22 Ekim 2021

 

Özellikle Türk tahayyülü açısından oldukça zengin olan Hikâyât İskender Zülkarneyn, en eski Maley hikâyâtıdır ve belirli Türk topluluklarından ve onların yaşadığı bölgelerden ilk bahseden eserdir. Malaka’nın ilk sultânı Sultan İskender’in İslâmı kabul ettiği ve Pasai Prensesi ile evlendiği 1436 civârında tercüme edilip Güneydoğu Asya coğrafyasında tanınmıştır (Walters 1970:159-60). Bulunduğu mevkide, kendine göre önemli bir metin olan Hikâyât İskender Zülkarneyn, Maley hânedân mitinde önemli bir rol oynadı. 

Bir Makedon Prensesi ile Pers Kralı Darab’ın kısa süren evliliğinden doğan İskender, İran tahtının meşrû vârisidir. Ergenliğe ulaşan İskender, Aristoteles’in rehberliğinde Kur’ân’ı öğrenir ve Makedon Tahtı’na çıkarken üvey kardeşi ve Darab’ın halefi Dara’ya haraç ödemeyi reddeder. Çıkan savaşta İskender Pers ordusunu yener. Dara, kendi soyluları tarafından öldürülür ve İskender Rûm ve İran hükümdârı olur. Meşhur Fars şâiri Firdevsi’nin İskender’i târifi şöyledir:

“Genç, yakışıklı, güçlü-kuvvetli, ihtiraslı, akıllı, bilgili, bilgiye ve mâcerâya doymak bilmeyen bir susuzlukla ve emsalsiz bir ihtişamla bilgiyi kuşanmış, tam olması gerektiği gibiydi. Bir Tanrı adamı ve bir peygamber, aynı zamanda bir savaşçı, kral ve sevgili olan İskender, beden ve rûhun bu Dünyâ ve öteki dünyâ ikiliğini aşmış bir kişidir” (Southgate, 1977).

İskender, bir savaşçı, Allah’ın adamı, ama Hızır Aleyhisselâm gibi bir peygamber değildir. Hızır Aleyhisselâm, İskender’in yoldaşı ve arkadaşıdır. Hikâyât İskender Zülkarneyn’de geçen metinlerde onun üç prensesle evlendiği yazılıdır, ancak bir âşık olarak hakkında bilgi yoktur. O bir savaşçıdır, öğrenmeye ve bilgiye olan susuzluğu onu gerek Tanrı, gerek insan vâsıtasıyla bir mûcizeden diğerine koşmaya, denizlerin dibine inmeye ve karanlıklar diyârına girmeye teşvîk eder. Sayısız soru sormaktan ve olağandışı her şeye hayret etmekten kendini alamadığı da bir o kadar doğrudur; devâsâ karıncalar vâdîsi, zürâfâ binicileri, meleklerin Güneş’den tesbîhlerini söyledikleri yer olan tek ayaklı ve tek gözlü mağara sâkinleri, askerlerini taşlayan büyük sinekler gibi ad infinitum çizgisinde âdetâ sonsuza dek devâm eder. Onun ihtişâmı da gerçekten eşsizdir. Ancak bütün bunlar, onun bâtıl dinlere karşı savaşmak ve İslâmı bütün Dünyâ’ya yaymak olan ilâhî misyonu karşısında geri plâna atılmaktadır. 

İskender Zülkarneyn’in Hikâyât’ında geçen bir bölümde Hızır Aleyhisselâm İskender’e vazîfesini böyle iletir: 

“Dara’ya karşı kazandığı zafer ve asil kudretiyle sarhoş olan İskender, kibirli ve baskıcı olur. Baştan aşağı beyazlar giyinmiş bir şeyh kılığında yanına gelen İblis, ilâhlığın kralı olacağı ve ölüm kalım üzerine hükmedeceğine onu iknâ eder. İskender Allah’dan vazgeçer ve kötülüğe dönüşür. Ancak Allah, İskender’i tövbeye çağıran Hızır Aleyhisselâm’ı gönderir ve İblis’in büyüsünü ortadan kaldırarak İskender’e gerçek görevini açıklar. Allah İskender’e krallarına boyun eğdireceği, İbrâhim’in dînine çevireceği bütün kara ve deniz âlemlerini verir. Bunun için Ekümeni’yi dolaşacak, Doğu ve Batı sınırlarındaki Jabarşa ve Jabarqa şehirlerini ziyâret edecek ve insanlığı Yajuj ve Majuj’un barbar kabilelerinden korumak için kuzey sınırına duvar örecek. Allah İskender’e Doğu ve Batı diyârlarında şânlı olacağı için Zülkarneyn (İki boynuzlu) adını verir.”

Hızır Aleyhisselâm’ın vahyi, Kur’ân’da detaylandırılan Zülkarneyn âyetlerinden başkası değildir. (Kur’an 18:83-98). Bundan böyle İskender’in hayâtı ve buna uygun olarak metnin yapısı tamâmen onun ilâhî görevi icrâ etmesiyle belirlenir. İskender, ilk olarak ordusunu Batı’ya yönlendirir, Endülüs’ü ve çeşitli Afrika krallıklarını fethederek İslâmâ döndürür ve Güneş’in battığı yer, Jabarşa şehrine ulaşır. İskender’in yürüyüşünün Batı ayağı burada sona erer. Bu arada İblis tetiktedir ve İskender’in memleketinde tehlikeli olaylar gelişmektedir:

İskender, Batı’daki savaşlarla meşgul iken yeğeni Darinus, yâni Dara’nın oğlu, iyi bir Müslüman olarak yetişmiş ve İskender’in buyruğu ile İran Tahtı’na oturmuştur. Çok geçmeden İblis Darinus’un karşısına çıkar, onun görünmez bir Tanrı’ya ibâdet etmesiyle alay eder, yalanlar söyleyerek İskender’in babasını öldürdüğünü anlatır, onu şarap içmeye alıştırır. Sonunda İblis Darinus’un İslâm’dan çıkmasına ve Majusi; ateşe tapanların dîni olan Zoraastrian olmasına sebeb olur. Darinus Mısır’dan Türkistan’a, daha sonra Hindistan ve Çin’e kadar bütün ülkelere boyun eğdirmeyi ve İslâm’a inananları yok etmekle tehdit eder. Fakat, Dünyâ hâkimiyeti iddiasında bulunan Majusi krallarından güçlü bir koalisyon kurmayı hiç bir zaman başaramaz. Bunu önlemek için İskender, ordusuyla birlikte Mısır’a yönelir ve görevine devam ederek Doğu’ya doğru uzun bir yürüyüşe başlar. Yürüyüşü sırasında Majusi koalisyonunun ordusunu ezer, Darinus’u öldürür, bütün müttefikleirni art arda yener veyâ barışsever bir şekilde İslâm’a döndürür ve Yajuj ve Majuj’u bir büyük duvarın arkasına kilitleyerek girşimini sonlandırır.

Darinus’u baştan çıkaran İblis’in hayâta geçirdiği Mejusi ittifâkı ve İskender’in Mısır’da başlayan mücâdelesi, Abbasi Halîfeliği döneminde bilinen Büyük İskender’in İran’daki temsîlinin bir nevî tersine çevrilmesidir. Pehlevî kompozisyonuna göre İskender; Arda Viraz Namag; Arda Viraz’ın Kitabı’nda geçen İskender, Ahriman tarafından yönlendirilir, “‘nefret’ sıfatını paylaştığı şeytâni cisim Mısır’dan geldi, İran’ı fethetti ve soydu ve Zerdüştlerin mukaddes kitaplarını, tapınaklarını ve râhiplerini ateşe verdi’ denir (Haug and West 1872:178).

İskender’in Ekümeni etrâfında misyonunu gerçekleştirmesini anlatan, ansiklopedi hacminde binlerce sayfa ve farklı versiyonlar bulunmaktadır. Bununla birlikte her versiyonda İskender’in tâkip ettiği rota et-Taberî’nin kozmografisi olup dört farklı yöne doğrudur. Kendisine bildirildiği üzere önce Batı’ya yönelip Jabarşa’ya ulaşan İskender, Doğu Seferi esnâsında Ekümeni’nin en güney ucundaki adalara, Güney’e yönelir, ve daha sonra Doğu’ya yönelerek Jabalqa’ya varır. Nihâyetinde Batı yürüyüşünde İran üzerinden Kuzey’e döner ve en kuzey noktasına, Dünyâyı saran Okyanus (el-Muhît) kıyısına gelir. 

İskender’in çeşitli milletlerle buluşması bir Zülkarneyn ansiklopedisine giriş niteliğindedir. Her giriş esâsen standarttır ve tekrar tekrar söylenen standard bir alışkanlık oluşturur. Bu “giriş-tekrârı”nın yapısı aşağıdaki gibi açıklanmaktadır:

1. İnsanlarla karşılaşmak 2. Tanışmak 3. İskender’in mahallî idâreciye mektûbu 4. İskender’in ordugâhında Hükümdâr’ın kabûlü 5. İskender’in kampında teolojik tartışmaların püf noktaları 6. Gönüllü tâbiiyet veyâ savaş 7. İskender’in Hükümdâr’a gösterişli cübbe ve armağanları 8. Hükümdâr’ın İskender’in yoldaşlarına katılması 9. Yolculuğun yeniden başlaması.

İskender Zülkarneyn’in Hikâyât’ında buna benzer yetmiş devir vardır ve Türkler bu devirlerde şerefli bir yere sâhiptir. Bu Türk döngülerini gelin tek tek inceleyelim.

Darinus’la savaşmak için ordusunu İran üzerine süren İskender, Fırat Nehri’ni geçer, Transkafkasya üzerinden Karadeniz ile Hazar Denizi arasında, Karadeniz steplerinde Hazarlar, Kazaklar ve Alanlar ile karşılaştığı yere gelir (Soeratno 1992:301-7). Doğu Seferi’nde İskender’in ilk karşılaştığı Türkler olan Hazarlar, sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Gürcistan’ın kuzeyindeki ve Volga-Hazar-Pontus bozkırları üzerindeki toprakları zaptetti (Golden 2012). Bu sebeple İskender’in ordusu onlara ulaşmak için dağları aşarak zorlu bir yolu kat’ etmek durumundaydı. Güçlü bir ordusu olan ve Darinus’un kuvvetli bir müttefiki olan Hazarlar’ın Kralı Falantlas Güneş’e tapıyordu. Korkusuz, akıllı ve cömertti. İskender’in mektûbu kendisine ulaşan Falantlas elçiye tıpkı İskender’in yaptığı gibi muhteşem onur kaftanları ile atlar hediye etti ve İskender’in kampına bizzat geleceğini ve şâyet İskender inandığı dînin gerçek din olduğunu isbât ederse, onu kabûl edeceğini bildirdi. İskender’in huzûruna çıkan Falantlas, tıpkı Türkmenler ve Hintli Brahmanlar gibi, İskender’in Dünyâ üzerinde neden güç aradığını merâk eder. Eğer bu Dünyâ ve içindeki hayât bu kadar fâniyse, berâberindeki âlimler ile hocalar neden bunu ona henüz açıklamadılar? Ayrıca, Güneş’in sıcaklığı ve aydınlığı ile Dünyâ üzerindeki her şeyi kapladığını söyler. İskender hiç bir şekilde bu Dünyâ’yı fethetmeye hevesli olmadığını, bunun kendi düşüncesi olduğunu, bu Dünyâ’nın sonsuz Kâinât’ın bahçesinden başka bir şey olmadığını söyler. Onun tek amacının insanları her şeyin yaratıcısı Yüce Allah’a tapmaya ikna etmek olduğunu bildirir. Güneş’e gelince, o sâdece tıpkı Dünyâ gibi Allah’ın yaratılmışlarından biridir. Her şey Allah tarafından dört unsurdan yaratılmıştır; su, toprak, hava ve ateş. Bunlardan biri eksik olsa Dünyâ olmaz. Allah “Tek Tanrı” ve ebedî sığınaktır. Bütün kullarına rızık verir. O doğmamıştır, doğurulmamıştır. Allah, yaradanını bilsin, iyiyi kötüyü ayırdedebilsin, Allah’a karşı gelen insanın baş düşmanı İblis’in kışkırtmalarına kanmasın diye insana akıl vermiştir. 

Bu vaaz karşısında kendini tutamayan Falantlas göz yaşlarına mâni olamaz. İskender, ona İbrahim’in şerîatını öğretir. Falantlas geri dönünce duyduklarını insanlara aktarır ve Hazarlar Müslüman olurlar. Falantlas, Seyyid adını alır ve on bin kişilik bir ordu ile İskender’e katılır. Birlikte Kazakların ülkesine giderler. Daha sonra da Orta Asya Türkleri ile buluşmaya gider.

Darinus’u darmadağan eden İskender’in ordusu, Doğu’ya yönelir. Rey, İsfahan ve Buhârâ’nın inatçı krallarını yenip İslâm’a döndürdükten sonra, donmuş Ceyhun Nehri’ni (Amu Deryâ) geçer ve Amu Derya ve Sir Deryâ (Ceyhun) arasındaki Mâverâünnehir’e geçer. Çok geçmeden Türkler’in Hân’ı Dal Hân’ın ülkesine girer (Soeratno, 1992). Bu noktada, Hikâyat İskender Zülkarneyn daha fazla açıklama vermediği için bu bölgedeki Türkler hakkında bilgi vermek zor. Fakat yine de, Dal Hân’ın Semerkant sâkini olan adamlarından biri bir sonraki bölümde konu olur. Bu bölümdeki Türkler de onuncu yüzyıldan on ikinci yüzyıla kadar Mâverâünnehir’de hüküm sürmüş olan Karluk Türkleri’nden Karakhanids’e işâret etmektedir. 

İskender’in geldiğini duyan Dal Hân mukaddes ateşin önünde secdeye kapanır ve ne yapması gerektiğini sorar. Ateşin içinde bir İblis vücut bulur, ülkesini ve dînini yıkmak için gelen işgalcilerin karşısında Dal Hân’ın bu kararsızlığına çok şaşırdığını söyler. Ona İskender’in ordusuna saldırması, her bir askerini öldürmesi ve asla korkmamasını, işgalcilerin sâhip olduğu her şeyi ona vereceğini söyler. Bu esnâda İskender’in elçisi ulaşır ve İskender’in mektâbunu Hân’a okur. Dal Hân, yeniden Ateş Tanrısı’na sorar, ama İblis’de ses yoktur. İblis, Allâh’ın adını duyunca çoktan sırra kadem basmıştır. Oysa Dal Hân, Ateş Tanrısı’nın öfkelendiğini düşünür. Bu, Hân’ın kararlılığını pekiştirir ve İskender’in mektûbuna vereceği cevâbın keskin kılıcı olacağını kibirli bir şekilde haykırır. Şiddetli bir savaş yaşanır. Hazarlar ve Kazaklar İskender’in öncü kuvvetleri olarak savaşmakta ve kuzuların arasına dalmış kaplanlar gibi üzerlerine atılmaktadırlar. Sonunda Dal Hân’ın ordusu yenilir ve Hân esir alınır, müthiş bir kalabalık önünde İskender’in huzûruna getirilir. Hân, infâz edilmeyi beklerken İskender Türk Hânı’nı tahta, yanı başına oturtur ve ona kendisininkilerden aşağı kalmayacak güzellikte giysiler verir. İskender’in bu nezâketi ve cömertliği karşısında şaşıran Hân, kendisine zafer vaad eden tanrısının sahte olduğunu anlar ve İslâmı kabûl eder. Hızır, Hân’a şehâdet getirmeyi öğretir ve İskender alnına önü kıymetli taşlarla süslü altın bir tâc giydirir. Sarayına döndükten sonra tebaasını da İslâma döndürür, hazîneyi açtırır ve İskender’e haraç olarak muazzam bir mücevher kesesi gönderir. 

Bölüm, her zamanki gibi son bulur ve Dal Hân kendi seçtiği elli bin kişilik ordusuyla İskender’e katılır. Fakat ayrılmadan evvel Dal Hân, İskender’i bile hayretlere düşüren bir ziyâfet verir. Bunun sebebi, şölenin yalnızca İskender ve komutanları için değil, bütün savaşçıları için verilmesidir. Ev sâhibi, misâfir orduyu Türkler’in beslenme alışkanlıklarını yansıtan yemeklerle besler. Sâde de olsa, bu yemek muazzam miktarlarda servis edilir. 

Ertesi gün, Dal Hân vasal prensi, danışmanları, komutanları ve bütün ordusu ile birlikte İskender’e, ona bağlı sultanlara, vezîrlere, kumandanlara ve bütün savaşçılara yiyecek ikrâm etmek üzere İskender’in ordugâhına gelir.  

Beş yüz bini elinde tabaklar, beş yüz bini ekmek yapılmak üzre un, bir diğer beş yüz bini de kızarmış koyun ve diğer pişmiş yiyecekleri taşıyan ordu birlikleri, bütün bu yiyecekleri İskender’in önüne koyar. Herkes rütbesine ve sırasına göre yemek alıp oturur ve ziyâfet başlar. İskender, Dal Hân’ın bu düzenini o an hayranlıkla izler. Sayısız askeri olan Hân, Dünyâ’da hiç bir hükümdârın başaramadığını bu muhteşem ziyâfet şöleniyle gerçekleştirmiştir. 

Türkler’in ülkesinden ayrılan İskender, Kaum Khuz (Ghuz) Diyârı’na gelir. Ghuzlar, sekizinci yüzyılda Orta Asya’da ortaya çıkan ve onuncu yüzyılda Aral Gölü ve Aşağı Sir Derya’dan Hazar Denizi’ne ve Batı’da Hazarlar Ülkesi’ne sınır olan Volga -Ural – Kwarizmian steplerine kadar geniş bir alanda hüküm süren Oğuz Türkleridir (Cahen 2012, Golden 2012). Oğuz Ülkesi yemyeşil, bitki örtüsü bakımından zengin ve “sandal ağacı kokulu” olarak tanımlanmaktadır (Soeratno, 1992). On gün sonra İskender, üzeri bulutlarla kaplı çok muhteşem, devâsa bir dağa varır. Güzelliğine hayran kalır ve Hızır bu dağda mucizevî bir mağara olduğunu söyler: 

‘Îmanlı bir kimse, kuraklık zamânında bu mağaraya girer, içinden küçük taşlar alır ve onları en yüksekten Allah’a dua ederek atarsa, o anda, Allâh’ın emri ile yağmur yağar.’ (Ibid.:366)*

İskender’in ordusu bu dağın eteğinde ordugâh kurar ve İskender Oğuz Hân’a (Raja Khuz) bir mektûb gönderir. Hân vezirlerine ve kumandanlarına danışır. Danıştığı kişiler derleler ki, hiç kimse İskender’i yenmeyi başaramamıştır. Ancak vezîrlerden biri gizlice Hân’a İskender’in bütün zaferlerini Hızır’ın sihir ve oyunlarına borçlu olduğunu söyler. Bu yüzden Oğuzlar’ın kurtuluşu Hızır’ı öldürmektir. Vezîr kendisi bu görevi üstlenmeye hazırdır. Derin bir çukur kazılıp kenarı tuzla doldurulacak, üstüne Hızır için bir ev yapılacak. Ayrıca evin içine suyun getirileceği bir yeraltı kanalı inşâ edilecek. Hızır uykuya dalınca Vezîr kanalı açacak, su tuzu eritecek ve ev de çökecek ve çukura gömülecek. Hızır’ın çöken harâbe altında kalması kaçınılmaz olacaktır.

Bu tedbîr ve teklîfi beğenen Oğuz Hân, Hızır’ı yanına dâvet etmesi için bir elçi gönderir. Ancak elçi, İskender’den ve kendisine yapılan nâzik karşılamadan o kadar etkilenir ki, İslâmı kabul eder ve Hızır’ı tehlikeye karşı uyarır. Hızır, sâdece gülümser. Gece olunca Vezîr “Cehennem makinesi”ni çalıştırdığında ev yıkılmaz. Allâh’ın izniyle sâdece gökle yer arasında usulca sallanır. Hızır’ın emriyle hâin Vezirin âilesi ve çiftliğini yer yutar. Bu manzara karşısında dehşete düşen Oğuz Hân, İslâmı kabûl eder. Hızır, Hân’ın âilesine tevhîd, Allah’ın birliği, mârifet ve islâm hukûkunu öğretir. Oğuz Hân ve rütbeli adamları İskender’in ordugâhına varırlar. İskender onlara kıymetli hediyelerle birlikte bir ziyâfet verir. Oğuz Hân, İskender’e haraç öder ve güçlü kuvvetli yirmi beş bin askerden oluşan ordusuyla İskender’e katılır.

İskender, Çin ve Cebalqa hükümdârlarını boyunduruk altına alıp dinlerini dönüştürdükten sonra Batı’ya doğru dönüş yolculuğuna çıkar ve uzun bir yürüyüşten sonra bir deniz kıyısına varır. Bu denizin hangi deniz olduğu belli değildir. Aral Gölü’nün olabileceğini göz ardı edemesek de derleyici, büyük ihtimâlle Hazar Denizi’ni îmâ eder. Sebebi ise, yeniden yürüyüşe başlayıp sâkinleri hem deniz kıyısında hem de adalarda yaşayan iki esrârengiz ülkeyi ziyâret eden İskender, sonunda Hazar Denizi’nin güney kıyısındaki Taberistan bölgesine varır. Bundan sonra Dağıstan’da, Hazar Denizi’nin güneybatısındaki şehir olan Derbend’e doğru yola çıkar ve burada Türkî Turhan unvânını taşıyan mahallî hükümdâr ile karşılaşır. Turhan’ın gözünü korkutan İskender, ordusuyla berâber Derbend’in arkasında bir kapıdan başka bir şey olmayan dağ geçidinden, Bâbü’l-Ebvâb (Kapılar Kapısı)’dan geçer. Bundan sonra İskender, Manghak halkı ile ve Yejüj, Mejüj ile karşılaşır.

İskender, dağ geçidinin arkasında Arap, Fars ve Türk edebiyâtları geleneğinde Nûh Aleyhisselâm’ın oğlu Yafith (Yâfes) soyundan geldiği zikredilen ve kardeşleri Türk, Hazar, Slav, Kamara ve Çinli olan Manghaklar (Mansaklar) ile karşılaşır. Mansaklar’a tekâbül eden bir Türk kavmi adı bulamadığını belirten Braginsky (Braginsky, 2015:24), bu insanların efsânevi insanlar olabileceğini söyler.

İskender’in ordusu Mansak’ın güzel ülkesine varır. Sayısız insan, uzayıp giden yemyeşil tarlalarda çalışmakta, saban sürmekte, ekip kazmaktadırlar. Zürâfâsının üzerinde onlara yaklaşan Hızır’a Mansak, ülkelerinin Asatli ülkesi, hükümdârlarının da Watid Qanatir olduğunu söyler. Bu hükümdâr, evler dolusu altın ve gümüşe sâhip, Allah tarafından ülkesine her tür zenginlik verilmiş bir müslüman hükümdârdır. Hızır, onlara İskender’in bütün Dünyâ’yı dolaştığını ve şimdi yeminli düşmanları olan Yejüj ve Mejüj zâlimliğine son vermek için geldiğini söyler.

Bu arada İskender, ordusuyla yüksek dağlar arasındaki dağ geçidine varmıştır. Geçit devâsa altın zincirlerle kapanmış ve Mansak topraklarını ânî saldırılara korumak için bekçiler tarafından korunmaktadır. İskender vardığı esnâda Watid Qanatır tam da Yejüj ve Mejüj ile yaptığı kanlı bir savaştan çıkmıştır. İskender’in geldiğini haber alan Watid onu sevinçle karşılar. 

Ertesi gün İskender, Mansak’a yardım etmesi için ordusunu Hızır öncülüğünde yola çıkartır. Hızır bir kaç Yejüj ve Mejüj’ü esîr alır. Hızır bir gece evvel Mansak’tan Yejüj ve Mejüj’ün nereden geldiklerini öğrenmiştir. Onlara siz neden sizin gibi Türk olan Mansaklarla savaşıp duruyorsunuz diye sorar. Onlar da;

“Bizim topraklarımız engindir, nüfûsumuz sayısızdır, kralımızın adı Qanun’dur. Biz Güneş’e, Ay’a, bâzılarımız yıldızlara taparız, bâzılarımız hiç bir şeye tapmaz. Mansaklar’ın da Güneş’e ve Ay’a tapmalarını sağlamak için onlarla savaşırız. Geyik eti ve her tür sürüngeni yeriz. Yılda bir kez otuz dağ büyüklüğünde bir balık; ‘Tabâyun’ gökten düşer ve eti bize bir yıl yeter.”

Bunlara ek olarak Watid Qanatır, Yejüj ve Mejüj’ün bütün insan neslini yok edip Dünyâ’nın tek hâkimi olmak için çalıştıklarını ekler. Savaş günlerce sürer. Sonunda İskender hepsini dağ geçidinin arkasına sürer ve bu kötü insanları kilitlemek maksadıyla her iki dağ arasına devâsa bir duvar örülmesini buyurur. İskender’in ordusu altın, gümüş, bakır ne bulursa getirir, Watid Qanatır yüz binlerce ev dolusu altın ve gümüşü ortaya döker ama duvar o kadar büyüktür ki gene tamamlanamaz. Bu esnâda Hızır Aleyhisselâm yetişir ve ilâhî yardımla duvar tamamlanır.

İskender Kuzey’e doğru, el-Muhît’e yol alır. Yolda Hazar Denizi’nin kuzeydoğusunda yaşayan ve Farzila Diyârı’ndan olan ve kendilerine T-rjmaniyun denen insanlarla karşılaşır (Soeratno, 1992). Van Leeuwen’e göre, (1937:332) T-rjmaniyun, Turkmanyun formunun bozulmuş bir şeklidir ve bu insanlar Türkmenlerdir ve Braginsky’ye göre Leeuwen bu tâbirinde haklıdır da. Yukarıda da bahsedildiği gibi, Hazar Denizi’nden Kuzey-Kuzeydoğu yönündeki bölge olan Ghuz, Oğuz Türkleri tarafından iskân edilmiştir. Aynı zamanda on birinci yüzyılın El Bîrûnî, Kâşgarlı Mahmud gibi Müslüman âlimleri de Türkmen tâbirini Müslüman olan bütün Oğuz boyları için kullanmışlar ve hattâ İskender Zülkarneyn ile karşılaşmalarını da anlatmışlardır (Kellner-Heinkele 2012; Golden 2012). Hikâyât İskender Zülkarneyn’de de Türkmenler esâsen Müslüman olarak gösterilirler. Allâh’a ibâdet ederler, Allâh’a düşman olan İblis’i reddederler ve Dünyâ’nın gelip geçici olduğunu, İslâmî biçimiyle kabul ederler.

Evlerini mezarlarının arasına kuran, sâdece akarsu içip ot yiyen Türkmenler’in âdetleri İskender’i hayrete düşürür. İskender onlara menşe’lerini sorar ve onların Yafith oğlu ve Hazet-i Nûh’un torunu Aryan soyundan geldiklerini öğrenir. İskender, neden böyle garip bir yerde yaşadıklarını sorduğunda da, şöyle cevaplarlar:

“Ey Zülkarneyn! Ölümü aslâ unutmamak ve kalplerimizin kanaatlerine sâdık kalabilmek için böyle kabirler arasında yaşıyoruz. Şüphesiz bu Dünyâ’daki hayât geçicidir ve Dünyâ bize göre denize benzer. Bu denize giren insan, çamurlu dibine batar ve ne kadar derine girerse, o kadar derine yapışır, önce dizlerine, sonra göğsüne. Öyle ki, sonunda baştan ayağa denize batar. Denizden kaçamayan adam kollarını bacaklarını suya atar ve dalgaların sürüklemesiyle göğe mi yoksa yerin altına mı gittiğini bilmez, yok olur. Dünyâ, aynı şekilde, insanı pek çok çeşitli şekillerle karşılaştırır, sonunda adam boğulur ve o anda gerçek İrâde Sâhibi’nın huzûruna çıkar. Muhakkak ki, bu Dünyâ Şeytan’ın yurdudur, şeytan Allâh’a ihânet etti ve sapkınlardan oldu.”

Sonunda İskender Türkmenler’in neden kralları ve hâkimleri olmadığını sorar. Şöyle cevap verirler:

“Ey Zülkarneyn! Güçlülerin zayıfları, soyluların ise alçakgönüllüleri yok etmek istediğini kralların ve geçmişte yaşamış olan milletlerin târihinden öğrendik. O krallar, hâkimler ve vezîrler Yaradan’ın şehirleri yöneten astlarından başka bir şey değildirler. Gördüğünüz bu mâkâmı kendilerine âit zannederler, aslında bu mâkâmı onlara yüce Allah bahşetmiştir. Bu güçten paylarını almayı umanlar da aslında onu Tanrı’dan alacaklardı. İşin aslını anlayınca bir yanımız Allah’a şükretti ve bir yanımız hep üzüldü, çünki kardeşlerimizle aramızda nizâ’ (anlaşmazlık) doğdu. Bize gelince, biz kimseye zulmetmiyoruz, kardeşlerimizle asla kavga etmeyiz, birbirimize kin beslemeyiz (Leeuwen 1937:202, Soeratno 1992: 549-50)

Türkmenler’in bilgeliklerinden ziyâdesiyle etkilenen İskender, Türkmen diyârından ayrılır. Bu bölüm, İskender’in ünlü jimnosofist Hintli Brahmanlarla konuşmasını anlatan bölüme çok benzemesine rağmen, Türkler’in Maley imajına bir başka ilginç özellik katmaktadır. 

8. Bölümün Sonu

Kaynaklar

Braginsky V., 2015. The Turkic-Turkish Theme in Traditional Malay Literature, Imagining the Other to Empower the self, Brill, volume 301. Leiden.

Cahen C., 2012. Ghuzz. Muslim East. In EI2. Bo.Editted by P. Bearman, Th. Bianquis, C.E. Brosworth, E. van Donzel & W.P. Heinrichs. Brill online, Reference. School of Oriental and African Studies (SOAS).

Chambert-Loir, H., 2006.La legende d’Alexandre le Grand dans le Monde malais. In H. Chambert-Loir et B. Dagens (eds.), Anamormphoses; Hommage a Jacques Dumarçay. Paris: Les Indes Savantes, pp. 369-92.

Golden, P.B., 2012a. Turks. The Tribal History of the Central Asian Turks. In EI2. Bo. Editted by P. Bearman, Th. Bianquis, C.E. Brosworth, E. van Donzel & W.P. Heinrichs. Brill online, Reference. School of Oriental and African Studies (SOAS)

Haug, M. & E. W. West, 1872. The book of Arda Viraf. Bombay-London: Government Central Book Depot.

Kellner-Heinkele, B., 2012 Türkmen. In EI2. Bo. Editted Editted by P. Bearman, Th. Bianquis, C.E. Brosworth, E. van Donzel & W.P. Heinrichs. Brill online, Reference. School of Oriental and African Studies (SOAS)

Leeuwen, P.J. van, 1937. De Maleische Alexanderroman. Meppel: Ter Brink.

Legends of Prambanan, 2013. 

Soeratno, S. Ch., 1992. Hikayat Iskender Zulkarnain -Suntingan teks. Jakarta: Balai Pustaka.

Wolters, O.W., 1970 The Fall of Srivijaya in Malay History: Cornell University Press. Ithaca New York.

Wolters, O.W., 1982. History, culture and region in Southeast Asian perspectives. Singapore: Institute of Southeast Asian Studies.

Notlar

*(Ibid.:366) Ebu'l-Fadl'ın Ekber-nâme'sinde geçen yağmur taşlarının bu hikâyesi, Japheth'e (Yafith-Yasef takma adı Alunja Khan) atıfta bulunur.

*Hikâyat İskender Zülkarneyn’e dâir akademik olarak gelişmiş ve en kapsamlı yazılan makâle  Chambert Loir'in makalesidir (2006).

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden