27 Haziran 2022

            Karahânlı Hâkânı Abdülkerîm Satuk Buğra Hân ve hemen hemen onunla aynı zamân diliminde Selçuk Bey’in önderliğinde ve kılavuzluğunda Gök Tanrı dîninden İslâm inanışına yönelen Türk milleti, o en erken çağdan başlayarak, yeni dinlerinin bir numaralı müdâfii mevkiine çıkmışlar, bu haslet ve vasıflarını, hiçbir vakit kaybetmemişlerdir. Türk soyunun İslâm dînine bakışı, hep fedâkârlık ve en ileri seviyede aşk şekillerinde tezâhür etmiştir.  Bu samîmî bağlanışın en mühim taraflarından biri, belki de birincisi, Türk’ün Hazret-i Peygamber’e duyduğu üstün aşk olarak ortaya çıkmıştır.

            “Pîr-i Türkistan” diye  bilinen ve cümle Türk illerinin hocası kabûl edilen Ahmed Yesevî, bu pîr olma hâlini, sözleri, nasîhatleri ve “hikmet” adını verdiği şiirleri kadar, ömür defterine de aksettirmiştir. Hoca Ahmed Yesevî’nin bahsi geçen “pîr” duruşunda, pek yukarıda bir Hazret-i Muhammed aşkı vardır. Öyle ki o, Resûlullâh’ın ömür yaşı olan altmış üçe erdiğinde, geri kalan hayâtını, toprak altında hazırladığı, Güneş ışığı girmeyen mahzende geçirmiştir. Hoca Ahmed Yesevî, bu amelini, haddi aşmamak için işlediğini, söylemiştir. Haddi aşmamak, kişi serencâmının en mühim umdesi bilinmiştir. Zîrâ, ortalık yere dökülüp saçılan nice bed fiilin ardında haddi aşan işler vardır. 

            Müslümanların kıblesi olan Kâbe’nin buunduğu Mekke ile Hazret-i Peygamber’in mescidini ve türbesini koynunda saklayan Medîne, asırlar boyunca Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Lâkin, Türk milleti, bu işi, aslâ bir hâkimiyet olarak görmemiş, kendisini o iki mukaddes beldenin hizmetçisi bilmiştir. Cihângîr Yavuz Sultan Selîm Hân, Merc-i Dâbık Muhârebesi’nden sonra girdiği Haleb’de, halîfelik unvânını da devralmış idi. Haleb Ulu Câmii’nde kılınan Cuma namâzında, minbere çıkan hatîbin, kendisini:

            “Hâkimü’l- Haremeyni’ş-Şerîfeyn!”

diye takdîm etmesine îtirâz etmiş ve bu cümleyi:

            “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn”

olarak düzeltmiş, düzelttirmiştir.

            İstanbul’daki Sultan Ahmed Câmii’nin bânîsi de olan Birinci Ahmed Hân, Hazret-i Peygamber’in ayak izinin kalıbını çıkartmış ve bu kalıba döktürdüğü sorgucu, merâsimlerde sarığına takmıştır. Sultan Ahmed, ömrünü ve sultanlığını, Hazret-i Peygamber’in ayağının altında geçirmeyi murâd eylemiş, bu sorgucu sarığına bu yüzden rabtettirmiştir.

            Medîne’deki Mescid-i Nebevî’de, zamân zamân tâmirât ve tâdilât işleri yapılırdı. Bu, oldukça sık tekrarlanan bir iş olmuştu. Her seferinde, bu iş için bizzat İstanbul’dan husûsî olarak yetiştirilmiş usta ve ameleler yollanırdı. Bu tâmir ve tâdil hey’eti, birbirleriyle âlet, edevât alıp verirken, başka bir dille konuşurlar, hep şifreli kelimeler kullanırlardı. Orada yatan kıymetli na’şı rahatsız etmemek için kısık sesle hitâb eden bu usta ve ameleler, iş gördükleri keser, çekiç, testere, mala benzeri âletleri, bu bilinen isimleri ile telâffuz etmezler, “elhamdülillâh, sübhânallâh, allâhü ekber” misilli tâbirleri söylerlerdi. Bunların her biri, bir âletin karşılığı olurdu.

            Türk’ün Peygamber aşkına bir başka misâl de, Medîne’ye kadar varan demir yolu hattı idi. Bu hattın Medîne içindeki raylarına keçe kılıf konmuştu. Bu keçe kılıflar, Hazret-i Peygamber’in, trenin raylarda çıkaracağı seslerden rahatsız olmaması için geçirilmişti. Türk milleti, Hazret-i Muhammed karşısında böylesine ince düşünceli ve aşk hisleriyle hareket etmiş, pek asîl bir duruşun sâhibidir..

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: