16 Ocak 2022

 

Bir Bâgi Dayımız vardı. Mezarlıklarda ve camilerde yatıp kalkar, âdetâ ölülerle beraber yaşardı. Ağzı dualı insandı.

Bâgi Dayı, bazen evlerimize misafir olurdu. Ansızın, hânelerin herhangi bir ferdi gibi gelişi olurdu köye. “Bâgi Dayı gelmiş!” demek her birkaç günde bir söylenegelen bir şeydi bizim için. Öyle haber vermesine filan gerek yoktu. Bu “Allah adamı”na kapımız her dâim açıktı. En fakirimizin sofrasında bile Bâgi Dayı için bir nasip, bir yer bulunurdu.

Kendi hâlinde mütevazı demlerini süren köyün renklerine dâhil olmak, onun için hiç de zor bir mesele değildi. Sanki onu bekliyordu insanlar. Teslimiyet dolu bekleyişler gibi… Zamanın derinlerine çekilmiş köyümüzün sakin işleyişine dâhil oldukça, masal zamanlarını besleyen bu adamın varlığına kendimizi iyiden iyiye alıştırmış idik.

Çocuktuk… Uzun kış geceleri, rengârenk duyguları hemen her gün dağarcığımıza boca eden tabiat, bizimle beraberdi. Mutluyduk. Bu daha çok endişelerimizin azlığından ileri geliyordu. Sevinçlerimize diyecek yoktu doğrusu. Lâkin bu Bâgi Dayı başka şeydi. Hayâlimi dinginleştiren bir masal kahramanı gibiydi. Hayata böylesine lâkayt, varlığa bu kadar bigâne bir insanı çok az gördüm, diyebilirim. 

Bâgi Dayı öyle bir derinlikle buluştururdu ki bizi, o basit hayatımızın bu adamın dizleri dibinde bir mânâya ermesi şaşılacak şeydi doğrusu.

Biz niçin onun gözlerine dikkatlice bakar, buruşuk, yuvasının içine göçmüş o bir çift zayıf ışıktan bir şeyler devşirmek isterdik, bunu pek anlayamazdım. Kırçıl sakalı, başındaki neftî renkteki kalın çizgili fesi, böyle mütevazı bir hayatı taşımaktan ötürü memnun bedeni, bu âleme hiç de âit olmayan tavırları ve bambaşka bir dünyayı seyrediyormuş gibi bakan gözleriyle Bâgi Dayı bir sürü zamanı omuzlayıp köyümüze gelirdi.

Biz çocuklar onun yanı başında oturmaktan ve ara yerde söylediği şeyleri zihnin sonsuz dehlizlerinde yorumlamayıp masal nâmına bir ipucu yakalamaktan çok haz alırdık. Onu izlemenin bize tadına doyum olmaz seyirlik bir manzara sunduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Bâgi Dayı’nın garip bir tutkusu vardı. Film izlemeyi çok severdi. Televizyonun karşısına geçip ara ara ağlayan, bazen sevinen bu ihtiyarı seyretmek doğrusu eğlenceli bir işti. Öyle ki, Bâgi Dayı film izlerdi, biz de onu...

Bizi geçmişe bağlayan mâzîye ait ama zamanımızda yaşayan insanlar oldu hep. Sanki önceki devirlerin perdesini yırtmış da ruhumuza oradan gülümsüyorlardı. Onlardan biri de bu Bâgî Dayı’ydı. Bizi ona bağlayan belki de beraber yatıp kalktığı ölüler ve onların hâllerinden zaman zaman verdiği haberlerdi. Çok şey söylemezdi aslında onlar hakkında. Sadece bir iki cümle… Bu bile bizi hayâlin en derinlerine çekmeye, vazgeçilmez bir şeymiş gibi bizi bekleyen bir nihayetin içine düşürmeye yeterdi.

Köy köy gezen bu adamı kış gecelerinde misâfir ederdik en çok. Bu içli ve samimî adam, nasıl bir âlem taşıyordu kendinde? Yaşadığı yer olan Belân Kabristanlığı ve Belân Camii bana neredeyse tamamen onu hatırlatır olmuştu. Namaz kıldırdığı mescidin o keskin ahşap kokusu dimağımda öyle bir tesir uyandırmıştı ki, onu ucundan bucağından duyacak olsam derhâl hatırladığım ilk şey yine Bâgi Dayı oluyor.

Sayesinde esrarını daha da artıran kış gecelerimizi Bâgi Dayı süslerdi. “Geçmişi, o demleri unutmayın!” der gibi çıkıp gelirdi ansızın. Kabristanda yatan kimselerin ve ruhların elçisi gibiydi bir bakıma.

Bir gün “öldü” dediklerinde zaten hep yatıp kalktığı yere bu defa bize yeniden misafir olmamacasına giren bu ihtiyarın ardından, her mâzî yadigârının arkasından feryat ve figan koparan kalbim derin bir hüzün duydu! Baktığım zaman bütün bir geçmişi hatırladığım bu insanlar teker teker burayı terk ediyorlardı! Bâgi Dayı artık evlerimize gelmeyecekti.

Yasin ŞEN

Bu kategorideki Makalelerden