28 Kasım 2021

            Kemâlpaşazâde’nin, Yavuz Sultan Selîm Hân’ın vefâtı dolayısıyla yazdığı mersiyesinde, asırlardır Türk milletinin dilinden düşmeyen şu beyit, yirmi dört âyâr altın kıymet ve parlaklığında duruyor:

            “Şems-i asr idi asırda Şems’in

            Zıllı memdûd olur zamânı kasîr.”[1]

            Aynı zamânda çok büyük bir âlim olan Kemâlpaşazâde, bu beyitinde, Yavuz Sultan Selîm Hân’ın devrini İkindi Güneşi’ne benzetiyor. İkindi, günün gölgesi en uzun, fakat süresi en kısa vaktidir. İkindi çağında, şâyet hava açık ve Güneş görünüyor ise, canlı ve cansız her varlığın, her cisim ve eşyânın gölgeleri uzar gider. Yolda yürüyen bir kişi, ikindi deminde ise, kendi gölgesinin boyuna yetişemez.

            Kemâlpaşazâde, Yavuz Sultan Selîm Hân’ın çok yakınında bulunmuş, onun askerî seferlerine bizzat iştirâk etmiş bir ilmiyye mensûbudur. Yavuz Sultan Selîm’in kazaskeri olan Kemâlpaşazâde, Kaanunî Sultan Süleyman Hân’ın saltanatında Şeyhülislâmlık Makâmı’na oturacaktır. Mısır Seferi dönüşünde, zemîni çamurlu bir arâziden geçilirken, Kemâlpaşazâde’nin atının ayağından sıçrayan çamurlar, çok yakınındaki Pâdişâh’ın kaftanına yapışırlar. Pek hiddetli ve şiddetli bir mizâca sâhip olan Yavuz Sultan Selîm’in, Kemâlpaşazâde’ye, ağır bir cezâ vereceğini bekleyenler, Pâdişâh’ın yumuşak ve takdîrkâr sözleri karşısında şaşırıp kalırlar:

            “Üzülmeyiniz! Sizin gibi bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamurlar, bizim kaftanımıza süstür, ziynettir. Vasiyetmdir, bu kaftanı yıkayıp temizlemeyiniz. Vefâtımda, onu bu çamurlu hâliyle sandukamın üstüne örtünüz.”

            İstanbul’da, Yavuz Selîm Câmii’nin hazîresinde bulunan türbesinde ebedî uykusunu uyuyan şânlı Cihângîr Yavuz Sultan Selîm Hân’ın sandukası üstünde, bu çamurlu kaftan hâlâ serili duruyor. Bu satırların âciz yazıcısı, o türbeyi son ziyâretinde, bahsi geçen kaftanın, yıpranan yerlerinin tâmiri için, terzihâneye gönderildiğini öğrenmiş idi.

            İlme ve âlime böylesine yüce bir yerden bakan Yavuz Sultan Selîm Hân, Mısır Seferi’nden İstanbul’a dönüşünde, devlet hazînesi ağzına kadar altınla dolmuştu. Zîrâ bu sefer, pek bereketli ve zaferlerle dolu bir seferdi. Yavuz Sultan selîm Hân, altınla dolu bu hazîneyi, kendi adı yazılı olan mühürle mühürletmiş ve yanındaki devlet erkânına şöyle demişti:

“Benden sonra gelen haleflerim, bu hazîneyi, hep böyle altınla doldururlarsa, onu benim mührümle mühürlemeye devâm etsinler. Buraya, altın dışında bir mâden girerse, zinhâr, benim mührümü kullanmasınlar.”

Bu Yavuz vasiyetinde ve nasîhatinde, iç içe girmiş ve altın parlaklığında devlet umdeleri vardır. Altının bahşettiği mâlî kudretten, devletin devâmlılığına ve ataya lâyık evlâd olmaya kadar, sayılamayacak fazîleti, koca Türk, iki kısa cümleye sığdırmıştır. Kemâlpaşazâde, çok haklıdır. O, kısa vakte çok iş sığdırmanın parlayan dehâsı ve üstâdıdır..

[1] “(Yavuz Sultan Selîm Hân’ın saltanatı) İkindi Güneşi gibiydi. İkindi Güneşi’nin gölgesi uzun olur, lâkin zamânı kısadır.”

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden