe olarak ve Türk lirizmi ilhâmı ile yazılmıştır. 

Bir Tutam Karabiber

İşbu hikâye-i kemterâne, bundan asırlar mukaddem, Cenûbî Asya cihetinde, Sumatra cezîre-i cesîminde başlayıp Açe Sultanlığı ile Devlet-i Aliyye arasında cereyân etmiş olup, Maley edebiyat-ı cedîdesinin dâsıtânı bilinmiş ve dahî kuşaktan kuşağa anlatılagelmiştir. 

Evvel zamân içinde, Sumatra Cezîresi cihetinde, Portakal (Portekiz) ve Felemenk kâfirlerinin işgâl ve zulmüne karşı mukavemet gösterildiği devirlerde, yardıma ihtiyaç hâsıl olunca, Açe Sultânı Alâaddin, ülkesinin kefere kabza-i ceberûtuna geçmesine mâni olmak için mûtemed adamlarını Dersaâdet’e göndermeye karar verir. Çünki Devlet-i Aliyye Sultanı, cümle Müslümanların velînîmeti ve dahî hâcet kapısıdır. Türk Cihân Devleti’nin Sultânı, Kürre-i Arz üzerindeki tekmîl ehl-i İslâmın serdârı ve hâmîsidir. 

Nihayet Açe cihetinden Dersaâdet’e vâsıl olacak Açe elçilik hey’eti, Türk Sultânı’na takdîm edilecek iki gemi yükü pirinç ve bir gemi yükü karabiber ile bahren yola revân olurlar. Açe eliçilerinin engin deryânın sularında, rahat-hâl ve mesrûrü’l-bâl çıktıkları seyâhatleri; dehşet-engîz dalgalarla cenk ederek, bâdbân yıkan fırtınlarla güreşerek, limandan limana atılarak, ummânda köşe kapıvermece oyununa dönmez mi? Hay Allâh! Ne etsinler de bir ân evvel Dersaâdet’e sağ sâlim vâsıl olsunlar?

Yol bu, o da biter elbet, elçilik hey’eti güzârgâhı aşıp istikaamet-i vuslata da vâsıl olur, olur olmasına ammâ, Türk Sultânı’na takdîm edecekleri hediyeler de deryâ içre karpuz kabuğu misâli sallanan gemilerde âdetâ erimiş gitmiştir. Bir rivâyete göre yollarda üç sene geçmiş, elde avuçta hediye nâmına sâdece bir tutam karabiber kalmıştır. Mecâlsiz ve bîtâb Açe elçileri, Türk Sultânı’nın huzûruna çıkıp ellerindeki bir tutam karabiberi takdîm ederken utana sıkıla dertlerini de dile getirirler. Bir başka rivâyete göre ise, İslâmbol’a hediyeleriyle vâsıl olan Açe elçileri, Sultân’ın huzûruna çıkmak içün arzuhâllerini arz ettiklerinde, Vezîr-i Âzam tarafından reddedilmişler, bir türlü Cihân Pâdişâhı’nın mübârek sîmâsı ile müşerref olamamışlar, Şehr-i İslâmbol’da misâfir kalmışlardır. Öyle ya, ismi ve cismi bilinmeyen, duyulmayan Açe’den elçiler gelmiş. Açe nere ola acep? Vezîr-i âzam tarafından Sultân’ın huzûruna çıkmalarına mâni olunan bu bîçâre elçiler, bir müddet azıklarını yemişlerse de, elde avuçta olan tedârikleri sona erince, bir dilim ekmeğe, bir lokma aşa muhtâc olmuşlar. Her ne kadar emâneti korumak üzre kıyâm eylemiş olsalar da, bu yaban elde çekmiş oldukları mihnet ve meşakkatler karşısında, ellerindeki karabiberi satarak aş, barınak ve urba sağlamışlar. Sonunda, ellerinde kala kala, tastamam bir küçük torbacık karabiber kalmış. 

Diyâr-ı Sultân-ı Rûm, yâni ki Türk Cihân Devleti’nin Pâdişâhı, elbette yardım edecektir, ammâ velâkin Açe elçileri İslâmbol’a vardıklarında, Macaristan Sefer-i Hümâyûnu’na çıkmış olan Kaanunî Sultan Süleyman Hân Hazretleri, Sigetvar Kal’ası önlerinde cân emânetini sâhibine teslîm edip Hakk’a yürümüştür. Açe elçilerini Huzûr-ı Hümâyûnu’una alma âlî-cenâblığı da, yerine geçen oğlu Sultan Selîm Hân-ı Sânî Hazretleri’ne kalacaktır. 

Günlerden bir gün, Türk Sultânı Selîm Hân Hazretleri, Cuma namazı çıkışında gördüğü garîb esvâblı adamların kimler olduğunu, yanındakilere sorar: 

“Kim oladur bu yabancılar acep?”

maiyetinden:

“Onlar Açeli elçilerdir Sultân’ımız!” 

cevâbını duyan Sultan Selîm Hân Hazretleri, hiddetten âdetâ köpürür ve daha evvelki kibirlerinden dolayı vezîrlerini, adamlarını azarlar ve Açe elçilerinin tez Sarây-ı Hümâyûn’a getirilmelerini fermân eyler.

Esvâbı, duruşu, konuşmaları âşinâ olmayan bu elçiler, tez vakitte Sultân’ın huz-ûruna çıkarılırlar. Serencâmlarını arz eyledikten sonra, utana sıkıla ellerinde kalan bir tutam karabiberi, Cihân Pâdişâhı’na takdîm eylerler. Açe Sultânı’nın başı, Portakal keferesi ile müşkil vaziyettedir; bîçaredir ve Türk Sultânı’nın yardımına ihtiyaç hâsıl olmuştur. Açe Sultânı’nın,Türk Sultanı’na yolladığı imdâdnâmede:

“Âlet ve techizâtla mürettep Donanma-i Hümayun gönderirseniz, bu taraftaki Portakal asâkirinin mahvolacağını taahhüd ederiz. Yardım etmezseniz mahvoluruz... Açe sizin köylerinizden biridir ve ben dahî hizmetkârlarınızdan biriyim.” 

yazılıdır.

Türk Sultânı Selîm Hân Hazretleri, mütevâzı bir hediye olan o bir tutam karabiberi, Açe lisânı ile “lada secupak’ı kendine yaraşan ululukla kabûl eder ve karşılığında onlara bir şâhî top verir. Bu topa, o bir tutam karabiberin Açe lisânındaki mukâbili olarak “Lada Secupak” adı verilir. Sultan Selîm Hân Hazretleri, topla berâber, Açelilerce bilinmeyen top îmâlini ve muhtelif el san’atlarını onlara öğretecek ustalar da gönderir. Açe çok uzakta, deryâlar, kıt’alar ötesindedir. Bu sebeble Sultan Selîm Hân Hazretleri, yeni tâbi devletini serbest bırakır, ancak bağlılık alâmeti olarak Açe Diyârı’nda, Hazreti Muhammed Salli Aleyhi Vesellem Efendimiz’in doğumu tes’îd edilecek, Mevlîd merâsimi yapılacaktır.

Türk Sultân’ı tecrübeli top ustaları ile işçilerini bu yardım çağrısı için koşar ve böylece Açe’de büyük toplar dökülür. En büyüğüne “Lada Secupak; Bir Tutam Karabiber” adı verilir. Bir rivâyete göre, bu top ustaları ile aynı zamânda birbirinden güçlü on iki Türk pehlevânı da Açe’ye vâsıl olur. Derler ki;

“Hâsılı dünyâda olan cemî ehl-i hünerin hünerleri,

Birbirinden kuvvetli, emsâlsiz on iki Türk pehlevânı

Mercan taş ocağında görülmedik bir gayretle,

Kireç ile yıkanmış sayısız kesme taşlar çıkardılar,

Ve bir kal’a inşâ ettiler,

Toplar döküldü hem demirden hem bakırdan,

Kuruldular boy boy, sıra sıra kardeşler gibi,

Kal’anın tepesine, dört bir yanına kondular,

Ön sıraya irileri, 

Ve arkaya, misâfirlere hoş geldiniz için küçükleri

Kraliyet topraklarında nehrin[1] akışı değiştirilip 

İnşâ edilen sarayın içinden geçirildi 

Hamamlar, pavilyonlar eklendi,

Çay ağacından mücevher kutuları gibi zarîf oymalar yapıldı,

Üzerleri kalb motifleri, 

Tavanları timsah derisi desenleri ile süslendi.

Nefis bir saray oldu, çatısında şemsiyeleriyle,

Altın helezonları pırıl pırıl parladı,

Öyle şâhâne oldu ki bu saray

Sultân’ın şâyân-ı temâşâ mahalli oluverdi

Sonra aynı muhteşemlikte bir câmi ile

Bir pazar yeri kurulunca

Akın akın insan kalabalıkları ile

Dolup taştı meydânlar

Bu hünerli ve mârifetli Türk ustaları, pehlivanları ile

Mezkûr ada gayet mâmur bir şehir oluverdi.”

Ammâ şâheserini tamamladıktan sonra bir daha aynısını yapamasın diye, Kral tarafından öldürülen mîmârın şânı buralara da gelmiş olmalı ki, bu muhteşem eseri inşâ eden Türk pehlevânları ve ustaları, rivâyet odur ki, yaptıkları eserleriyle öyle gurûrlandılar, öyle övündüler ki, sonunda Açe Sultân’ının gazabından kaçamadılar. Yine bir gün Sultân, pehlevânlara, altın mâdenleri olduğu söylenen bir yeri derince kazmalarını emretti. Türk pehlevânları o yeri kazmakta iken, Açeliler toprağın üzerini örttüler ve o yiğit erler Hakk’a kavuşup toprağa karıştı.

İşbu Hikâye, yâni Açe’nin derûnundan bizlere ulaşan “Bir Tutam Karabiber”, mezkûr bahârât adalarında söylenen Türk’e dâir tek hikâye değildir… Beş asırdan fazla anlatılagelen nice hikâyeler vardır. Savaşta ve aşkta Türk’ü anlatan hikâyelerde; “Hikâyât Muhammad Hanafiyah”, Türkler’in Târihini Anlatan Hikâyeler; “Bustan es-Selatîn”, Şâirler ve Şiirler; “Poem of Hundred Ladies”, İstanbul’un Mücevherleri, Perdeleri, Halıları ve İstanbul İşçiliği; “Syair Siti Zubaidah”, Kıymetli Hediyeler ve Hac Yolculuğu; “Tuhfetü’n- Nefâis”, Büyük İskender’in Hikâyesi; “Hikâyât İskandar Zulkarnain” ve Türk-Rus Savaşı’nı anlatan; “Hikâyât or Syair Perang Setambul” gibi daha nice eserde, Türk adı pek çok kez zikredilir.

Edebiyât, “syair”,[2] terkîb olunurken, toplumun sosyal hâfızasında oluşan olaylar şâirlerin, edîblerin ve yazarların kalemleriyle yeniden inşâ edilir, desek yanlış olmaz. 

Cenûbî Asya’daki Archipelago’dan,[3] yâni ki, bahârât kokulu adalardan beş yüz yıldır edebî metinlere sinen Türk teması, Türk kokusu, tâ Asya Türkistan steplerinden başlayarak Hindistan üzerinden Diyâr-ı Rûm’a, yani Anadolu’ya gelir ve İslâmbol ile tâclanır. “Rûm-i Türk, Türkistan” ve “İslâmbol” kelimeleri kırkdan fazla metinde bin iki yüz def’a zikredilir. Türk’e dâir tamlamalar da; “Ghar Türki”, “Mugham Türk”, “Raja Rûm-Rûm Sultânı” gibi terkîbler, mezkûr metinlerde altı yüzden fazla geçer. 

Şimdi gelin, sözü Cenûbî Asya cihetindeki Açe nâm diyârdan gelmiş bir tutam bahârâttan alıp Türk topçusuna verelim: 

“Hey koca topçu!

Şu dağlara yan gele, yan gele

Bahr-i sefîd’deki düşman sefînesinin su kesimi Denkleşdür!

İki bıyık bükümü sağa, berâber, bir, iki

Üç evlek ileru, berâber, bir, iki, üç

Bir gülle tıkıla!

Ikıla!
Sıkıla!
Mesâfe, hak getire,

Haydi Allâh rast getire aman!”

6. Bölümün Sonu.

Kaynaklar

A.C.S. Peacock and Annabel Teh Gallop, 2015. – From Anatolia to Aceh, Ottomans, Turks and Southeast Asia, Published for the British Academy

A.C.S. Peacock and Annabel Teh Gallop – Islam, Trade and Politics Across the Indian Ocean: Imagination and Reality – Proceedings of the British Academy 200, 1-23- The British Academy 2015

Anthony Reid – Rum and Jawa: The Vicissitudes of Documenting a Long-Distance Relationship- Proceedings of the British Academy 200, 1-23- The British Academy 2015

Braginsky Viladimir, 2015. The Turkic-Turkish Theme in Traditional Malay Literature, Imagining the Other to Empower the self, Brill, volume 301.

Göksoy, İsmail Hakkı, 2011. Ottoman-Aceh relations as documented in Turkish sources. In R.M. Feener, P. Daly and A. Reid (eds.), MAP. Leiden: KILTV Press. 

Sabil, Tm. Mohammed Hikayat Soeltan Atjeh Marhoem (Soeltan Iskanadar Moeda), Batavia, 1832. 

Dipnotlar

[1] Krueng Daroy Nehri

[2] syair: Malay dilinde şiir. (“Sy” harfleri birlikte “Ş” sesi; “Şair” olarak okunur.

[3] Archipelago: Adalar grubu, takım adalar.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden