8 Aralık 2022

Devletlerin idâre şekilleri, muhtelif isimlerle anılmaktadır. Cumhûriyet de bu idâre şekillerinden biridir. Arapçada “cumhûr” kelimesi “halk” demektir. Dolaysıyla, cumhûriyet, halk idâresi mânâsına telâffuz edilmektedir. Sık duyduğumuz ve Yunancadan yayılan bir tâbir olan “demokrasi” de, halk idâresi demektir. 

Yakın ve uzak târîhde, adında cumhûriyet, halk idâresi, demokrat sıfatlarını taşıyan nice devlet görülmüştür. Hattâ bunlardan bâzılarının adlarında, hem cunhûriyet, hem de halk tâbirleri yan yana yer almıştır. ….. Halk Cumhûriyeti, etiketi ile kulaklarımızda yer eden devletleri unutmadık. Şâyet cumhûr halk demekse, halk cunhûriyetinden murâd edilen nedir? Bahsi geçen ve Sovyetler Birliği’nin şemsiyesi altında, Varşova Paktı’nda yer alan o  halk cumhûriyetlerinin hemen tamâmında, insan haklarının demir silindirlerle ezildiğini, bütün Dünyâ biliyordu. Şunu demek istiyoruz ki, mes’ele devlet idâresine isim vermekle bitmiyor.

Antik Çağ’ın adı en çok anılan filozoflaından Aristo, bir vesîle ile, devlet idâresi şekil ve isimlerinden bahsederken, mühim olan husûsun isim değil, öz olduğunu söylemiştir. Aristo’nun bu keşfi, tâzelik ve ciddiyetini hâlâ muhâfaza etmektedir. Günümüzde, nice cumhûriyet adını taşıyan devlet, en tabiî insan haklarını gasbederken, pek çok tâcdârın hükmü altında olan nice memlekette  de, insana hürmetin en yukarıda olanı görülmektedir. 

Burada bir başka noktaya dikkat etmek lâzımdır. O da, bahsi geçen devlet idâresinin şümûlüdür. Meselâ İngiltere, tâclı demokrasi ile idâre edilmektedir. Zamân zamân, Dünyâ’nın en ileri demokrasisinin orada olduğu söylenir. Bu, İngiltere’nin de içinde olduğu Birleşik Krallık sınırları içinde doğru olabilir. Lâkin, o sınırların dışına çıktığımızda, İngiliz zulmü altında inleyen bir başka insan mahşeriyle karşılaşırız. Yâni, o dillere destân ve dahî numûne olarak gösterilen devlet idâresi, sâdece İngilizler için geçerlidir. Aksi olsaydı, insanlık bugün bir Gandi hikâyesi okumazdı.

Türk târîhinde, Osmanlı Cihân Devleti de dâhil olmak üzere, kurulmuş ve beşeriyetin siciline kaydolmuş devletlerin hemen hepsi, adı ve şekli ne olursa olsun, hep insana hürmet esâsına riâyet etmişlerdir. Bunu anlamanın ve test etmenin en kolay yolu, bugün kaynayan birer kazan olan Balkan, Kafkas ve Ortadoğu coğrafyalarına bakmaktır. Bu coğrafyalar, asırlar süren bir zamân diliminde Türk hâkimiyetinde ve huzûr içinde kalmışlardır. Buralarda kurulmuş bütün devletler ve o devletlerin içinde bulunan kavimler, varlıklarını, vaktiyle idrâk ettikleri Türk müsâmaha ve hoşgörüsüne borçludurlar. Bu müsâmaha ve hoşörünün bir başka söylenişi, Türk’ün insana hürmetli bakışıdır.

29 Ekim 1923 günü adı konan Türkiye Cumhûriyeti, kendinden önceki Türk târîh tecrübesini sırtlayarak günümüze gelmiştir. O târih tecrübesi, bizim töremizdir, an’anemizdir, geleneğimizdir, yaşayış şeklimizdir, hayât tarzımızdır. Bu dediklerimize, sosyologlar “kültür” diyorlar. Bu hakîkati, tam on ikiden keşfeden Atatürk:

“Türkiye Cumhûriyeti’nin temeli kültürdür.”

demiştir.

Bu kültür, elbette Türk kültürüdür. Türk kültürü doğruların, güzellerin, iyilerin yekûnudur. Bir başka deyişle fazîletlerin toplamıdır. Sözün sonunda varacağımız durak, fazîlet durağıdır. O durağın üstünde şu ibâre bulunuyor:

“Cumhûriyet, fazîlettir.”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: