28 Kasım 2021

"Az gelişmiş bir toplum, mutlaka maddi eşya (araç-gereç) yokluğu ile belirlenemez. Aksine fikir yokluğu ile kendini gösterir. Fikir yokluğu ise elinde çoktan bulundurduğu araçları az veya çok etkili şekilde kullanmaması ile bunlardan yenilerini üretmedeki yetersizliği ile kendini gösterir. Özellikle de sorunları ortaya koyma veya onları ele alma isteğini terk ettiği zaman bu sorunlara hiç mi hiç dokunmama şeklindeki tutumuyla açığa çıkar." (Malik b. Nebi, Fikir ve Put, s.32)

Moda kelimesi; bir toplumda bir zaman dilimi içerisinde öne çıkan giyim tarzlarını ifade etmekle birlikte, sadece giyim değil genel davranışlar, sanat, mimari, edebiyat ve yemek gibi birçok konuyu da içine alan ve bir süre etkin olan toplumsal bir beğeniyi de anlatmak için açıklanmakta ve kullanılmaktadır.

‘Moda’nın ‘bir zaman dilimi’ ile sınırlandırılarak tanımlanmış olması onun aynı zamanda geçiciliğine de işaret edilmiş olmaktadır.Ancak “toplumsal beğeni mi” yoksa topluma bir dayatma mı, burası ayrıca tartışmaya açıktır. “Beğeni” mi, beğenmeye zorlama mı burası da tartışılır. Çünkü fikirler de eşya ya da nesneler gibi “moda anlayışla” dikkate alındığında düşünce zenginliğinden, genişliğinden ve geleceğe yeni ufuklar aralamasından pek bahsedilemeyecektir. Modanın belli bir zaman dilimini daha çok kapsadığı, bir süre sonra geçiciliğe havale edildiği düşünülürse, fikir alanında modanın bir süreç olarak devam etmesinin mümkün olmadığı da bir gerçek olarak ortaya çıkacaktır. Ayrıca eşyada moda anlayışının gerisinde tüketime yönlendirme, ekonomik kazanç sağlama, özendirme, bireylerde daha çok harcama isteği uyandırma, “modayı takip ediyor” şeklindeki ‘desinler’ sesine daha çok kulak verme gibi maddi ve psikolojik nedenler yatmaktadır. Buna karşılık “fikri” moda olarak pompalayan ve moda olarak gören, kabullenenlerde de benzerlerinin yanında başka amaçlar da yatar.

Moda insan hayatına o kadar girmiş bulunmaktadır ki artık sadece giyimde kuşamda değil hemen hemen hayatın her alanındakullanılır ve yaşanır olmaya başlamıştır. Bu yaşanırlılık hayatın bütün zamanlarından ziyade bir “zaman dilimini” kapsamaktadır, “genel davranışları” bir süre etkilemektedir ve de bu “toplumsal bir beğeniyi” de vurgulamaktadır. Bu ölçütlerin fikre, düşünceye yansıyan ya da yansıtılan boyutları giyim tarzlarında olduğu gibi öyle kısa sürelerle gelip geçmemektedir. Daha uzun zaman dilimini kapsaması bakımından toplumların genel davranışlarını sadece etkilemekle kalmayıp yönlendirme, yönetme, açıkça onu işgal etme noktasına ulaşmakla yararlı ya da zararlı bir amaca hizmet etmektedir. Hatta bu süreç içerisinde bazen öyle bir yüzsüzlük ve maske kullanılmaktadır ki bireydeki ve toplumlardaki dönüşüme “toplumsal beğeni” diyerek işin içinden sıyrılma başarısı gösterilmektedir. Fikirleri moda olarak sergileyenler, kendilerince gerçekleştirdikleri bu başarılarını çağın en gelişmiş teknolojileriyle insanlarınsadece gözlerine ve kulaklarına değil, zihinlerine, düşünce ve psikolojik alanlarına da pompalanmaktadır. Ancak bunları yapmadan önce zihinleri bulandırma, var olanlardan şüpheye düşürme, üçüncü merhale olarak da bireyin fikri varlık alanlarını boşaltma eylemlerini gerçekleştirmektedirler.

Öğrenmede ‘tekrar kalıcılığı sağlar’ ilkesince, “bir insana kırk gün deli desen deli olur” sözündeki benzer tecrübelerden de yararlanarak, moda düşüncelerin benimsetilmesi yolundaki gayretlerin hemen gerisinde insanı zihnen de işgal etme yatar. Bu tür işgal ile bireylere dayatılan fikirlerin en iyi en doğru düşünceler olduğu gibi bir kanı uyandırılır.

Yapılan incelemeler ve araştırmalar, geçmişte ve zamanımızda yaşananlar göstermiştir ki ‘fikirde moda’ bireye değil sürüye hitap etmektedir. Çünkü tek tek insan avlama bunlara göre değildir. İnsanların fikren topyekûn modaya uydurulması, hepsinin aynı istikamete yönlendirilmesi, çobanın kaval sesiyle suya atlayan koyunları misali sunulana sorgulamadan, akıl yürütmeden, tabir yerinde ise düşünmeden dalması istenmektedir. Bu isteklerin yerine gelmesi de kitlelere her türlü araçları kullanarak hitap edilmesiyle olmaktadır. 

Fikirde moda peşinden gitmek, moda olanı takip etmek öyle giyimde düşkünlüğe, marka olanı takip etmeye pek benzemez. Diğerinde belki bir masumiyet, sadece bir ekonomik getirim söz konusu olabilecekken fikirde moda bu kadar basit olarak açıklanamayacaktır. Giyimde moda en fazla bir aydan birkaç yıla kadar hayatın dış yüzüne egemen olabilirken, fikirde moda bazen yıllar ve asırlarla ifade edilebilecek bir hâkimiyet, daha doğrusu bir işgal ile sürdürülecektir. Yani bu durum fikrin moda olduğu süre içerisinde bir değil, belki birkaç neslin düşünebilme, fikir üretebilme yetisine ambargo konulmasından başka bir şey değildir. Buradan da gayet açık olarak anlaşılacağı gibi fikirde moda masumiyet içerisinde değerlendirilemez.

Fikirde moda, ne zaman ve hangi ortamlarda başlar? İrdelemeye çalışıldığında bu soruya şu şekillerde de cevaplar bulunabilir: 

Fikir üretiminin durduğu, öz fikirlere “çok ağır –bazen de anlaşılmaz’-” sıfatların verildiği, taklidin, aktarmanın arttığı, sığlığın şirin gösterilmeye başlandığı, hatta alkışlanarak pohpohlandığı, boş tenekelerin seslerine kulak verildiği, fikir, düşünce ve sanat hırsızlarının unvanlar aldığı, fikir kürsülerini politize âlimlerin (!), beşik kertmesi allamelerin doldurduğu ve benzeri ortamlarda fikirde “moda” başlamış ve yaşatılıyor demektir.

İnsan, doğalihtiyaçlarını olduğu gibi, yapay olarak oluşturulan ihtiyaçları da doyurma çabası içerisine girer. Fikir ihtiyaç olmaktan çıkarıldığında ya da “moda” haline getirildiğinde maalesef fikir üretimi önce yavaşlar sonra da durur. Bundan sonra özgünfikirler artık ağır ve anlaşılmaz olarak telakki edilir. Taklit, sıkça aktarmalar başlar. Anlatılanlarda, yazılanlarda, aktarılanlarda hep başkaları vardır. Kendi olamayan birey, fikir adamı(!) bir türlü kendinden olan bir şeyler söyleme, ifade etme, yazma konumuna yükselemez. Lakin unvan almada başarılı olabilir. Fikirde modanın dayattığı ağababaların şırınga ettikleriyle konuşur ve yazar her yerde. Tarihte “derinliğe” indiklerini sananlar bile düşüncede sığlığın, seviyesizliğin, müptezelliğin koridorlarında dolaşarak caka satarlar. Maalesef sürüye dahil olmuş olanlar da bunları sahip oldukları güçlerle pohpohlarlar, alkışlanmalarına çanak tutarlar, kendileri de hep ayakta alkışlarlar.

Fikrin olmadığı, moda haline getirildiği ortamlarda diğer hırsızlara paralel olarak fikir hırsızları türer. Bunlar asıl sahiplerinin düşüncelerini, fikirlerini çalmakla kalmaz, çaldıklarından kendilerine paye bile alırlar. Kürsüler benzerleriyle işgal edilir, benzerleriyle moda düşünceler peşinden gidilir, yine benzerleriyle zihinler işgal edilmiş olur. Hatta öyle ki bunların çoğaldığı yerde yaşamakta oldukları toprakları işgal etmeye, ellerinden almaya bile gerek kalmaz…

Yetersizlik, güçsüzlük ve güvensizliklerin doruk noktalara ulaştığı zamanlarda da fikirler modalaştırılmaya yahut geçici moda düşüncelere taraftar bulunmaya çalışılır. Yani bu durumda da bireyin kendisini gerçekçi olarak her yönüyle tanıması, doğru olarak algılaması ve bunları kabullenmesi önemlidir. Devamlı olarak kendisini dev aynasında görmek veya değersiz, yeteneksiz, beceriksiz biri olarak algılamak, bireyin psikolojik varlığını olduğu kadar zihni algılamasını, dış dünya ile ilişkilerini de doğrudan etkiler. “Ben her şeyi bilir ve başarırım” düşüncesiyle aşırı güven duymalarının neticelerinden bazıları kendisini hayal kırıklığına uğrattığında birey ruhsal bir çöküntü yaşar. Hataları, eksiklikleri ve kendisini olduğu gibi kabullenmeme onu yetersizlik duygusuyla karşı karşıya getirir. Önce bir durağanlık devresinden sonra, bu defa da yine hiç sorgulamadan herkesin kabul ettiği moda düşüncelere kendisini açar. İlan ve reklamlarla dayatılan “çok okunan” yayınlara hücum etme durumu biraz da bu boyutla ilgilidir. Üstünlük karmaşası kadar aşağılık karmaşası da birey için sağlıklı değildir. Kişiliğine yetersizlik ve güçsüzlük değerlendirmesini katanlar, bu anlayışla önce kendilerine karşı güvensizlik karmaşasını yaşarlar. Bu yaşantı öyle bir noktaya gelir ki birey artık kendi düşündüğü ve yaptıklarının hiçbir değeri, önemi olmadığı yargısına ulaşır. Bundan dolayı da her şeyi dışarda arama, kendi düşüncelerinin dışındakini daha değerli ve önemli görme kişiliğinde yer etmeye başlar. Maalesef bu arayış fikirlere ve düşüncelere bakış açısını da etkiler. Daha çok hangisini duyuyorsa, daha fazla etrafında hangisi dillendiriliyorsa, hatta daha çok hangisiyle caka satıldığını fark ediyorsa onu benimseme eğilimine doğru kayabilir. Moda düşüncelerin işgali de bu ve benzeri şekilde bireyi kalabalıklarına katmada başarılı oluyor. Maalesef yaşanan örnekler de bu durumu açıkça gösteriyor.

Egemen görüşe, politikaya şirin görünme hastalıkları arttığı dönemlerde dayatılarak moda fikirler haline getirilenler de insanın düşüncesinde işgal alanlarını genişletirler. Bu durum da yine bireylerin kişilikleriyle ilgilidir. Kendi adına bir beklenti içerisinde olanlar, bir çıkar bekleyenler önceleri gerçekte kabul etmese de kabul etmiş gibi görünenler, davrananlar ilk merhalede çelişkileri yaşarlar. “İki arada bir derede”, “iki camii arasında kalmış binamaz” çatışmaları içerisinde önce kendilerine saygılarını yitirirler. Güçten yana kendi insani ve kişisel güçlerinin tamamından vazgeçerler. Bu vazgeçiş hâkim görüşün fikirlerini hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan kabullenişi, yani bireyin kendisinde işgali gerçekleştirir. Dikkat edilirse toplumsal yapılardaki güçlerin el değiştirmelerinde çoğu bireylerin nasıl da teslim bayrağını çektiklerini, adalete, hakka, haklıya değil güce biat ettiklerini gözlemlemek mümkün olabiliyor.  Özellikle daha açık ve net olarak siyasal iktidarların değişiminde ilgili hâkim gücün çoğu bireylerin davranışlarındaki etkilerinin hangi derecelere ulaştığı gören gözlerin, düşünenlerin malumudur. 

Zihni tembelliklerde, kendisi yerine başkalarını düşünüyor görmede de fikri modaların işgali devreye girer. Çünkü insanların bir kısmı nasıl ki “bedavacılık”, “emek vermeden yemek” ve benzeri yaşama tarzını kendilerine yol olarak seçmişlerse, “başkaları benim yerime düşünüyor ya” anlayışını da hayat felsefesi olarak seçmişlerdir. Bu anlayış içerisinde olan insanlar aynı zamanda sıkça düşünce değiştirirler. Nasıl ki moda fikirler gelip geçici ise bu bireylerin de gelişmiş, tutarlı, kendilerine özgü düşüncelerinden pek bahsedilemez. “Sürü” katılımı daha çok bu bireyler arasından çıkar. Hipnoz edilmiş gibi yönlendirilen, yönetilen davranışları da daha çok bu bireylerin oluşturduğu topluluklar gösterir. ‘Zaman yok’, ‘kimse uzun yazıları okumuyor’ gibi saldırı cümleleri ile de düşünceler kısa, güdük cümlelere hapsedilerek, aynı zamanda diğer tüketim nesneleri gibi alanlar haline sokularak da fikirler geçicilikle işgal edilmektedir. 

Toplumların olduğu gibi insanların da “değerlerinden”, “değer hükümlerinden” bahsedilebilir. Bazıları buna ilkeler, insanın olmazsa olmazları dese de benzerlerinin “değer” kavramındaki zenginliği pek karşılamadığı bir gerçektir. Çünkü “değer” sadece “ilke” veya “vazgeçilmez” ifadeleriyle sınırlandırılamaz. “Her şeyin bir fiyatı var” anlayışının yaygın olduğu çağımızda “değer” için bunu diyemeyiz. Satılmayan olduğu kadar “değer” satın alınamayandır aynı zamanda. Eğer satışından ve hatta belirli bir fiyatından bahsediliyorsa o değer olmaktan çıkmış demektir. Sadece “değer” diye bilinenlerin satın alındığı ve satıldığı zamanlarda fikir üretimi kadar fikir ahlakı da ya aşındırılmış ya da moda fikirlerin işgaline davetiye çıkarmıştır.Hatta bu anlayışın fikri modaların getirmiş olduğu bir esintiden ortaya çıktığı da daha iyi anlaşılır. 

Fikri modalar sadece işgalin işaret ettiği görüşlerin savunulmasına her türlü destekler verildiği zamanlarda da yer bulur. Çünkü toplumsal sürükleniş gücü, istemeseler de bazı bireyleri de içerisinde sürükleyecektir. Moda fikirciler tarafından şirin ve çekici gösterilen eşya, makam, kolay ve bedava yaşama vaatleri akıntılarının içerisine birçok insanı katacaktır. Ancak sağlam fikri temelleri ve bu temellere şeksiz şüphesiz inancı olanlar direnme güçlerini kendilerinde bulabileceklerdir.

Fikirde moda buraya kadar işaret edilenlerin dışında birçok alanda da kendisini gösterdiği olmaktadır. Eğer bir yerde, bir zamanda fikirde modadan bahsedilmeye başlanmışsa aslında orada Fikirsizliğin, fikir adına süfliliğin ve seviyesizliğin, en önemlisi insanların zihninde işgallerin yaşanmakta olduğunun göstergeleri gelmeye başlamıştır. Öyle ki, söylenilenin ya da yapılanın değer bulması için “meşhur” ya da “popüler” olunması gerektiği dayatılıyorsa, hatta buna inanılıyorsa biliniz ki orada, o toplumda insan işgalleri hat safhalara çıkmıştır. Televizyon kanallarının çoğunda aynı anlayışla yayınlar yapılması, bu meşhurların kanal kanal dolaşarak her konuda ahkâm kesmesi, üstelik bunların kendilerini dinleyecek bireyler bulması da sadece fikir ve düşünce adına değil, insanlığın geleceği adına karanlıkları da besleyecektir.

Sloganlar üretme, sloganlarla gütme… İnsan işgalinin ileri merhalelerindendir. Hiç okumayan, az okuyan toplumlar da bundan pek kurtulamamaktadır.  Zamanla okumamışı, az okumuşu ve bazen de yüksek diploma almış olanları sloganlarla güdülmenin içine dahil olmaktadırlar. Çünkü okumak, sadece okumak tek başına yeterli olamıyor. Düşünceye, tahlile, kritiğe tabii tutulmayan, sorgulama özgürlüğünü tanımayan, insan iradesine saygı duymayan her görüş içerisinde, her yazıda birer virüs gibi insanı işgal eylemleri gizlice yer edebilmektedir. Bunu ancak, bir anlamda eleme sayılabilecek, fark etmeyi sağlayacak düşünce tahliline ulaşabilenler daha iyi anlayacaklardır.

Sloganlar, bir ağızdan aynı sözü tekrar etmeyi sağlar ama sanıldığı gibi birlikteliği, bir yürekliliği oluşturmaz. Hele fikri zenginliği hiç artıramaz. Ancak ya sınırlar çizer ya da modalaştırır. Fakat kitleleri sürüklediği de inkâr edilemez. Bu sürükleyişte özgür fikir değil, irade değil grup gücü söz konusudur artık. Kısaca fikirlerin moda haline getirildiği yerde insanın işgali çoktan başlatılmış demektir. 

Bu kategorideki Makalelerden