28 Kasım 2021

Bu makâle, Filipinler bahsine dâir yazılmış olan her iki makâledeki bilgiler ışığında bir sonuç ve değerlendirme yazısı niteliğinde olacaktır. 

Filipinler Takımadaları 16. yüzyıldan başlayarak önce İspanya’nın, daha sonra Amerika’nın sömürgesi altında kalmıştır. Filipinli Müslümanların asırlardır sömürge devletlerinin yaptırımları altında yaşadığı tâlihsizliklerin en önemli sebeplerinden biri, millî birlik ve berâberliklerini oluşturamamış olmalarıdır. Nitekim sultanlıklar döneminde sultanlar kendi iç hesaplaşmaları ile uğraşırken daha da güç kaybetmişler, birbirlerine karşı Pâyitaht’tan, yâni İstanbul’dan yardım talebinde bulunmuşlardır. Birlik olup asıl düşmanları olan İspanyollarla savaşmak yerine birbirleri ile uğraşmışlardır. Buna mukâbil İspanyol sömürgeciler, getirdikleri Hristiyan misyonerler, kurdukları okullar ile Hristiyanlığı yayarak bu sâyede taraflarını kuvvetlendirmiştir. Bugün Filipinler nüfûsunun yüzde 88’i Hristiyan, ancak yüzde 5’i Müslümandır. 

16. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına dek Filipinler ile Osmanlı Devleti arasında kurulmaya çalışılan bağlantı, darda kalan Filipin Sultanlarının yardım talebi veyâ Amerikan sömürgesi döneminde yıllarca eğitim görememiş, câhil kalmış mevcut Müslüman ahâliye “Dînî Eğitmen” talebi” gibi konularla karşımıza çıkar. 

İlk makâlede dikkatleri çeken husulardan birincisi, İspanyollar’ın da içinde bulunduğu Haçlı ittifâkının 1571’de İnebahtı’da kazandıkları deniz zaferinin Filipinler’de Müslümanlara karşı açılan savaşa ivme kazandırmış olmasıdır. Zîrâ, İspanyol kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre, Türk Cihân Devleti’ne karşı sömürgeci politika güden devletlerde, her dâim bir tetikte oluş ve endîşe karşımıza çıkıyor. Nihâyet İspanyolların Osmanlı’ya karşı denizde kazandıkları zafer, onlara Filipinler’de uygulayacakları sömürge politikalarında ivme kazandırmıştır. İspanyol kaynaklarınca da doğrulanan katliâmlar, tecâvüzler ve Hristiyanlaştırma gibi sömürge politikaları ile savaşmak zorunda kalan Takımadalar’da yaşayan Müslüman ahâli, uzun yıllar mücâdele ve savaş hâlinde yaşamıştır. 350 yıl devâm eden bu mücâdelenin sonucu adalardaki Müslümanlar için oldukça vahim olmuştur. Bu yüzden, Filipin Müslümanları eğitim almak ve eğitim-öğretim kurumları kurmak için ne vakit ne de maddî kaynak oluşturabilmişti. Netîce îtibâriyle Takımadalar’da yaşayan Müslümanlar câhil kalmıştır. Hattâ Amerikan sömürge döneminde, 19. yüzyılda dahî vahşî yerliler karşımıza çıkmaktadır. 

İspanyol sömürgesi döneminde karşımıza çıkan Filipin Sultanlıkları, İspanyol tehdîdine karşı koymak için bir türlü birlik olamamışlardır. Bu anlaşmazlıklar da, başarısızlık sebepleri arasında gösterilebilir. Bu durum, sultanlıkları İspanya karşısında güçsüz bırakmıştır. Çift başlı olmayan, güçlü bir sultanlık kurabilmiş olsalardı belki de İspanyol tehdîdine karşı Osmanlı Devleti’nden yardım istemelerine gerek dahî kalmayacaktı. Konuyla ilgili İspanyol belgelerinde Osmanlı Pâdişâhı’ndan yardım taleb eden mektuplar karşımıza çıkıyor.

İkinci önemli nokta, İslâmiyetin Asya’da yayıldığı vakte denk gelen İspanyol sömürge dönemi, Filipinler halkını zorla Hristiyanlaştırmaya koyulmuş, oldukça acımasız, hırslı ve yayılmacı sömürge politikacılarının elinde olmuştur. Bölgede Hristiyanlaştırma çabaları hızla devâm etmiş, Hristiyanlar için okullar, hastahâneler ve gerekli kurumlar kurulmuş ve ilerlemeleri, eğitimleri tam olarak sağlanmıştır. Buna mukâbil Amerikan sömürgesi altındaki Filipinli Müslümanlar sert ve acımasız bir İspanyol sömürgesinden çıkmış eğitimsiz, bilgisiz, câhil kalmışlardır. Hattâ bunlara vahşî sıfatı lâyık görülmüştür. Bu sebeple, sözde sosyal düzeni ve huzûru sağlamak için Amerika, Türkiye’den dînî eğitim yardımı sağlayacak bir görevlinin gönderilmesini ister. Bu vaziyet, Amerikan sömürge döneminin İspanya dönemine göre daha yumuşak kuralları olduğunu gösteriyor gibi görünse de aslında bunu, ‘Amerika daha ılımlı sömürge politikacılarına sâhipti’ diye yorumlamak yanlış olur. Bunun asıl sebebi, Endüstri Devrimi’yle birlikte ekonomisini büyüten Amerika’nın, ürettiği malları satabileceği geniş alanlar araması, Çin ve Asya pazarına girmeye çalışmasıdır. Bunun için İspanyolların yaptığı gibi Filipin Müslümanlarını zorla Hristiyanlaştırmaktan ziyâde, vâr olan halk ile bölgede barışı sağlamak ve asıl hedefi olan Asya pazarlarını ele geçirmek emelinde idi. Bölgede huzûru sağlarsa işleri daha da kolay olacaktı. Osmanlı-Filipin ilişkileri İkinci Abdülhamid döneminde bu şartlarda başlamıştı. Sultan Abdülhamid’in “Halîfe” sıfatıyla Filipin Müslümanları’na uzlaşmacı olmaları çağrısını yaptığı mektuba rağmen, Filipinli Müslümanlar direnişlerinden vazgeçmemişler, binlerce insan bu çatışmalarda hebâ olmuş, yine de barış sağlanamamıştır. Amerika, bu kez daha uzlaşmacı politikalar arama yoluna girerek bu kez İstanbul’dan İslâm dînini öğretecek bir öğretmen talebinde bulunmuştur. Fakat Osmanlı Devleti’nin Filipinli Müslümanlara sağlamaya çalıştığı mânevî destek Hristiyan misyonerlece engellenmiş ve tâyin edilen İslâm Vekîli Vecîh Efendi, geri dönmek zorunda bırakılmştır. 

Amerika, emperyalist çıkarları için Moro Müslüman halkına boyun eğdirmek yolunda Osmanlı Halîfesi’nin aracılığına başvurmuş, ama sonuç başarılı olamamıştır. Osmanlı Devleti, Balkan Harbi ve ardından patlak veren Birinci Cihan Harbi dolayısıyla kendi mes’eleleriyle uğraşmak durumunda kalmıştır. Zîra geçmişin sömürgeci devletleri bu kez işgalci rolüyle Türk topraklarına göz dikmişlerdi. 

Yirminci yüzyılın başlarında, 1913-1914 yıllarında, Osmanlı Devleti artık o eski ihtişâmına sâhip değildir. Birinci Dünyâ Savaşı tecrübesi, Filipinler’de belirtilen Orta Doğu politikalarına yönelik Amerikan tutumuna yön vermiştir. İstanbul’da yükselen bir Amerikalı diplomat, Halîfe’ye ‘Papa’ muamelesi yapan eski üstlerini eleştirmiş ve Moro mes’elelerinde söz sâhibi olmuştur. Halîfe’nin varlığı, adalardaki Müslümanlar için güçlü bir ittifaka yol açabilirdi. Ancak Halîfeliğin çöküşü bu politikayı geçersiz kıldı. *

Amerika’nın Filipin Müslümanları için inanç hürriyeti vaadinde bulunup adalarda okul ve hastahâneler açacağını ve bunları Müslümanlar için hayata geçireceğini dile getirmesi, Millî mücâdele yıllarında Türkiye üzerinde de etkisini göstermiştir. 1919 yılında Türk topraklarının durumunu, Suriyelilerin ve Filistinlilerin Birinci Dünyâ Savaşı sonunda belirlenecek yeni sınırlarına ilişkin görüşlerini tesbît etmek üzere toplanan Paris Konferansı sonrası ABD Hükümeti’nin gönderdiği King-Crane komisyonu üyeleri İstanbul’a geldiklerinde, Tevhîd-i Efkâr, İstiklâl ve Vakit gibi bâzı gazeteler,Amerika’nın Filipin Müslümanları’na sağladığı din hürriyeti ve ekonomik yardımları örnek göstererek ileride bir takım aydınların da içinde olacağı Amerikan Mandaterliği fikrini destekliyorlardı. Nitekim kamuoyunda Amerika Hey’eti olarak bilinen King-Crane Hey’eti, bir başka deyişle Türkiye Mandaları Hakkında Beynelminel Komisyonu Amerika Şubesi idi. Bu komisyonun kimlerden oluştuğu ayrı bir inceleme konusu olup, dikkatlice okunması ve idrâk edilmesi gereken bir mes’eledir. Nitekim “manda” fikri ile Türkiye’ye yaklaşan ve sempatizanlar kazanan bu fikrin altında başka hedef yatıyordu. Tasvîr-i Efkâr muhâbirlerinden birisi İstanbul’da bulunan Amerikalı bir yetkiliye;

 “Amerikalılar Türkler’den ne istiyor?” **

diye sormuş ve şu cevabı almıştı: 

“Amerikalılar’ın bugün Türklerden istediği iki şey vardır. Birincisi, Türklerin Boğazlar’ın tam serbestliğini kendiliklerinden kabûl etmeleridir. İkincisi, Türklerin bağımsız bir Ermenistan’ın kurulmasını kabûl etmeleri. Bağımsız bir Ermenistan’ın kurulması hâlinde Osmanlı Ülkesi’nde hiçbir Ermeni kalmayacağı için Türklerin başına yeni sorunlar açamayacaklardır. Türkler bunu kabûl ederlerse Amerika kamuoyu da Türklere desteğe taraftar olabilir.” **

O günlerde vaziyet öyle bir hâl almıştı ki, Türk basınından kimisi Amerikan, kimisi İngiliz, kimisi Fransız mandasını destekliyordu. 

Ancak Türk Millî Mücâdelesi’nin dönüm noktalarından biri olan ve 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 târihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi’nde alınan kararlardan özellikle iki madde manda fikri tartışmalarına ve Amerikan hey’etine bir cevap olmuştur;

“Manda ve himâye kabul edilemez.”

“Azınlıklıklara siyâsî, sosyal ve ekonomik dengeleri bozucu haklar verilemez”. 

Bu maddeler ile “manda” fikri etrâfında yoğunlaşmış görünen düşünce, asıl amacı Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak olan Amerikan Hey’etine bir cevap niteliğindedir. Nitekim “manda” fikri Türk tarafınca kesinlikle reddedilmiştir. 

Mustafa Kemâl Atatürk, kongredeki kapanış konuşmasında;

“Târih şüphesiz bu kongremizi ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir.” 

sözleriyle Türk vatanının parçalanma ve işgaline karşı direnmenin, karşı koymanın hayâtiyetine dikkatleri çeker. 

Kendi siyâsî birliğini sağlayamamış, sultanlıkları arasında sürekli savaş ve husûmet olan, millî birliğini sağlayamamış Filipinli Müslümanlar, İspanyol baskısına karşı koyamamış 350 sene İspanyol, akabinde Amerikan sömürgeci politikacılarının yaptırımları altında asırlarca inlemiştir. Sonuç: Eğitimsiz, câhil hattâ vahşî bırakılmış yardıma muhtaç Müslüman halk! 

Mustafa Kemâl Atatürk, iyi bir târih okuyucusu ve yorumlayıcısı idi. Türk İstiklâl Mücâdelesi’ne “milli birlik ve berâberlik” prensibi ile başlamış, bu mihenk taşının üzerine de “millî egemenlik” prensibini yerleştirmiştir. Bu bâbda, millî birlik ve berâberlik üzerine söylemiş olduğu sözleri hatırlamakta fayda vardır:

“Düşman süngüsü altında millî birlik olmaz.” (1919)-I

“Toplu bir milleti istilâ etmek, darmadağınık bir milleti istilâ etmek kadar kolay değildir.” (1919)- II

“Vatanın bahtsız gününde yapılan kurtulma çabalarında en önemli başarı millet fertlerinin tümünün varlık ve ruhuyla bütün kuvvetlerinin birleştirilmesidir. Bunun dışında her şey millî birliği bozar ve sonunda ayrılmaya ve parçalanmaya neden olacağından beğenilmez.” (1920) -III

“Millet tümüyle mânevî bir şahıs hâlinde tek bir kitle olarak ortaya çıktı ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman olanları ortadan kaldırdı.” (1923) -IV

“Memleketin huzûru, milletin kurtuluş amacı noktasında, birlik ve dayanışması sağlanmadıkça, ne dış düşman istilâlarının köklerini kurutmaya çalışmak mümkündür ve ne de bundan esaslı bir fayda ve sonuç beklenmelidir. Birlik ve emelde kararlı olan ve ısrar eden millet, kendini beğenmiş ve saldırgan her düşmanı eninde sonunda gurûr ve saldırganlığına pişman edebilir.” 1927 -V

“Gerçek şudur ki kişisel şeref, saygınlık ve kahramanlık hiçbir kişinin değildir. Bütün bu kişilerden oluşan ulusundur.” (1937) -VI

 

 

Filipinler bahsi, son.

 

 

Kaynaklar:

1. Gerede, Hüsrev, 1953,  Asır Mecmuası, C. III, Sayı 66, s. 28

2. Türk İnkılâp Târihi Enstitüsü, 1952, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. III. S. 10, Ankara.

3. ATEŞE, 1982, Askerî Târih Belgeleri Dergisi, Sayı 83, (Ekim), s.100. 

4. Türk İnkılâp Târihi Enstitüsü, 1952:115.

5. ATATÜRK, Mustafa Kemâl, 1960, Nutuk,II, Türk Devrim Târihi Enstitüsü, Ankara, s.464.

6. İnan, Âfet, 1959, Atatürk Hakkında Hâtıralar ve Belgeler, TTK Yay. Ankara, s. 90.

Kaynak Gazete ve yazılar:

*University of Georgetown, Washinton DC, Special Collections, Cornelius van H. Engert Papers, Box 1, Folder 13, C. van Engert to J. C. Grew, 17 July 1919.

** “Amerikalılar Türklerden Ne İstiyor?”, Tasvîr-i Efkâr, 3 Ağustos 1919 

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden