5 Aralık 2021

Şair bize işaret edendir. Şair neyi işaret eder? Bir varlık durumunu. 

Şairin bir varlık durumunu işaret etmesi bizim bu işaretlemeye izin vermemizle olur. Biz şairin "ben"inin avuçlarına kendi varlığımızı "kor"uz, bunun karşılığında şair bizi bir varlık durumunun "manzara seyrine" çıkartır. Şairin bize kendini açabilmesi, bizim şiire kendimizi açmamız yoluyla gerçekleşebilir. 

Walt Whitman'ın "içime sindi hayat" dizesi kendi varlık iddiam karşısında bir meydan okuma olarak ortaya çıkmaktadır. Varlık durumunuza yönelen bir meydan okumaya karşı ne yapılabilir? Ya bu meydan okumanın hiç yapılmamış olduğunu kabul edecek ve iddianızın sınırlarını geriye çekecek ve sınırlarınızın bir kısmını Walt Whitman'ın varlık durumuna teslim edeceksiniz ya da bu meydan okumaya bir cevap verecek ve Walt Whitman'ın varlık durumunu fethe koyulacaksınız. Benim varlık iddiamın özelinde ortaya böyle kaçınılmaz iki karar çıkmışsa verilecek olan karar ikincisidir. Sun Tzu'nun da belirttiği gibi bir savaşta düşmanın ordularıyla değil onun stratejisiyle savaşırsınız. Benim bu cevabı verebilmem için gerekli olan nedir? Bu cevabın verilmesi için Whitman'ın varlık durumunun bilgisi gereklidir. Bunun içinse Whitman'ın "beni"nin avuçlarına -bir süreliğine- kendi varlık durumumu bırakıvermeliyim ve şair de bana işaret edebilmeli. 

Ve şair bana işaret etti: 

Şair içine sinenin "hayat" olduğunu söylüyor. Yani içine sinme eyleminde özne olan hayat. Şair hayatı içine sindirmiyor, yani hayatı zoraki onaylamıyor. Hayat, şairin varlık durumunu onaylayarak şairin içine siniyor. Ve şair aynı zamanda "hayat"ı ile "içerisi" arasına bir sınır çiziyor ve önümüze şöyle bir manzara seriyor: 

Manzaranın ortasında bir sınır var ve bu sınırda bir eylem gerçekleşiyor. Bu eyleme görünür özne olarak şair hayatı koyuyor ve sınırın diğer tarafında ise "içerisi" bulunuyor. Ama şair "içe sindi hayat” demiyor. "İçime sindi hayat" diyerek içerisine de bir ben gizli öznesini koyuyor. Demek ki "içerisi" ve "hayat" sınırın iki tarafındaki coğrafyaya işaret etmiyor. İçerisi ve hayat, sınırın iki tarafında, kendini bu coğrafyalarda, bu sınır sebebiyle ortaya çıkaran özneleşmeler olarak karşımıza çıkarılıyor. O zaman şair bize işaret ettiğiyle, şu soruyu sormamızı olanaklı hale getiriyor: 

İçerisi ve hayat bir özne olarak hangi coğrafyada ikamet etmektedir?
Bu sorunun cevabını, aslında dize örtük olarak içeriyor. Bize düşen ise dizenin üzerinde örtülü olanı açık etmek. 

Şair, dizeyi bağımsız bir dize olarak mı önümüze seriyor? Bir şiirin içinde alt-şiir olarak mı bize sunuyor? Bunu yapmakla ne yapmış oluyor? Bunu yapmakla her bir dizesinde kurduğu imgelerle bir “manzara seyrini” ortaya koyuyor. Bir sonraki dizede bir yeni manzara, bir sonrakinde bir yeni manzara vd. Her bir dizedeki imgeler hem o dize içindeki bir manzarayı açık ediyor hem de bu imgeler, önceki ve sonraki dizelerdeki imgelere tutunuyor. Yani üst üste birbirine tutunan fotoğraflarla neyi işaret etmekte olduğunu bize açık ediyor. Böylece şair dizede donuk olan manzarayı şiirde canlı hale getiriyor. Ve şair bütün bu manzarayı işaret etmekteki muradını şiirin başlığında ilan ediyor: “Kendimin şarkısı”. Bu şarkıyla neyi üstlenmişse, üstlendiği şeyi bizim omuzlarımıza taşıyor. 

Şair, şiire kendisini göklere çıkararak başlıyor ve göklerde kendisini seslendiriyor. Böylece mısrada örtük olanı açığa çıkarma olanağını bize sunmuş oluyor. Demek ki şair, hayatın özne olduğu coğrafyayı şiirin başında ortaya koyuyor. Hayat bir özne olarak dünya coğrafyasında ikamet ediyor. Aynı zamanda şair, kendisini seslendireceğini söylüyor. Peki, ses nereden geliyor? Ses bir şair olan “insan”dan geliyor. Demek ki içerisi, “insan”da ikamet etmekte. Böylece şairin imgelediği manzara daha açık hale geliyor. “Dünya” ve “insan” arasındaki bir sınır üzerinden “kendilik” ve “hayat” ortak bir eylem gerçekleştiriyor. Bu eylemin özü ise, bize bu manzaranın hangi varlık durumunun özü olduğunu açık edecek. 

Şair “sinme” eylemiyle nasıl bir eylem gerçekleştiriyor? Bu soru, bizim sinme eyleminin özünü ortaya çıkarmakla cevaplandırabileceğimiz bir soru. Bir şeyin sinebilmesi için ne olması gerekir? O şeyin bir kokusunun olması gerekir. Koklanabilir bir özü kendi içinde taşımalı ve bu özün açığa çıkmasıyla da bizim için koklanabilir olmalı. Aynı şekilde bizimle girdiği ilişkide, o şey, sahip olduğu bu özü üzerimizde taşıttırmalı. 

Demek ki şair eylemin özünü bize koku üzerinden veriyor. Koku dünya ile insan arasında aynı zamanda bir sınırı da çekiyor ve açık ve örtülü olarak özneleşen hayat ve kendilik, dünya ve insan arasındaki bir sınırda ilişkiye giriyor. Bu sınır, insanın insan olmakla yitirdiğini ve dünyanınsa hala içerdiği bir durumdan kaynaklanıyor. Peki, insan olmakla neyi yitiriyor ve bu yitiş dünyayla arasına nasıl bir sınır çekiyor? İnsan, insan olmaklığına biyolojik gerçekliğini aşarak ulaşıyor ve bunu yaparak aynı zamanda bir şeyi yitiriyor. 

İnsan’ın insan olmaklıkla yitirdiği nedir? İnsanın, insan olmaklıkla yitirdiği koku algısıdır ve insan olmanın bedelini körelen koku algısıyla dünyada taşıyor. Bu gittikçe körelen ve halen varlığını bir anı gibi sürdüren bir algı olarak koku, insana neyi yitirdiğini sürekli hatırlatıyor. 

Şair “göğü çevreleyenin bir koku olmadığını” bize söylemekle dünyanın kokudan ibaret olmadığını, kokunun yitirdiğimiz bir şey olarak hayat aracılığıyla üzerimize sindiğini söylüyor. Kokudan ibaret olansa, dünyanın insanileştirilmiş kısmında. Evler, odalar ve raflar. Ve üzerimize hayat olarak sinen dünyanın kokusu: kendi kokumuz. Müptelası olduğumuz koku. 

Şairin işaret ettiği artık daha açık olarak konuşulabilir kılınmış durumda. Ve açıklığın dile dökülmüş biçimiyle benliğimiz, artık Whitman’ın avuçlarının arasından sıyrılabilir.