28 Kasım 2021

 

Avustralya’yı bir yana bırakacak olursak, yaşlı dünyamız kara parçası olarak iki büyük adadan meydana gelmektedir. Bunlardan birincisi “Afro-Avrasya”’dan oluşan ‘Eski Dünya Adası’, ikincisi ise ‘Yeni Dünya Adası’ “Amerika”. Kuzeyden güneye iki kutup arasında, ‘Eski Dünya Adası’ Arhengelsk limanı ile Ümit Burnu arasını, ‘Yeni Dünya Adası’ da Bering Boğazıyla Macellan Boğazı arasında uzanmaktadır. Bu arada iç sular ile birleştirilmiş, bütünleştirilmiş Beyaz Deniz, Baltık Denizi, Hazar Denizi, Azak Denizi ve Karadeniz’i birbirine bağlayan “Beş Denizin Limanı” unvanına sahip, Petro Alekseyeviç Romanov (1672-1725)’nun St. Petersburg’unu da özellikle bir yerlere not etmek gerekir. Uçsuz bucaksız, geri kalmış bir kara devleti olan Rusya’yı gelişmiş bir ülke haline getirmek için çarlığı boyunca yorulmak bilmeden çalışan Büyük Petro, Rus Donanmasının sıklet merkezi yapılabilmesinin önemini XVII. yüzyıl jeopolitiği ile kavramasını bilebilmiştir. 

Dünyaya klasik coğrafi kıtalar olarak bakıldığında ise, Afrika dünyanın ikinci büyük kıtasıdır ve Akdeniz'den Ümit Burnu’na kadar coğrafya ve iklim açısından içerisinde birçok çeşitliliği barındırır. Açıkçası, bu doğal çeşitlilik kıta sakinlerinin tarihinden ayrılamaz. Çevre ve insan tarihinin silinmeyecek şekilde birbiriyle iç içe oluşu, hiçbir yerde Afrika’daki kadar kanıtlanabilir değildir. Afrika’da yaşayan halkların tarihinin büyük bir kısmı zorlu ortamlara / çevreye uyum mücadelesi ve beyaz adama itaatle dopdolu olmuştur. Bu topografik, demografik ve toplumsal çeşitlilik mekânsal alanda da etkisini göstermiştir, elan da göstermektedir. (1) 

Şimdi milyon dolarlık bir soruyu birlikte yanıtlayalım. Soru şu?  Osmanlı Devleti, sömürgecilik ve kolonizasyonu hedeflemiş olan yayılmacı emperyalist bir imparatorluk mudur? Tek kelime ile söyleyelim. Hayır, değildir. Malum, “kolonizasyon” ya da “kolonicilik” kendi ülkesinden bağını koparmadan başka topraklara yerleşen bir topluluğun o bölgenin zenginliklerini kendi ülkesine aktarmasıdır.  Çok uluslu bir devlet olarak Osmanlı Devleti, “devlet ebed müddet” şiarı çerçevesinde İslam ümmetini bir potada görme, Müslüman olmayan yurttaşlarını da ortak kültürel yapıdaki oluşturduğu “milli şuur” potasında görmeyi başarabilmiş ender ülkelerden biridir.  Osmanlı Devleti ilelebet payidar olmayı hem Teba-yı Osmaniyenin “Ümmet” olarak; ayrıca reayanın daha doğru bir ifadeyle gayrimüslimlerin de “Millet” olarak safların sıklaştırılmasını neredeyse zorunlu bir milli şuurda birleştirmiştir. Batılı yazarlar ve oryantalistlerin çokça, ifade ettikleri gibi Osmanlı Devleti bir imparatorluk değil, hele yayılmacı, sömürgeci, kolonici emperyalist bir devlet hiç değildir. Osmanlı Devleti’ne İmparatorluk denildiğinde, insanlığa karşı suçlar işlemiş olduğunu da peşinen kabul ediyorsunuz, demektir. Unutmayalım. Osmanlı devletinin tarihî ve meşrû adı “Devlet-i Ali Osmani”’dir. Osmanlı Devleti batılı diğer yayılmacı emperyalist imparatorluklar gibi hiçbir ulusun ne dilini ne dinini ne de hukuk sistemini değiştirmemiştir.  Yayılmacı, sömürgeci emperyalist devletler, işgal ve istila ettikleri topraklarda kendi dillerini, misyonerler vasıtasıyla kendi dinlerini ve de silah zoruyla kendi hukuk sistemlerini egemen kılmışlardır. Osmanlı Devleti Fransız, İngiliz ve Alman İmparatorlukları ile Hollanda, Belçika, İspanya, Portekiz Devletleri gibi ekonomik sömürü amacıyla kurulmamıştır. Osmanlı Devleti kendine özgü kuralları olan siyasî ve vakıf sistemi ile bütünleşmiş sosyal bir örgütlenme sistematiğidir.  Kendisinden evvel gelmiş ya da çağdaşı Abbasî, Samanî, Fatımi, Safavî, Selçuklu hanedanların kurdukları ya da idare ettikleri Müslüman ülkelerden esasta farkı olmayan Müslüman bir devlettir. Bu açıdan bakıldığında “Türklerin Arap ülkelerini bu arada Afrika’daki beş büyük eyaleti fethettikleri” ifadesi gerçeklerden uzak, günümüz koşullarına uydurulmuş genellemeci bir ifade olduğu görülür. 1516 Mercî Dabık Meydan Savaşı Memluk idaresine karşı verilmiştir. Bu savaş iki hanedan orduları arasında cereyan etmiştir. İslam ümmeti birbirine karşı topyekûn savaş etmemişlerdir. Unutmayalım, 1827 yılında Büyük Devletler marifetiyle yakılan Osmanlı-Mısır ortak donanmasıdır. Korfu Adasını Fransız işgalinden kurtaran da Rus Amiral Fyodr Uşakov komutasındaki Osmanlı Rus donanmasıdır. Sultan III. Selim Korfu'da Fransız donanmasını mağlup etmesi onuruna Rus Amiral Fyodor Uşakov'u ödüllendirmiştir. (2)

Osmanlı Yönetiminin Suriye, Mısır, ondan sonra Kuzey Afrika’ya, Sudan ve Somali’ye yayılması büyük çapta yerli halkın isteğine uygun olarak cereyan etmiştir. Osmanlı Devleti Kızıldeniz’den kuzeye ilerleyen ve Cidde’yi bile üs olarak kullanan Portekizlileri durdurmuş, sadece onları durdurmakla kalmamış, bölgeden çıkartan güç de olmuştur. Ayrıca Akdeniz’de İspanya’nın Kuzey Afrika’ya yerleşmesini engelleyecek tek kuvvet Osmanlı Devleti olduğu için yerli halk ve idareciler ile ileri gelenler Osmanlı yönetimin benimsemişler ve bu sayede kültür benliklerini ve toplumsal varlıklarını koruyabilmişlerdir. Dört yüz yıllık bir sürede Türkler ve başta Araplar olmak üzere kendi öz dillerini ve millet olarak da ayrı benliklerini korumakla birlikte, tek bir devleti içinde birleşerek siyasi bir bütün, bir vahdet içinde yaşamayı başarmışlardır. Mısır’da Kuzey Afrika’da, Sudan’da, Somali’de yerli halk İngiliz, Fransız, İtalyan hatta vekâlet savaşı yürüten Habeşistan’a karşı kuvvetle direnmişlerdir. Müslüman halkın bu direnmesi her şeyden evvel varlığını korumak isteyen Müslüman halkların direnmesidir. Müslüman halkın bu direnmesi egemenliğini ve kültür benliğini koruma savaşıdır. Bu direnmeyi Osmanlı Devleti ve anti-emperyalist bir tutum içerisinde gelişen yeni kuşaklar, kuvvetle ve yerel güçleri teşkilatlandırarak direnişe bilfiil iştirak ederek desteklemişlerdir.  

Osmanlının hükümran olduğu topraklarda gerek ümmetin gerekse gayrimüslimlerin temel birliği kültür birliğidir. Genel ilke “OSMANLI ÜMMET VE MİLLETLER TOPLULUĞU” prensibidir. Burada kültürden kastedilen bilgiler yığını değildir, İbn-i Haldun’un ifade ettiği gibi bir asabiyet sistematiğidir.  Bir başka ifadeyle İbn-i Haldun’un deyimiyle köye, mezraya kadar ulaşan büyük bir asabi damarlanma yaygısıdır.  Kültür, sosyal değerleri davranışları, tutumları ve toplumsal örgütlenme şekillerini kapsar. Ümmet birliğinin en kuvvetli bağı kültür ortaklığıdır, kuşkusuz, ümmet kültürünün temelinde yatan kuvvet İslâmiyet’tir. İslam, halen Araplarla Türkleri ve bu dini paylaşan milyonlarca diğer insanları birbirlerine yaklaştıran ve kültür alanında aralarında bir birlik yaratan yegâne kuvvettir. Fakat İslamiyet’i yalnız dar anlamda bir din olarak görmek ve o şekilde ele almak, Batının din görüşünü aynen kabullenmek olur. Aynı zamanda ve İslamiyet’i de Batının gözü ile değerlendirmek gibi temelsiz ve tehlikeli bir sonuca da götürür. “Osmanlı Devleti” yerine, “Osmanlı İmparatorluğu” demek, tek amacı Hristiyanlığı yaymak olan oryantalist ve misyoner kelime dağarcığı ile konuşmak demektir. Oryantalizm, Oksidantalizmin zıttı bir görüş tür, şarkiyatçılık değildir. Oryantalizm, Batı gözlüğü ve değerleriyle doğuya, oksidantalizm de doğu paradigmasıyla batıya bakmaktır. Başka bir deyimle İslamiyet’i Batı gözü ile görmek onu Hıristiyanlığın bir benzeri din haline sokmak demektir ki bu da hem İslamiyet’in ruhuna hem de tarihine ve sosyal yapısına taban tabana zıttır, karşıttır. İslamiyet bir dindir, fakat aynı terim özel bir toplum yapısını, özel kültür değerlerini kendine has özellikleri olan siyasi ve sosyal örgütleri ve tarihi ifade etmektedir. Osmanlı Devleti’nin tesis etmiş olduğu asabiyet kültür denildiği zaman bu terimden yalnız Osmanlı ümmetinin dini anlaşılmaz. Bundan belirli bir örgütleşme şekli, bir sosyal yaşayış tarzı ve belirli değerler silsilesi anlaşılır. Osmanlı Devleti’nde Müslüman olmak yalnız ve yalnız belirli şekilde ve belirli zamanlarda ibadet etmek demek değildir. Bir kişi dindar olmadan da belirli bir aile yapısı ve kültür değerleri içinde yetiştiği için ve belli bir kültüre sahip olduğu için ve bunlar temelde İslamiyet’e dayandıkları için o kişi istesin, istemesin Müslümandır. Meselâ, Balkanlar da Müslüman ailelerden Bogomil olanlar bile, ibadet etmedikleri halde kendilerini Müslüman saymakta ve bu sayede, yani bir İslam kültürüne sahip oldukları için kendilerini ayrı bir millet olarak kabul ettirmişlerdir. Bu sayede de Yugoslav anayasası çerçevesinde ayrı bir millet sayılarak millet olmanın verdiği haklardan istifade etmişlerdir. Böyle olunca da Müslüman Bosna’lı dilinin Slav dili olmasına rağmen kendini aynı dili konuşan Sırplara veya Hırvatlara değil, kültürlerini paylaştığı Müslümanlara kendini daha yakın hissetmişlerdir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, Bosnalı Müslümanlar, aynı dili konuştukları ve de aynı ırka mensup oldukları halde Sırplar tarafından Serebrenitsa da acımasızca soykırıma tabi tutulmuşlardır. Merkezi Hollanda'nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Adalet Divanı, 2007 yılında Serebrenitsa'da yaşananları soykırım olarak tanımıştır.

Meseleye bu açıdan bakıldığında Osmanlı hükümranlığı dışındaki topraklarda yaşayan İranlıların, Pakistanlıların, Kürtlerin, Boşnakların ve diğer birçok Müslüman grupların dil farklarına rağmen, neden birbirlerine bu kadar yakın oldukları kolaylıkla anlaşılabilir. Bu yakınlığın köklerini ortak kültürde, benzer aile yapısında ve ortak paylaşılan birçok sosyal değerlerde bulmak mümkündür. Osmanlı Devleti bunu “Osmanlı Barışı” (Pax Ottamana) olarak gerçekleştirmiştir. Bunun batıdaki yaygın adı ise Roma İmparatorluğunun resmî dili Latince “alla turca" kelimesinden gelen Osmanlı Devleti’nin millet-i hakimesi (core state) “Alaturka Uygarlığı”, kısaca ‘Türk Medeniyeti’dir. 

Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda bugünkü Sudan, Güney Sudan, Darfur, Kuzey Çad, Nijer ve Uganda’yla ilişkiler tesis etmiştir. Mali’de hâkim olan Timbuktu Hükümdarlığıyla yakın ilişki kurmuştur. 1861 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu Güney Afrika’da diplomatik temsilcilik bulundurmuştur. Bu çerçevede, Türk diplomat Mehmet Remzi Bey, 21 Nisan 1914’te Güney Afrika’ya atanmış ve 14 Şubat 1916’da vefat edene kadar da görevine devam etmiştir.Tanzimat sonrası “Yeni Osmanlıcılık” düşüncesine bel bağlayan “Yeni Osmanlılar”, Kanun-i Esasinin 1876’da ilanının ardından açılan “Meclis-i Mebûsan” da Müslüman olmayan milletvekillerinin ulusal davalarından vazgeçmediklerini aksine bu hususu bir millî dava olarak kullanılması eğilimlerin gördükleri zaman “Vahdet-i İslam”(İslam Birliği, İslamî Milletler Birliği) düşüncesinde birleşmek zorunda kalmışlardır. Bir başka deyişle o zamana kadar inandıkları ve gerçekleşmesine uğraştıkları uyrukların birleştirilmesi demek olan “İttihad-ı Anasır” siyasetini bırakarak, ‘Vahdet-i İslam’ (İslâm Ümmeti Birlik ve Beraberliği) benimsemişlerdir. II. Abdülhamit’in batılıların ötekileştirmeye çalıştıkları ve ısrarla vurguladıkları “Panislamist” düşünceyi, Panslavizm’e karşı ehven-i şer bir korunma önlemi olarak “İslam Birliği” “OSMANLI MİLLETLER TOPLULUĞU” (OTTOMAN COMMONWEALTH COUNTRIES) görüşünde bütünleşmişlerdir. 

Osmanlı Devleti’nin 1912 yılında Harar’da Başkonsolosluk açmasının ardından Sahraltı Afrika’daki (SAA) ilk Türk Büyükelçiliği 1926 yılında Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da açılmıştır.

Bütün bunlardan sonra fazla söze gerek yok. Afrika ve Asya’nın tarihsel arka planında ise sömürgecilik önemli bir yer tutmaktadır. Bu sömürgecilik hareketinin yol göstereni de kuşkusuz Vatikan ve Papa olmuştur. Papa’nın Katolik evlatları Fransa, İspanya ve Portekiz Afrika ve Asya üzerindeki işgal ve sömürü hareketinin tohumlarını 1624 yılında Senegal’de ticaret merkezleri kurarak atmışlardır. 1664 yılında Fransız Doğu Hindistan Şirketi’nin kurulmasıyla sömürgecilik daha sistematik hale gelmiştir. Asya’daki Fransa’nın sömürgecilik birikimi Doğu Hindistan Şirketi Afrika’ya model oluşturmuştur.  Afrika’ya 1670’lerde 3,5 milyon kilometrekarelik bir alanı bulunan Fransız Sömürge İmparatorluğu, 1920’lere gelindiğinde 11,5 milyon kilometrekareye kadar ulaşmıştır. (3) Özellikle Fransa’nın Afrika’ya bakış açısı acımasız sömürge düzenine dayanmaktadır. Bir Fransız sözde bilim insanı vermiş olduğu bir konferansta Batının bu sömürü düzenini aşağıdaki şekilde ortaya koymaktadır: 

“Afrika tarihsel olarak Sahraaltı Afrika, küresel olarak gelişmiş ülkelerin refahı için temel gerekliliktir. Afrika’nın bir rolü vardır. Bir hammadde üreticisi olarak rolü vardır. Sahraaltı Afrika’nın bundan kaçılmasına izin verilmeyecektir. Sahraaltı Afrika’yı olduğu yerde ve fakir tutmak için her şey yapılacaktır.  Geri kalan herkesin refahı için bu kesinlikle hayati … Yani bu konuyu netleştirelim. Bu şu anlama geliyor. Tüm ekonomik yapılar, tüm küresel kurumlar ve herkese öğretilen ekonomi hepsi Afrika’yı tam olarak bulunduğu yerde tutacak şekilde tasarlanmıştır. İster Avrupa ister ABD ya da şimdiki gibi Çin olsun, hep aynıdır. Onların, Afrika’nın yoksullaştırılmasına ihtiyacı vardır. Çünkü küresel olarak gelişmiş ülkelerin Afrika’nın hammaddelerine ve de sudan ucuz olmalarına ihtiyacı bulunmaktadır. Yani mesaj budur. Bu Afrikalıların yapabileceği bir şey yok anlamına gelmez. Ama bu, savaştıkları karşı kuvvet bu…Konu bu. Çünkü eğer Afrika farklı bir şey yapsa sizi temin ederim Avrupa ve Kuzey Amerika ve Asya’daki herkesin hayat standartı düşer. Batının büyük bir kavga olmadan buna izin vermeyeceğine sizi temin ederim. İdeoloji yazısı neden orada? Çünkü bizler ideoloji üretenlerin bir parçasıyız. Bu nedenle Batı, Afrika’ya karşı ideolojiler üretmekte ve ihraç etmektedir. Üniversiteler ve akademik kurumlar da bütün bu işin suç ortağıyız. Afrikalıları yaptıkları şeyi aynen yapmaya devam etmeleri gerektiğine ikna etmek. Ve onları şunu göstermek. Fakir olman senin hatan, bizim değil. Kendi yüzünden fakirsin. Akademik kurumlarda yaptığımız şey bu. Bu az gelişmişliğe neden olan temel kuvvetleri biliyoruz. Kolonileşme olduğunu biliyoruz.  Bütün bu üretilen muazzam kaynaklarla onlar bunun için ne kadar alıyorlar? Hiçbir şey…Bu, çok önemli bir parça bilgi. O zaman, size Sahraaltı Afrika’ya ne olduğunu göstermek istiyorum. Çünkü bildiğim ve bütün çalışmalardan; üretim olmadan hiçbir ülke asla gelişemez. Hammadde üretmek sizi hiçbir yere götürmez. Temel tarımsal mallar üretmek sizi hiçbir yere götürmez. Sanayiinin düşmesine neden olan şey, imalattaki düşüştür. Bu kasıtlı yapılıyor. Çünkü biz asla, Batılı ekonomistler ve Batılı politika yapıcılar olarak Afrika’nın sanayileşmesine ve imalata başlamasına izin vermeyi göze alamayız. O zaman, bunu durdurmak için her şeyi yapacağız.”

Uzun lafın kısası Fransa Afrika’nın yüzde 60’ını 14 ülkeyi bir sömürge kıtası olarak kullanmıştır. Unutmayalım, 1970'te kurulan Uluslararası Frankofon Örgütüne 88 devlet ve hükûmet üye bulunmaktadır. Bu üyelerden 54'ü tam üye, 7'si kısmi üye, 27'si gözlemci üye statüsündedir.  Bu örgütün varlığı bir yana, Malili bir üniversite öğrencisinin Fransa’nın Montpellier kentinde 2021 Afrika-Fransa Zirvesinde Macron’a doğrudan şunları cesaretle söylemiştir: 

“Afrikalılar olmasaydı bugün Fransa’nın olmayacağını söylemek istiyorum. Bize yardım etmeye geldiğinizi söylemekten vazgeçin.” 

Malili genç üniversite öğrencisi açıkça “bizleri kandırmaktan vazgeçin” diyerek, adeta Ömer Seyfettin’in Diyet’ini anımsatmıştır.  

Efendim, Afrika’nın bugünkü sınırları da büyük oranda 1878 Berlin Konferansı sonrasında 1884-1885 paylaşımına göre ortaya çıkmıştır. Bu durum ne zamana kadar devam etmiştir? Batının ‘Asya ve Afrika’ sömürgelerinden lejyoner ordular meydana getirinceye kadar sürmüştür. İmparatorlukları sonlandıran ‘Büyük Savaş’ olarak da adlandırılan Birinci Dünya Savaşı ve totaliter ve faşizan devletleri sonlandıran İkinci Dünya Savaşı Müslüman ulusları karşı karşıya getirmiş, bir tarafta Müslümanlar ‘Cihad-ı Ekber’ için savaşıp şehitlik mertebesine ulaşırken, öte yandan Lejyoner birliklerindeki Müslüman askerler de sahipleri uğruna bu dünyadan terk-i dünya eylemişlerdir.  Her iki Dünya Savaşı da sömürgeci Avrupalı ulusları kurtarmak için askere alınmış yüz binlerce Hintli ve Afrikalıya kendi yaşam koşulları ile Avrupalılarınkini karşılaştırma fırsatı vermiştir. Savaştan döndüklerinde cılız da olsa, ülkelerinin zenginliklerinin yabancılarca sömürülmesine son verilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bunlar arasında Asya ve Pasifikte Mao, Mahatma Gandi, Ho Şi Minh, Suhartogibi liderler toplumsal hareketlere yön verirlerken, aksine Afrika’daki toplumun lokomotifi olması gereken elit kesim sömürgecilere yardımcı olmuştur. Fransız eski sömürgelerinde yetişmiş olan Afrikalı elitler sömürgeciliğin iyi olduğunu ve bağımsız olmamaları gerektiğini savunmuşlardır, tıpkı ülkemizdeki benzerleri gibi. Sömürgecilik Afrikalıların iliklerine kadar öyle işlemiştir ki bağımsızlığa karşı çıkan “Avro-Afrikacılık”ortaya çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, süregelen klasik sömürgecilik anlayışı yerini yeni sömürgecilik anlayışına bırakmıştır. Asya ve Afrika’da olgunlaşan milliyetçi hareketler klasik sömürgecilik anlayışının yıkılmasına neden olmuş bu durum İkinci Dünya savaşı sonrası ortaya çıkan küresel güçlerin yeni arayışlara girmesine neden olmuştur. Meydana gelen bağımsızlık hareketleri Asya ve kısmen Afrika da başarıya ulaşırken Batılı güçler “Yeni-sömürgecilik” (neo-colonialism) anlayışını geliştirmişlerdir. “Yeni-sömürgecilik” kavramı siyasal bağımsızlığa sahip olunmasına karşın dolaylı yöntemlerle emperyalizmin, bağımlılığın ve gizli sömürgeciliğin ilkelerini sürmekte olduğu görüşünü içermektedir. 

Kuşkusuz, küreselleşmenin mesafeleri giderek önemsiz hale getirdiği yerküremizde Türkiye Cumhuriyeti, öncelikle Osmanlı Devleti’nin hükümran olduğu topraklarda ve uluslararası hukukta geçerli olan halefiyet (ardıllık) ilkesi gereği Osmanlı’dan devraldığı mirasın bilinciyle başta Balkanlar, Kuzey Afrika ve Sahra-Altı Afrika ülkeleri olmak üzere, Afrika, Asya Pasifik ve Latin Amerika bölgelerine yönelik açılım politikalarını derinleştirmek zorunda olduğu bilinciyle hareket etmektedir. Bu görev bilinci Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesiyle simgeleşmiş tarihsel arka planı olan misyonik bir görev olarak belirginleşmiştir. Açılım politikalarının doğal bir sonucu olarak, Türkiye’de 2005 yılında “Afrika Yılı” ilan edilmesi sonrası ilişkilerin yeni bir anlayışa kavuşturulmasıyla her iki tarafın kazandığı bir iklim tesis edilebilmiştir. Bugüne kadar 28 farklı Afrika ülkesine 38 ziyaret gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 17 Ekim 2021 tarihinde başlayan ve 4 gün süren 39’uncu Angola, Togo ve Nijerya'yı kapsayan Afrika ziyareti bu bilinci bir kez daha teyit etmektedir. Ayrıca Burkina Faso ve Liberya devlet başkanları Togo'ya kadar gelmeleri de bu savı bir hayli güçlendirmektedir. 2020 yılı sonunda 25,3 milyar ABD doları bulan Afrika ülkeleriyle ticaret hedefi önce 50, bilahare 75 milyar dolara taşınması ulaşılabilir bir hedef olarak konulmuştur. 

300 yıl önce Dakar’da dünyanın en büyük köle pazarını kuran, Goree Adasından yüzbinlerce insanı gemilere istifleyip Amerika’ya, Avrupa’ya taşıyan ve Kongo’daki kauçuk tarlalarını insanların ölüm tarlasına çeviren Batının sömürgeci zihniyeti günümüzde iflas etmiş olduğu görülmektedir. Cezayir’de işlenilen cinayetler, Namibya’da yapılan katliamlar ve Ruanda’da ve Serbrenitza’daki soykırım insanlık tarihinin utanç abidelerini oluşturmuştur. Bu nedenle Pax-Anglo/Saxone’un günümüz temsilcisi Büyük Britanya-Avrupa Birliği ve Pax-Anglo/Americano’ dan bu yana hegemonik güç Amerika Birleşik Devletleri (BB-AB(D))’nin bölge üzerindeki, yayılmacı, sömürgeci, politik ve ekonomik vesayetinin olumsuz sonuçlarından etkilenen özellikle de Afrika ve Balkan ulusları kendilerini Türkiye’ye daha yakın hissetmeye başlamışlardır.  BB-AB(D)’den hoşnutsuz bölge uluslarının Osmanlı’nın devamı Türkiye Cumhuriyetinin yumuşak güç konumu daha bir cazip görünmekte olduğu her vesileyle görülmektedir. Osmanlının açıkça adını zikretmediği, ancak Balkan ulusları arasında yaşayan ve gelişmiş bir ekonomik ve kültürel birliktelik, bir başka deyişle ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ (Ottoman Commonwealth) fikrinin tekrardan hayatiyet kazanması üzerinde durulması gereken önemli bir husus olduğu düşünülmektedir. Ortak değerler ve birlikte kazanılan zenginliğin üleşilmesinin egemen olduğu “Osmanlı Milletler Topluluğu” düşüncesinin, Tito’nun III. Dünyacılığından esinlenilerek Türkiye’nin yol göstericiliğinde «Merkezî Devletler Topluluğu» post-güvenlik jeopolitiğin güçlü bir parametresini oluşturabileceği değerlendirilmektedir. Ayrıca Afrika’da politik, sosyal ve ekonomik bütünleşmenin kalkınmanın hızlandırılması, barış ve istikrarın korunması ve demokrasi ile iyi yönetim ilkelerinin benimsenmeyi amaçlayan ‘Afrika Birliği’ örgütünün de itici gücünü oluşturabileceği düşünülmektedir, sevgili okurlar. 

Dipnotlar

(1) Harun Bıçakçı, Sömürge Öncesi Dönemden Günümüze Afrika’da Kentler ve Kentleşme Hareketleri, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2018/3, Sayı:32, s. 59

(2) Fuad Safarov, Türk-Rus tarihi...Rusya ve Türkye bir dönem müttefik oldu, RTİB, 16.10.2019; https://rtib.org/tr/haberler/turk-rus-tarihi-rusya-ve-turkye-bir-donem-muttefik-oldu / Erişim Tarihi 24.10.2021/

(3) Mustafa Efe, Afrika’da Fransa kâbusu – I: Tarihsel Arkaplan, Anadolu Ajansı, 05.02.2020;https://www.aa.com.tr/tr/analiz/afrika-da-fransa-k%C3%A2busu-i-tarihsel-arkaplan/1725259/Erişim Tarihi 24.10.2021/

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden