28 Kasım 2021

Bu konuda yayınladığım daha önceki yazılarımda “aydın” kavramı, tanımı, kişiliği ve görevleri üzerinde gerekli açıklamaları yapmış, düşüncelerimi söylemiştim. Burada aynı konulara değinmeyeceğim. Ancak aydınların içinde yaşamış oldukları toplumun sorunları karşısındaki tavırları üzerinde kısaca durmaya çalışacağım. Daha doğrusu bu konuda beraberce bir düşünce jimnastiği yapacağız da diyebilirim.

Aydın-toplum bağlamı içerisinde düşünüldüğünde toplumun sorunları hem kendisinden hem de bizzat aydınlardan kaynaklanan sorunlar başlığı altında değerlendirilebilir. Ancak bu sorunlar tamamen belirli sınırlarla birbirinden ayrıldığı da söylenemez. Çünkü eğitim, ekonomi, sosyal ve siyasi hayatta görülen sorunların kaynağında hem toplum hem de aydınlar vardır. Aydın ve alan uzmanları olarak eğitimcisi, ekonomisti, hukukçusu, siyasetçisi yanlış reçetelerinden dolayı toplum sorunlarına sebep olabildiği gibi bu sorunların çözümüne gerçekçi yaklaşımlarla doğrudan katkı da verebilirler. Yani toplumun sorunları karşısında aydın-toplum ilişkilerini birlikte değerlendirmek gerekir. Ancak ben bu ilişkilerde aydın sorumluluğunun daha fazla olduğunu düşünüyorum.

Sorunların çözümünde öncelikle “aydın üslubu” diyorum. Gerek ilişkilerde gerekse sorunlara doğru çözüm önerileri getirmede ilk sırada dil, yani Türkçe gelir. Bunun için dil toplum hayatında doğru ve yerinde kullanılmalıdır. Görüyoruz ki iletişim, anlaşma, kaynaşma, meramımızı en iyi şekilde anlatma dili olan Türkçe bir sorun olarak toplumda yayılmaktadır. Dilin sorun hale gelmesinde en çok, hatta doğrudan doğruya aydınlar, topluma hitap edenler, medya sorumludur. Toplum doğrudan bunlardan etkilenir. Dil, anlaşamama aracı değil, olmamalıdır da. Anlama, anlaşma ve düşünceleri en açık ve anlaşılır şekilde ifade etme aracıdır. Bu aracın yerinde ve doğru kullanılması birçok sorunun da doğru anlaşılması ve çözümünün yerinde yapılmasına yardımcı olur.

Aydın bölünmüşlüğü de aydınlardan kaynaklanan bir sorundur. Daha önce bazı yazılarımda ifade ettiğim gibi aydınların kendi içlerindeki politik, siyasi, ideolojik ayrışmalarından kaynaklanan sorunları aza indirilemediğinden veya aydın bölünmüşlüğü keskin biçimde sürdürülmeye devam ettirildiğinden toplum sorunları da hep ikinci plana bırakılmıştır. Dolayısıyla aydınlar toplum sorunlarına gerçekçi çözüm önerileri yerine “tarafgir”, eksik önerilerde saplanıp kalmışlardır. Bunun için öncelikli olarak aydınların kendilerini merkez alarak başlatacakları özeleştiri aynı zamanda toplumdaki çarpık, çürümüş yansımaların sebeplerini ve çarelerinin ipuçlarını da verecektir.

Aydın, toplumun sorunlarından daha çok sadece bireyin sorunlarını gündeme getirmekle bir kısırdöngüye girmiş olur. Mesela giderek sayıları artan veya kendilerine bu unvanı veren gelişim koçları, bireysel gelişim uzmanları bireyin başarı veya daha çok kazanmasına yönelik aydın çabaları dikkat çekiyorsa burada aydınların kendi kısırdöngülerine girdiği söylenebilir. Yine yazılanların, söylemlerin bireysel dedi-kodular seviyesini aşmaması, düşüncelerin derinlikten ziyade saldırgan boyutlar kazanmasının gerisinde de toplumsal sorunlardan uzaklaşma vardır. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda aydını (veya aydın sayılanı) sahneye çıkarıp bunların dışındakilere kapıların kapatılması gibi girişimlerin bulunduğu toplumlarda da kısırdöngü çıkmazı kendini tekrar eder. Basında, medyada sadece belirli isimlere yer verilmesi, çoğunun dışlanması gibi…

Gerek aydındaki gerekse toplumdaki bakış açılarının, siyasi tarafgirliklerin, ideolojik yaklaşımların sınırlılıkları toplumun sorunlarının çözümünü ya ertelemiş ya da hep engellemiştir. Hiçbir haksızlık yapmamaya çalışarak, peşin yargı gibi bir saplantıya kapılmadan, var olan, toplumsal yapımızdan sınırlı bir tespit yapmak istenirse şöyle de denebilir:

Kendilerine İslamcı diyen bazı aydınlar haksızlığa uğramayı, mağduriyeti oynadılar. Milliyetçiler hayatın içinden olanın, hayattan olanın yerine hamasi sloganlarını kitlelerin dilinde, konuşmalarında, yazılarında tekrar edilmesinden hoşlandılar. Sol, sosyal demokrat aydınlar halkla aralarına mesafe koyarak kendilerini açıkça anlatmadılar veya anlatamadılar. Kapitalizmden nemalanma umudunda olan, sermaye ve güç sahiplerine çanak tutan tatlısu aydınları da duruma göre borularını öttürmeyi tercih ettiler. Yani kendilerine hangi sıfatı verirlerse versinler aydınlar çoğunlukla somut toplumsal sorunlara çözüm önerileri getirmek yerine bireyselin, politik çekişmelerin içinde kaldılar. Politize olan aydınların istemeseler de öngörüleri ve ufukları daraldı. Herkes kendi mecrasında türküler söylemeye başladı. Bu tablo toplumun sorunlarına çareler düşünme, kültürüne, bilimine katkılar sağlama yerine çatışma ve kavgaya sebep oldu. Çok lafı edilen birliktelik, birleşme veya tevhit yerine toplumun kılcal damarlarına kadar ayrışma, güvensizlik yayıldı. Öyle ki aydınların kendilerini sorun, toplumun  aydınlarını sorun olarak gördüğü bir yapılanmaya doğru gidildi. Her iki taraftan dışlanan aydın, dışlanan toplum kaosu da bu şekilde ortaya çıktı. Oysa bütün aydınlar da biliyor ki ötekileştirme ötekileştirilmediği sürece daha çok havanda su dövmeye devam edilecektir. İster istemez toplumda da gerginlik azalmayacaktır.

 Şahsen benim son elli yılda toplumda gözlemlediklerimden çıkarımlarım bunlardır. İşaret edilen gözlemler eksik olabilir, bazıları bunlara katılmayabilir de. Belki zülfü yâre dokunduğu için zorumuza da gider, hatta öfkelenebiliriz de. Ama bunların hiçbiri bu ülkeyi çıkarsız, hesapsız seven, samimi olarak “çoban armağanı çam sakızı” anlayışıyla katkıda bulunanlara katkı sağlamayacaktır. Aydınlar da toplum da ilişkilerini ve iletişimlerini gözden geçirip kendilerini acıtsa da gerçekleri görmesinde, anlamasında fayda vardır. Yoksa bu kayıkçı kavgası nihayetsiz sürüp gider. Bu kavgadan kimlerin, nasıl faydalandığını son elli yıl bize göstermiştir.

Birbirini görmek istememek özellikle toplumun kültürel bütünlüğünün oluşmasına en büyük engeldir. İdeolojik ayrışmaların yanında benzer düşünceleri paylaşsa da cehalet ve çıkarcılık hastalığından birbirini görmek istemeyen, görmezden gelen aydın, aydınını görmek istemeyen toplum sorunlar büyüdüğünde, sıkıştığında “birlik-beraberlik ”den dem vuruyorsa bu ne derece inandırıcı olabilir? Hatta olması gereken birliği sağlayabilir mi? Bunun için öncelikle samimiyet, yani gerçekçilik hayata yerleşmiş olmalıdır. Tutarsızlıklar aydın için de toplum için de içten çürüten bir yıkımdır.

Belki sayıları çok az bulunan, özgür olmaya ve özgürlüğe sığınan, politize olmanın sınırlarını aşmış olan, bireysellikten çok toplumun sorunlarını gündeme getiren ve gündemde tutan aydınlar görmezden gelme saldırganlığına uğradılar. Bu saldırganlık hem ülkenin aydınlık geleceğine engel olmuş hem de toplumda büyüyen zihinsel esaretlerin farkına varılmamasına sebep olmuştur. Toplumun her kesiminde giderek cahillikten, cehaletten çokça yakınılmaya başlanması da bu tespiti doğrulamaktadır.

Aydınların içinde yaşadığı toplumda biraz da hayal kırıklığına uğramasının, gelecek kaygısının artmasının temelinde asıl sorunlardan çok mağduriyet, hamaset ve politize kısırdöngüsünden çıkamamaları, bir araya gelip birbirlerini dinleyip anlamamaları yatmaktadır. İster vatan-millet-din-iman desin isterse yurt-emek-bağımsızlık-istiklal desinler hamasilik kalıplarını kıramayan aydınlar sadece kendilerinin anlam yüklediği bu kavramları ve benzerlerini slogan haline getirdiklerinden  çözüm üreten fikirlere yaklaşamamışlardır. Bu aydınların bazılarının sadece bireyde kalmaları da ayrı zihinsel bir pranga olmaktadır. Oysa acı da verse, zor da olsa hayatın gerçeği, hakikatin gerçeği ile hayallerin, umutların, isteklerin gerçeklerinin ayrımı net olarak yapılmalıdır. Aydın olanlar biraz da bu ayrımları yapabilenlerdir. Çünkü özgür olmayan özgün olamaz, özgün olmayan da özgür olamaz. Aydınlar için her ikisi de özgürlük de özgünlük de olmazsa olmazlardandır. Bu durumu yaşadığımız ve yaşanmakta olan bütün gerçekler, olaylar, sorunlar ortaya koymuş, hatta toplumun her kesiminde de hissedilir olmuştur.

Yine sloganlaştırılan kavramlardan biri de Julıen Benda’nın adını koyduğu “aydın ihaneti”dir. Çoğu defa anlamadan, algılamadan ve sorgulamadan bu kavram konuşmaların, yazıların arasına rast gele serpiştirilmiştir. “İhanet” kavramına yüklenen anlama göre elbette bazı aydınların ihanetinden bahsetmek kolay ama toplumsal vurdumduymazlıktan bahsetmek de gerekir. Bizim aydınlarımızdan biri de çıkıp “toplumsal vurdumduymazlığı” yazmalıdır. Yani aydınların sorumluluğu var da onların içinde yaşadığı toplumun sorumluluğu hiç mi yok? Olmaz olur mu, var elbette... Belki aydınlara göre biraz daha az diye bir tartışma da açılabilir. Her hafta camide Cuma vaazlarında, yeri geldiğinde ekranlarda, köşe yazılarında, eğitiminde, eğitim kurumlarında “Temizlik imandandır”, “herkes kapısının önünü temiz tutarsa mahalle temiz olur” ve benzeri sözler asırlarca tekrarlanmasına rağmen bu sözleri hayata geçiremiyor, inadına hayatı ve doğayı kirletmeye devam ediyorsa, toplum olarak sorumluluktan kaçamaz. Yine şiirlerde, şarkılarda, türkülerde “ırmağının akışına ölürüm Türkiye’m” demek, yeri geldiğinde “vatan bölünmez” naraları atmak ne kirlenmeye ne de kirletilmeye engel olmuyor. Çünkü hamasilik ile gerçeklik çok farklıdır. Piknik alanlarını çöplük haline getirenler, güzelim ormanlarımızı, sahilleri, hatta koskoca denizi gerçek anlamıyla kirleterek, kıyıları yaşanmaz hale getirenler herhalde uzaydan gelenler veya “dış güçler!” değildir. Ayrıca Yunus’un “yaratılanı yaratandan ötürü severiz” söylemini slogan haline getiren gerek aydınlar gerekse toplum insanları ayrıştırmaya, ötekileştirmeye devam ediyorsa samimiyetimiz sorgulanmalı, buna bir çeki düzen verilmelidir. Tutarlılık toplum sorunlarını doğru yerden tutmaya yardımcı olur. Tutarlılık olmayan yerde sorunlara getirilecek en iyi çözümler bile havada kalır.

Toplumun sorunlarını ilk önce büyük sorumluluk hisseden aydınlar işaret eder, bu sorunlar için çarelerin neler olabileceğini de önerir. Fakat bu sorunlar ancak topyekûn bir anlayış ve kavrayışla çözüme götürülebilir. Aydın-toplum birlikteliği, uyumluluğu çok kolay olmasa da sağlanabildiğinde hamasi, yabancılaşmış, mağduriyetçi, çıkarcı, aşağılık ve üstünlük kompleksi içinde değil gerçekçi reçeteler yazılacaktır. Bunun için de önce aydınların sonra da bütün toplumun “mış gibi” yaşayanların, yaşatanların hayat anlayışlarının farkına varmasından başlanmasında fayda vardır. Kısaca hiçbir siyasi çıkar gütmeden, hatta siyaset üstü olmayı gerektiren entelektüel bir tavırla, sadece ülkenin ve milletin topyekûn menfaatleri dikkate alınarak toplumsal sorunlara bir de işaret edilen açılardan bakılması gerekir.

Bu kategorideki Makalelerden