28 Kasım 2021

 

“İnsanlar, trenlere doluşup ordan oraya
hızla gidip geliyor; ama ne aradığını
bilmiyor gibiler” dedi küçük prens.
“Belki koşuşturmalarının bitmemesi bu yüzden".

Antoine De Saint Exupery, Küçük Prens

Bir gün bir yazı yazmış ve onun bana verdiği lezzeti derin derin yaşamıştım. Üniversitedeydim. Kütüphanenin önündeki banklarda, çıktısını aldığım o yazıyla bir süre vakit geçirmiştim. Unutulmaz ve çok keyifli bir andı. Halbuki sıradan bir yazıydı bu. Sadece çocukluğumuzda Ramazan aylarında sahura kalkıp maniler eşliğinde davul çalmamızı konu ediniyordu bu yazı. Fakat bana o gün öyle gelmemişti. Bir çocukluk faslımız sanki mazinin o yok edici işleyişinden kurtulmuş ve bir ebediyet elbisesi giyinmişti. Çok mutluydum ve tarifsiz huzurların içindeydim. Sonra anladım ki, bu bizim her ne olursa olsun o şeyle yaşadığımız derin bir tecrübe ve yaşanması gereken bir “an” demekti. Bize kalacak olan da buydu. Yani o huzur, o lezzet ve mutluluk hâli...

Daha sonraları bunu bir yaprak elimdeyken, bir ağacın yanında, bir ormanın içinde, bir yürüyüş demindeyken hissedip duymaya başladım. Bulutları ve gökyüzünü hissetmek bana inanılmaz bir keyif veriyordu. Çiçekleri izlemek, yemyeşil tarlaları seyretmek, rüzgârı tenimde duymak hârikulâde hislerin içine bırakıyordu beni. Herkesin bir yerlere varmak için yakınından, yanından hızlıca geçtiği bir manzara veya şırıl şırıl ve mutlulukla akan bir ırmak, bir dere beni büyülüyordu. Bunun için arabayı birkaç defa durdurmam gerekiyordu yolculuklarımda. Sonra gidip o manzarayı izlemeli veya o ırmağın sesini dinleyip ellerimi ve ayaklarımı o suya sokup ferahlamalıydım. Yani beni cezbeden o şeyi bütün benliğimde hissetmeli, onun derinden bir tecrübe yaşamalıydım. Bu sayede sanırım hayatın hızlıca gelip geçirilecek bir şey olmadığını, aslında içinde bulunduğumuz hâlin, tabiatın, kısacası yaşamın bize düşünmek ve duygulanmak için verildiğini anlamaya başladım.

Bir şeylerden lezzet almak bu hayatı anlamlandırmak demektir. İlginç bir şekilde zihnimizin bize daima hatırlattığı şeyler böyle yaşanmışlıklardır. Bu yüzden bir ekmeğe ve soğana talim eden bir köylü bitmeyecekmiş gibi gözüken bir zenginlik içinde yüzen fakat daima başka bir şey arayan kimselerden daha üstün ve mutludur. Biri basitliğin içindeki lezzeti, güzelliği ve şükrü bulmuş; öbürü ise karmakarışık bir yığın malın, paranın, emelin içinde boğulmuştu.

Bu döngü her zaman böyle olacak. İçinde bulunduğu hâle, yaşamın kendisine getirdiği nimetlere şükretmenin, insanlara, tabiata ve diğer canlılara yardım etmenin bir yoluna bakan kimseler her dâim daha mutlu ve daha huzurlu olacaklar. Nitekim hızın, konforun, paranın, bunca rahat gözüken fakat aslında pek de rahat olmayan şeylerin elinde aradığımız mutluluk da o huzurdan başka bir şey değildir.

Huzursuzluk hayata bir anlam verememektir. Onca kalabalığın içinde boğulmak demektir. Önüne gelen yemeği hor gören biri onda bir lezzet bulabilir mi? Keyifle o yemeği yiyebilir mi? Daima bir şeyleri eleştiren bir kimse mutlu olabilir mi gerçekten?

Kelimenin en basit anlamıyla söylersek böyle kimseler asla derin bir huzura erişemezler. Çünkü bakıp gördükleri, eleştirdikleri ve şikâyet ettikleri şey içlerindeki huzursuzluktan başka bir şey değildir.

Bu anlamda huzur ve mutluluk bizden ayrı bir şey değil. Bunlar, dışarıda bulunmaz. Gönülde keşfedilir. Huzur bizimle, bizim içimizde. Aslında bunlar hayatı nasıl anlamlandırdığımıza bağlı hususlar. Her birimiz bir tecrübe için yaratıldık. Buna “hayatı anlamlandırma” dememin sebebi de budur. Bu tecrübeyi nasıl yaşayacağımız bize bırakılmış. Herkesin çirkin gördüğünde bir güzellik bulmak da bizim elimizde. Hayat, biz eleştirdikçe, üzüldükçe, bir şeyi kötü gördükçe uzamıyor, artmıyor, çoğalmıyor. Aksine daha çekilmez ve daha zor bir hâle geliyor. Nitekim ve maalesef insanların çoğu böyle yapıyor. Onu bir şükür ve güzellik vesilesi olarak görenleri ise hayatı, insandan beklenildiği üzere yaşayan talihli kimseler olarak görüyorum.

Bu kategorideki Makalelerden