14 Ağustos 2022

Rabbimiz!

Sensiz bir âlem imkânsız. 

Âlemi anlamak da ancak seninle mümkün…  Âlem de sensin, ilim de, âlim de, alîm de… Sensiz anlam yok…

Biz, babalarımız, dedelerimiz, kaç kuşaktır… bir Celal Devri çocukları olduk. Sana gurbetteyiz, ilme gurbetteyiz, kendimize gurbetteyiz… 

Sahteliği gerçeğe tercih edeli, kaç kuşaktan beri, her türlü yoksunluk, yoksulluk ve çile başımızdan eksilmiyor.

Halbuki, binlerce yıldan beri senin adını yücelerde tutma cehdiyle nesillerini sana adayan bir millet idik. Bizi asırlarca muvaffak kıldın. Dünya halkı birbirini köleleştirip birbirlerinin canları kanları üzerinde saadet ararken, büyük  ecdâdımızı o kölelerin hukûkunu koruma duygusuyla donattın. Buna ne kadar hamd etsek şükretsek azdır. Köleleri âzâd eden dedelerimizin nal sesleri Atlantik ile Büyük Okyanus arasında asırlarca çınladı durdu… Tevhid şuuru; onların elinden, dilinden, gönlünden sâdır olan ne varsa bir ölümsüzlük sırrıyla ünlendi… Yâr de ağyâr da o eserlere ve tertemiz nâma müşteri olmadan müstağnî kalamadı…  

Rabbimiz!

Seni muhayyel bir varlık dışı varlığa indirgemeden, “Senin ile bakıp seni gören” ahlakta iken muvaffak kıldığın dedelerimize mukabil; seni,  içimizdeki bazı cahil ve gafiller, dinindeki “şehâdet” şartına rağmen görünmez ilan edeli beri, bizler binbir çile içinde kavrulduk…  Birliğimiz dirliğimiz darmadağın, fikrimiz merkezsiz, zikrimiz asılsız kalakaldık…

Senden gayrı fâil olmadığına inandığımız asırlarda, Celâl’inin hakkını da, Cemâl’inin hakkını da verir, aynen korku ile umut arasında durur gibi, aynen var ile yok arasında durur gibi, aynen dünya ile ahret arasında durur gibi, aynen teşbih ile tenzih arasında durur gibi… Celâl’in ile  Cemal’in arasında da durur, âdil ve merhametli, âlicenap bir kavim ahlâkıyla yaşardık… Ölüm ile hayat arasında tercih yapacak olsak; yaşama adına senin uğrunda gazîler olmayı,  veyâ öleceksek de uğruna şehid olmayı seçerdik… Körpe gelinler, içleri titreyerek kucaklarına aldıkları tâze bebelerine ilk sütlerini: “Bismillâh! Ya gazî, ya şehid!” diyerek verirlerdi. 

Selam ahlakıyla yaşardı cemiyetimiz. “Birbirlerine Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler”in en önemli dertleri; inançlarının sahih, amellerinin “sâlih” olmasından uzaklaşma ihtimaliydi...

*

Sonra bir hal oldu bize… 

Birbirimize karşı dindarlık gösterilerine düştük. Hatâyı kendinde bulan, nefsini levm etme geleneğinin yerine, muhataplarının imanını denetleyen bir dindarlık türü gelip baş köşelere kuruldu. İnsanların ayıplarını örtenler ülkesinin çocukları, bir kusur gördü mü onu kendinden bilenlerin evlatları;  o “mahcubiyet ahlâkı”ndan çıkıp kötülükleri büyüten, teşhir eden, bundan kendi gösterişçiliğiyle çıkar sağlayan bir ahlaka düştü! Kendisini arındıranlar ülkesiyken, etrafında eksik arayan, bulduğuna küfür damgasını vuran kaba softalar ülkesi olduk… Hazineleri harâbelerde arama geleneğiyle, fukarâ ve düşkünleri önümüze çıkartan ilâhî irâdene şükrederken, onların “bizden mi” olduklarını araştırır hale düştük. 

“Bizden” olmayanların da “Senden” oluşlarını bilenler köşelerinde uğunup kaldılar! 

İnsanları köleleştirenlerle mücadele eden cedlerimizin tutumunu terk edip, köleler edinmekte, kölecilerle iş birliğinde beis görmez olduk…

İnançta “sahih”, amelde “sâlih” olmaktansa; inancımızın “taklit”, amelimizin “gösteri”ye dönüşmesinden menfaatler umduk. Etrafta “sana yönelirmiş gibi yapan”lara yöneldik. O şekilperestlere yaranma adına ibadete koyulduk…  Secdelerimiz görüntü, duâlarımız ezberdi… Sensizdi artık dinimiz imanımız!

Eskiden müslümandık, şimdi “İslamcılık” asıl oldu. 

Eskiden İrade-i İlâhî’ni temsil eden Türk Devleti, şimdi toplumunu ayakta tutan irfânına düşmanlığı siyâset edindi. 

Türk olmak bilge, âdil ve Töreli olmak iken; şimdi câhil, kaba ve Töresiz bir “Türkçülük” öne çıktı.

Biz “asıl” olmak yerine, o “asıl adına cılıkcı cülükcüler olduk” Rabbimiz…

Biz bu fenâ ahlakta ısrar ettikçe suratımızda şaklayan küfrün tokadı eksilmedi. Kölelerini kaybetmek istemeyen küfür mihrakları, bizdeki köleci İslamcılarla işbirlikleri kurdular. “Asırlardır hür yaşamış…” millet evlatlarını bunlar kölecilere peşkeş çektiler.

Bütün milletimizi, hattâ ümmetimizi medyaları marifetiyle hipnotize etmeye koyuldular. Artık hakîkat apaçık söylense bile sağır ve körler gibi davranan, “Hakikat derdi” olmayan, asırlardır iliğini kanını emenlerin kucağına atılmak için çoluk çocuk denizlerde boğulmayı göze alan sürülere dönüştük…

“İslamcılarımız” iktidar oldular. Ecdadın o yüksek idrakli fütuhat devirlerini öne sürerek, o günlere geri dönme vaadiyle kandırdılar halkı.

Ama kendi inanmalarında o yükseliş ve efendilik devirlerinin sahici imanını kökten reddediş esastı. Yunuslar şattâh, Mevlânâlar rakkas, M. Arabîler ekferdi… Şiir şirk, musiki haram, felsefe küfür, mimari bid’atti…

Asırlardır uyutamadıkları, azığını koruyan karıncalar gibi irfanını saklayabilmiş Anadolu çocuklarını da kendi sahte dinlerine celb ediyorlar. Ortalık Fetöcü, cübbeli, kedili, Semerkant makyajlı, ABD vatandaşı İhlascı koca göbekli, kadın düşkünü mersedesli vâizlerden geçilmez oldu. Kendi sahte dindarlıklarına itaat etmeyenleri müslüman saymıyorlar, ekonomiye sokmuyorlar, onlardan olmayanların acılarını duymuyorlar Rabbimiz! Kendi kör dindarlıklarını benimsemeyen “şâhitler”e, onların köleliğini kabullenmedikçe hayat hakkı tanımıyorlar…

Rabbimiz!

Bize yardım et… Küfrü biliyoruz, nifak tecrübemiz az değil… Ama bu sahte din tâcirlerine, kâfirlerle işbirliği halinde inanç satanlara karşı çâresiziz.

Bize ferâset ver. Bu görmezlik temelli, taklidi iman diye satanlara karşı yardımına muhtacız.

Yoksa sahtesinin yarattığı boşluk, hayal kırıklıkları ve üstelik o sıfatı taşıyanlara reva görülen köleleştirme ameliyesine bakıp, sahtenin gerçekten değerli oluşuna bakıp, senin dinine yönelecek bir âdemoğlu kalmayacak… 

Yoksa haber verdiğin kıyamet bu muydu?

*

Hayırlı uyanışlara inşaallah...

Yazar Hakkında:

Sait BAŞER

Sait BAŞER

Araştırmacı - Yazar
 
Aralık 1957 tarihinde Isparta-Yalvaç’ın İleği köyünde doğdu. İstanbul Sağmalcılar Lisesini bitirdi. Üç yıl Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde yüksek öğrenimini tamamladı(1982). “Yahya Kemal’e Göre Türk Kimliği ve Görüşlerinin Kamuoyundaki Yansımaları” konulu teziyle doktor oldu(1996). Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1984-1994 yıllarında Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın neşriyat müdürlüğünü yürüttü. Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın Yazı İşleri Müdürü idi.
Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınır. Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Doğu Türkistan’ın Sesi, Kültür Dünyası dergilerinde yazdı. Çok sayıda yayımlanmış makjalesi ve kitabı vardır.

Yazarın diğer makalelerinden: